ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Mukavele
Durmuş Hocaoğlu

Yeniçağ Gazetesi / 29.05.2006
Gerçek bir entellektüel ortam olaylar düzeyinden olgular düzeyine yükselmek ve oradan da sağlam ve sağlıklı bilgilere ulaşmakla elde edilir ki bu da felsefe dediğimiz şeydir. Ancak bu ülkede işler böyle yürümüyor ki; hemen hemen her vakit olduğu gibi yine olaylar düzeyinde takılıp kalan fukara bir entellektüel vasatımız var ne yazık ki; buna da "entellektüel" denebilirse tabii.
 
Sözü getirmek istediğim nokta Danıştay baskını ve sonrasıyla alakalı.
 
Danıştay'a yapılan silahlı saldırı ve akabinde yaşanan gelişmeler Türkiye'nin gündemini bir anda tepeden tırnağa değiştirdi; sık-sık birbiriyle çelişen açıklamalar, ataşmalar, tehditler, ithamlar havalarda uçuşuyor; gerginlik yine had safhda. Her şey, her şey ama her şey, bilumum ehemmiyetli mevzular unutuldu, rafa kaldırıldı; ne yeniden yükselişe geçen enflasyon, ne piyasa krizi, ne cari işlem açığı, ne git-gide bozulan gelir dağılımı dengesi, ne işsizlik, ne zehirli variller, ne Ortadoğu'da ısınan atmosfer ve yaklaşan yeni harp, ne İran'ın nükleer silah çalışmaları, ne PKK ve Ermeni mes'elesi, ne şu, ne bu; tek ama tek, ama tek bir mevzua kilitlenildi. Bu bakımdan aslında, gündemin değiştiğini söylemek de mümkün değil, hiç değişmeyen baş gündem maddesi tekrar yerine geldi oturdu: Rejim, ya da daha sahih anlatımıyla, Laiklik mes'elesi. Bu bir "mes'ele"; veya, bütün problematikleri içinde taşıyan maymuncuk kelimeyle ifade edildikte, tam bir "sorun". Her vakitki gibi yine çok şeyler yazıldı, çizildi, söylendi ve tabiatiyle yazılacak, söylenecek ve çizilecek de, öylesine bereketli bir alan; ama asıl problematik olan, asıl "sorun" olan başka birşey: Niçin bir ülkenin rejimi, sürekli olarak bu kadar kırılgan, niçin bu kadar hassas olur, niçin bu kadar tehlike ve tehdit altında bulunur, veya, niçin kendisini bu kadar tehlike ve tehdit altında hisseder?
 
Bu size normal ve tabii geliyor mu? Bence hiç değil; tam bir patolojik vak'a.
 
İşte asıl üzerinde durulması şart olan, bu patolojik keyfiyetin tahlili, ama bu yok ve aslın aslı da bu; bu tahlillerin yapıl(a)mayışının kendisi başlı-başına bir patolojik vak'a.
 
Mevzuu günlük hay ü huydan buraya çekmeye çalışalım: Bence asıl problem, rejimin, bazı kritik hususlarda,  kendisini sürekli olarak kendi toplumuna - veya, onun büyükçe bir kesimine - karşı emniyet içinde hissetmemesidir. Bu ise, Türkiye'nin mukavelesiz, veya daha hafifletilmiş deyimiyle, mukavelesi zayıf bir ülke oluşunda yatıyor; rejimin kendisini sürekli olarak kendi halkına karşı teyakkuz durumunda hissetmesinin asıl sebebi, bu.
 
***
 
Nedir mukavele?
 
Mukavele, yönetenler ile yönetilenler, daha açıkçası, toplum ile devlet arasındaki organik bağdır kısaca. İşte bu bağ zayıf ülkemizde ve bu da Türkiye'yi, bir "bölünük ülke" haline getiriyor; İspanik Mes'elesi münasebetiyle ismini çokça zikrettiğmiz Huntington'ın tavsifiyle, "bölünük ülke" (torn country).
 
Huntington, daha yayınlandığı anda klasikleşen meşhur makalesinde medeniyetleri ana hatlarıyla tahlil ederken, "Bölünük Ülkeler" başlıklı alt bölümünde, bazı ülkelere izafe ettiği bu terimle şunu anlatmaktadır:[*]
 
"..... bir kısım ülkeler, vasat seviyede kültürel bir tecanüse sahiptirler fakat toplumları hangi medeniyete mensup oldukları konusunda bölünmüşlerdir. Bunlar bölünük ülkelerdir. Liderleri, tipik bir biçimde, kervana katılma stratejisi izlemeyi ve ülkelerini Batının üyesi yapmayı arzu ediyorlar fakat memleketlerinin tarih, kültür ve gelenekleri Batılı değildir. Bu tür bir bölünmenin en aşikar ve prototipik örneğini Türkiye teşkil ediyor. Türkiye'nin yirminci asrın sonlarındaki liderleri, Atatürk geleneğini takip etmekte ve Türkiye'yi mod­ern, seküler, Batılı bir milli devlet olarak tanımlamaktadırlar. NATO'da ve Körfez Savaşı'nda Türkiye'yi Batı ile ittifaka soktular; AT'ye üyelik için müracaat ettiler. Maamafih, Türk toplumundaki [bazı] unsurlar, aynı zamanda İslami bir silkinişi desteklemiş ve Türkiye'nin esas itibariyle Müslüman bir Orta-Doğu ülkesi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, Türkiye'nin seçkinleri Türkiye'yi Batılı bir toplum olarak tanım­larken Batının seçkinleri Türkiye'nin öyle olduğunu kabule yanaşmıyorlar."
 
Bazı hallerde bir evin içindeki kavgalara, salim kafalı, açık zihinli, birikimli ve komplekssiz olmak şartıyla, dışarıdan bakanların daha sağlıklı teşhis koyabildikleri hiç de olmaz değildir; müşarünileyhin teşhisi de öyle. Nitekim, aynı makalenin aynı sayfasında, bir başka bölünük ülke olan Meksika münasebetiyle de sözü tekrar kısaca Türkiye'ye getiren Huntington'ın, Türkiye'de toplumun [bazı] mühim un­surlarının ülkelerinin kimliğinin yeniden tanımlanmasına karşı mukavemet ettiğini ve bir sonraki paragrafta da Türkiye'nin tarihen en  derin biçimde bölünük ülke olduğunu ifade etmesi de aynı isabetli teşhisi göstermektedir.
 
Toparlarsak, Bölünük Ülke, başı bir yana, gövdesi bir başka yana gitmek isteyen; bu sebeple de ikisi arasında bir mukavele bulunmayan veya zayıf olan ve yine aynı sebebe binaen, sürekli olarak gerginlik hali yaşayan bir ülkedir; Türkiye gibi.
     
 
[*] Samuel P. Huntington., "Medeniyetler Çatışması mı?"., Türkçesi: Mustafa Çalık., Türkiye Günlüğü., Sayı: 23., Yaz 1993., s.42
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 201,78 KB ]




Copyright ©2006-2018, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim