ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: X
Durmuş Hocaoğlu

Yeniçağ Gazetesi / 08.11.2005
Görüldüğü gibi, Avrupa Birliği'nde tek para (single currency) uygulamasına geçilmesi, ne sadece salt ekonomik bir bütünleşme için bir vasıtadır ve ne de sadece Birlik'in "birliği" için bir sembol; adını, doğrudan doğruya "Avrupa"dan alan bu yeni para birimi, resmen ismi tescil edilmemiş yeni bir devletin hükümranlığının da sembolü, temsilcisi ve te'minatıdır. Zira, umumi bir prensip olarak hiç unutmamak gerekir ki, bir ülkenin parası, o ülkenin hükümranlığının sembolü ve hatta bir bakıma kendisidir de. En kadim çağlardan beri, her devletin "devlet" oluşunun göstergelerinden birisi, kakimiyeti altında bulunan topraklar üzerinde tekel kuran, sadece ve yalnız kendisinin basıp tedavülde tuttuğu para olagelmiştir. Hatta, Hz. İsa'ya atfedilen "Sezar'ın şeylerini Sezar'a, Allah'ın şeylerini Allah'a ödeyin" [Matta., Bab: 22., Ayet: 21] hükmünün altında yatan da budur: Roma'nın, kendilerinden vergi ödemelerini talep etmeleri üzerine, kendilerini Sezar'ın değil Allah'ın emrinde gören Havarileri, Hz. İsa'ya ne yapmaları gerektiğin sorduklarında, eline Roma sikkesini alan İsa Nebi, altın paranın üzerinde bulunan Sezar portresini göstererek, bu paranın, bu topraklarda Sezar'ın hükmünün cari oluşunun ifadesi olduğunu belirterek, "bedenlerimiz, yani maddi yanımız Sezar'ın kanunlarına tabidir; o halde O'nun vergisini ödemekliğimiz icap etmektedir; ancak ruhlarımız, yani asıl bizi biz yapan manevi yanımız Allah'ın hükmü altındadır; siz, Allah'a inanınız ve O'na ibadet ediniz, ancak bu dünyada da Sezar'a ve kanunlarına itaat ediniz" demiştir. İslam tarihinde de istiklalini ilan eden her devletin ilk yaptığı şey, kendi adına hutbe okutmak ve para basmak olmuştur; öyleyse, parasını kaybeden bir ülkenin aynı zamanda bağımsızlığını da kaybetmek durumunda olduğunun idrak edilmesinin gerekliliği unutulmamalıdır, hassaten milliyetçiliği adeta kendileriyle özdeşleştirenler tarafından.
 
Şu halde, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ekonomik bütünleşmesini ve onu tamamlayan siyasi bütünleşmesini müdafaa eden herkes gibi, Sayın Devlet Bahçeli de, işbu "bütünleşme" süreçlerinin Türkiyeye getireceği ağır ve altından kalkılması, telafi edilmesi imkansız faturalarının genel bir dökümünü yapıp, açık ve seçik olarak milletin önüne koymakla mükellef bulunmaktadır; yani mes'ele, muğlak ve müphem bir "onur" slogalı ile halledilemeyecek kadar ürkütücü bir derinlik arzetmektedir. "Avrupa Birliği'ne onurumuzla girmek" sloganının ilk bakışta etkileyici gibi görünse de biraz daha yakından bakılınca, vuzuhsuz kalışının sebebi de budur. Filhakika, Sayın Bahçeli, bu yazı dizisinde temel referansımız olan kitabını kaleme almadan birkaç ay önce Türkiye ve Siyaset dergisinde te'lif ettiği baş makalede de aynı tezini "Sözün kısası, Milliyetçi Hareket Partisi'nin Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine bakış açısının özünü, onurlu ve adil bir ortaklık ilişkisi prensibi oluşturmaktadır. Bu temel prensibi, sadece Milliyetçi Hareket'in değil, her siyasi partinin, konuyla ilgili her entelektüel çevrenin ve medyanın benimsemesi önem taşımaktadır." şeklinde dile getirmekte ["Türkiye-AB İlişkilerinde Kırılma Noktaları ve Gerçekçi Bakış Açısının Önemi"., Türkiye ve Siyaset., Sayı: 7, Mart-Nisan 2002., s.10] ve fakat işbu "onurlu ve adil ortaklık ilişkisi prensibi"nin ne idüğünü mufassalan ve teknik seviyede tavzih etmediğinden, tez, muğlaklıktan kurtulamamakta ve haliyle de kıymetten sakıt olmaktadır. Vakıa Sayın Bahçeli, bu cümlenin hemen devamında AB'nin her talebine evet denemeyeceğini net bir dille deklare etmekte ve mesela sahte Ermeni Soykırımı iddialarını şiddetle reddetmektedir ki bu elbette olumlu ve onurlu bir duruştur; ancak, yetmez, yetebilemez: Daha daha, çok daha fazlası, çok daha radikal olanı gerektir; mesela, "Subsidiarite" prensibinin kesin ve keskin bir lisan ile reddi gibi.
 
"Niçin" denebilir; evet, "Subsidiarite" prensibinin reddi niçin bu derece önemli olsun ki?
 
Şundan: Ermeni mes'elesinin Türkiye'ye has ve aynı zamanda - elbette AB üyesi olacak bir Türkiye'nin küçültülmesi ve ayrıca Türkiye'den tarihi intikam alınması gibi sebeplere yaslanan - hasmane bir niyetin mahsulü olan özel bir mes'ele olmasına mukabil, Subsidiarite genel ve kuşatıcı bir ilkedir. Türkiye, çok çok zor amma, bir ihtimal de olsa, belki, Ermeni iddialarını kabul etmeden de AB üyesi olabilir; ama Subsidiarite'yi kabul etmeden kat'iyyen olamaz. Yani Ermeni sahtekarlığına karşı durmak 'mühim'dir, amma Subsidiarite'ye karşı durmak 'ehemm'dir ve ehemm olan ise daima mühim olanı önceler.
 
Zira, Subsidiarite demek...
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 227,29 KB ]
BU DİZİDEKİ YAZILAR
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: I
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: II
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: III
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: IV
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: V
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: VI
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: VII
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: VIII
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: IX
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: X
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: XI
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: XII
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: XIII
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: XIV
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: XV
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: Netice-i Kelam-I
'Onurlu AB Üyeliği' Tezinin Kritiği: Netice-i Kelam-II




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim