ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Osmanlı: İslam Dünyasının Babası
Durmuş Hocaoğlu

Zaman Gazetesi / 26.08.2002
Fikrimce, git-gide daha büyük yoğunluk kazanan Küreselleşme tartışmalarında göz ardı edilen son derece önemli bir husus, Osmanlı'nın tarihte oynamış olduğu son derece mühim rolün ülkemiz aydınları arasında gerektiği ölçüde değerlendirilmemekte olmasıdır. Bazı müsbet yanları olmakla beraber "bütün dünya bir köy" sloganından "bütün dünya bir çiftlik (koloni)" sloganına dönüşmeye başlayan ve birçok kişi tarafından "yeni kolonyalizm", "kolonyalizmin metamorfozu" şeklinde isimlendirilen ve zaman-zaman hele İslam dünyası söz konusu olduğunda gerçek niyetini gizleme konusunda pek o kadar hassas davranmaya lüzum göstermeyecek kadar dahi cür'etkarlaşabilen "saldırgan kürelleşme", bu pervasızlığını, karşısındakilerin kendisine karşı diren(ebil)me gücünün çok zayıf olmasından almaktadır ki, bu, açıkça ifade edilecek olursa, İslam dünyasının bir Osmanlı'sının olmamasının bir sonucudur.
 
Çalışmayan bir saatin bile günde en az iki defa gerçek vakti göstermesi gibi, "doğru ve hakikat", bazan yanlış ağızlardan da sadır olabilir. Nitekim, Türk entellektüellerinin (daha doğrusu "Türkiyeli entellektüeller"in) ezici çoğunluğunun "Yeni Dünya Düzeni"nin "Yeni Sezar"larını kızdırmaktan doğan korku ve endişelerden, veya işbirlikçiliklerden, yahut entellektüel yetmezliklerden, veyahut bizzat kendi tarihi ve gelenekleri ile kavgalı olan entellektüellist komplekslerden ya da bütün bunların bir karmaşasından olsa gerek, layıkı veçhiyle irdelemekten ve takdir etmekten uzak durdukları bu çarpıcı hakikat, 11 Eylül'den sonra Usame bin Ladin'in ağzından sadır oldu. İsimli, şöhretli, markalı entellektüeler tarafından değil de kimin adamı olduğu hala meçhul bulunan; kimine göre bir halk kahramanı, kimine göre de azılı bir terörist, ancak İslam dünyasının başına belalar açtığı kesin olan bir kişi tarafından dile getirilen bu hakikat, mealen, "İslam dünyasının seksen yıldır babasız kaldığı" şeklinde idi. Söz konusu bu seksen yılı geriye götürünce karşımıza çıkan tarih, Osmanlı'nın yıkılışı olmaktadır. Elhak, ne kadar doğru! Velev ki bunu söyleyen, bütün mel'anetleri şahsında cem' etmiş, bin Ladin'den bin kere daha beter birisi olsa dahi, hakikat, hakikattir.
 
***
 
Osmanlı'nın ilimde ve tefekkürde, İslam dünyasına, klasik dönem ayarında katkıda bulunmadığı söylenebilir ve bunun belirli bir doğruluk payı da vardır; Eski Yunan'a nisbetle Roma'nın durumu ne ise klasik dönem İslam dünyasına nisbetle durumu da aynı olan Osmanlı'nın asıl ve yeri doldurulamaz başarıları, dünya siyasetinde ve tarihin akışında oynadığı büyük rolde aranmalıdır.
 
Öncelikle, Osmanlı'nın ne kadar kötü bir miras devraldığı hiç gözardı edilmemelidir. O, barbar Moğol akınlarının Türk ve İslam dünyasını tahrip eden büyük yıkım hareketinden kısa sayılabilecek bir müddet sonra tarih sahnesine çıktığında, ne yazık ki, bir mamureyi değil bir harabeyi devir ve teslim almıştı. Orta-Asya'dan Mısır hududuna varıncaya kadar bir enkaza dönüştürülen İslam dünyası, bu ağır darbeyi hiçbir zaman tam olarak telafi edememiş ve eski günlerin ihtişamını geri getirememiştir. Yani, Osmanlı, parlak bir medeniyet teslim alıp da söndürmüş değildi; onüçüncü yüzyıl sonları ve onbeşinci yüzyıl başlarının, İslam düşüncesinin ihtişamlı döneminin büyük bir ölçüde kapandığı; hemen-her alanda tefekkür devlerinin neslinin tükenmeye yüz tuttuğu bir devir olduğunu ve bunun yanında, Osmanlı'nın devir ve teslim aldığı Selçuklu siyasi mirasının param-parça ve fetrete boğulmuş bir Anadolu'dan başka bir şey olmadığını da asla ve kat'a unutmamalıyız. Bütün bunlara ilaveten, bir asır sonra, Moğollar kadar olmasa da Timur'un vermiş olduğu zarar da göz önünde tutulacak olursa Osmanlı'nın hangi şartlar altında bulunduğu daha iyi takdir edilebilir. Ancak, bütün bunlara rağmen, Namık Kemal'in harikulade tesbitiyle "bir aşiretten çıkarılmış cihangirane bir devlet" olan Osmanlı, bu geniş coğrafyada adeta akıllara durgunluk verecek derecede ihtişamlı bir destan yazmaya muvaffak olabilmiştir ki bir daha tekrarlanması muhal olan bu destanın en dikkat çekici yanlarından birisi, hatta birçok bakımlardan birincisi, Batı kolonyalizmine karşı vermiş olduğu fevkalade şerefli mücadeledir. Osmanlı'nın bu konudaki en büyük başarısı, hiç şüphesiz, Selçuklu'dan devralmış olduğu "İslamın Batı'ya doğru yürüyüşünü" çok daha büyük çapta olmak üzere devam ettirmesidir ki, bunun, tarihin tersinden okunması durumunda, "Batı'nın Doğu'ya doğru yürüyüşünün ve İslam dünyasını kolonize etmesinin önlenmesi" olarak değerlendirilebileceği aşikardır.
 
Osmanlı, tarih sahnesine çıktığı ilk yıllardan itibaren sürekli olarak ve tek başına, hiçbir Türk ve İslam ülkesinden yardım görmeden - ve hatta tam aksine, bu dünyanın içinden, İran başta olmak üzere şiddetli engeller, arkadan vurmalar ve düşmanlıklarla karşılaşmış olmasına rağmen - Batı'yı daraltmış ve zirvede olduğu dönemde ise O'nu kendi kıt'asının içine adeta hapsetmiştir.
 
***
 
Osmanlı'nın anti-kolonyalizm mücadeleri "cephe" olarak adlandırabileceğimiz şu altı geniş havzada asırlarca sürmüştür: Anadolu, Balkanlar, Doğu Avrupa, Doğu Akdeniz, Güney Akdeniz / Kuzey Afrika, Güney Asya 
 
Burada bilhassa Anadolu en başta gelen stratejik bir önemi haiz bulunmaktadır. Bu noktada dikkatlerin çekilmesi gereken önemli bir husus, çok eski çağlardan beri Batı ile Doğu arasında Perslerle başlayan hakimiyet mücadelesinin seyridir. Darius'un Batı fütuhatının rövanşının İskender eliyle alınmasından sonra bütün tarih boyunca, özellikle Anadolu coğrafyası üzerinden, bazan sıcak bazan soğuk şekilde de olsa, Doğu-Batı çatışmaları günümüze karar hiç dinmeden bitmeyen bir kan davası şeklinde gelmiştir. Bu Doğu-Batı hakimiyeti çekişmesinde Selçuklu'nun Anadolu fütuhatı tarihi bir dönüm noktası teşkil etmiş, sonra Haçlı Seferleri ile dengelenmiş ve hatta bir miktar geriletilmişti. Moğollardan sonra Seçuklu'nun dağılmasıyla ortaya çıkan Beylikler Fetreti Dönemi'nden sonra şayet Osmanlı'nın yükselişi olmamış olsaydı, Anadolu'nun Endülüs'ten çok daha önce "endülüsleştirileceği"ne ve akabinde vuku' bulacak gelişmelerin, bütün İslam dünyası üzerinde diplere kadar inen çok sarsıcı bir yıkıma yol açabileceğine muhakkak nazarıyla bakabiliriz.
 
Fakat Osmanlı'nın "gaza ve cihad" olarak özetlenen bu başarılı anti-kolonyalist mücadelesi sadece Anadolu ve Balkanlar ile sınırlı kalmamış, Batı'nın Doğu Avrupa'ya yayılmasına da uzunca bir müddet engel olabilmiştir. Bunun yanında, bütün Doğu Akdeniz'i kuşatan Osmanlı hakimiyeti Haçlı Seferleri'nin ana hedefi olan bu coğrafyayı ta geçen asrın başlarına kadar Batı'ya karşı korumuş ve bir barış ülkesine döndürmüştür. "Müslümanların Babası" Osmanlı'nın ölümünün nelere yol açtığı, en fazla, o günden bu yana huzur denen şeye hasret kalan, bir kan ve ateş diyarına dönen bu bölgeden anlaşılabilir.
 
Endülüs'ün düşmesine mani' olamamakla beraber, Afrika'nın kuzeyinde uzun süreli bir hakimiyet te'sis eden Osmanlı, 1492'de Granada'nın düşüşü ile sekiz asrı bulan İslam egemenliğinin nihayete ermesinden sonra, İspanya ve Portekiz'in önünde açık hedef olarak duran bu İslam coğrafyasının da Endülüs'ün akıbetine uğramasına kesin surette engel olmuştur.
 
Buraya kadar saydığımız bölgeler kadar başarılı olamasa da, Güney Asya'da da anti-emperyalist ve anti-kolonyalist mücadelesini devam ettiren Osmanlı'nın, bu geniş coğrafyanın sömürgeleştirilmesini belirli bir ölçekte geciktirmeye muvaffak olduğu da kabul edilmelidir.
 
***
 
Evet: Müslümanların Babası (evlatlarının da katkı ve yardımlarıyla) çoktan öldü; artık, İslam Dünyası - tam ve kamil manada böyle bir dünyanın mevcut olup-olmadığı da çok tartışmalı olmakla beraber sadece umumi bir teamüle riayet ederek bu terimi kullanıyorum - seksen seneden beridir adeta yetim bir çocuk: İçine düşmüş olduğu büyükçe bir çukurun içinde debelenip duruyor ve albenili şık ambalajlar içerisinde sunulan ve yerli işbirlikçilerin desteğiyle pazarlanan Yeni Kolonyalizm'in açık hedefi halinde bulunuyor.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 221,00 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim