ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Savaş, Demokrasi, Barış ve Ebedi Barış
Durmuş Hocaoğlu

Zaman Gazetesi / 05.08.2003
NOT:
 
Bu yazı, karakter sayısı bakımından fazla bulunduğundan, editör tarafından bir miktar kısaltılarak yayınlanmıştır. Ancak, bu kısaltma esnasında yazının bütünlüğünü bozacak bazı yanlışlıklar yapılmıştır. Aşağıda, ilk önce yazının orijinal metni, ondan sonra da kısaltılmış basılı metni dercedilmiştir.
 
Orijinal Metin
 
 
Abant Platformu'nun tertiplemiş olduğu "Abant Toplantıları"nın altıncısı geçtiğimiz haftalarda 11-13 Temmuz tarihleri arasında, yine, ismini aldığı Bolu-Abant'ta geniş bir katılımcı ve bir o kadar da gözlemcinin iştirak ettiği ve "Savaş ve Demokrasi" konusunun enine boyuna irdelendiği oturumlarla icra edildi. Bu seneki format daha öncekilere göre farklı olduğu için verimliliği evvelkilere nisbetle bir nebze düşmekle beraber, Karizma dergisinin son sayısına [Sayı 15, Temmuz-Ağustos-Eylül 2003, s.112], toplantıya gitmeden önce verdiğim kısa mülakatta da belirtmiş olduğum gibi, yine ve herşeye rağmen başka bir örneği henüz ortaya çıkmaması Türkiye için bir kayıp olan ve "muhteşem bir sivil platform" olarak telakki ettiğim Abant toplantılarının bu altıncısının dahi yine de verimli geçtiğini tebarüz ettirmek isterim. Ancak, bu arada, Türkiye'nin ayıbı olarak telakki ettiğim üzüntü verici bir gelişme de, pek taraftar bulmamakla birlikte, Amerika'nın Irak Harbi'ni "demokrasi ve insanlık ihracı" olduğu gerekçesiyle öven ve buna karşı çıkmayı "ahlaksızlık" olarak nitelendiren görüşlerin açıkça savunulabilmesi olmuştur; çok yazık!
 
Toplantılarda ele alınan konuları çok kabaca şu şekildeki başlıklara indirgemek mümkündür:
 
Savaş insanlık için arızi bir durumdur; aslolan Barış'tır;
 
Ancak, savaş mutlak anlamda ne gayri meşrudur ne de meşru; hürriyet ve istiklal gibi haklı gerekçelere dayanması ve barışçıl çözüm yollarının tıkanması halinde savaş kaçınılmaz ve meşru olur;
 
Savaşların, Barış'ın çok yüceltildiği günümüzde dahi önlememiş olması ciddi bir problemdir ve bunun bir yandan insan tabiatı ve diğer yandan modernite (Ulrich Beck'in terimleriyle "basit modernite"; sanayi' modernitesi) ve "refleksif modernite" (post-modernite) ile yakın bir bağlantısı vardır. Özellikle, Dünya'nın, tek kutuplu bir şekle dönüştüğü ve karşısında kendisini frenleyecek başka güçler kalmadığını gören bir tek gücün, ABD'nin, tek yanlı müdahalelerine açık bir hale geldiği günümüzde, insanın yıkıcı gücünün de çok fazla artması sonucunda, Yeryüzü her zamankine göre daha belirsiz bir şekle, bir "küresel risk toplumu"na dönüşmek bulunmaktadır.
 
Savaşların önlenmesi ve dünyanın daha güvenlikli bir hale getirilebilmesi için, bütün milletlerin samimi işbirliği şartıtr.
 
Savaş (Harp) Harp Teriminin Kaypaklığı ve Vuzuhsuzluğu
 
Abant toplantısında da "savaş" (harp) kelimesi bir terim olarak geleneksel şekli ile organize toplumlar, devletler arasında vuku' bulan silahlı ve topyekun çatışma anlamında kullanılmıştır. Ancak, şahsi fikrime nazaran bu ön kabulde ciddi bir hata bulunmaktadır; zira bu kavramı böyle bir tanımlama ile sınırlandırmak onun gerçek kapsamını gözlerden kaçırmakta ve büyük bir vuzuhsuzluğa sebebiyet vermektedir. Bu vuzuhsuzluğun ve kaypaklığın izale edilebilmesi için "savaş" teriminin birisi "açık" (veya sıcak, yahut silahlı), diğeri de "gizli" (veya soğuk, yahut silahsız) olmak üzere iki başlık altında toplanarak birlikte mütalea edilmesinin gerekli olduğu kanaatindeyim. Böyle bir definitif tanımlama, sıcak savaş literatürünün klasik ismi Carl von Clausewitz'in tanımında da gömülü olarak mevcuttur: "Savaş, düşmanı irademizi kabule zorlamak için bir kuvvet kullanma eylemidir" [Savaş Üzerine., Birinci Cilt, Birinci Kitap, madde: 2] Buradaki anahtar kelimeler olan "düşman" ve "kuvvet kullanma", gizli ve açık bütün savaşlar için aynıyla caridir: "Biz"e, hayati menfaatlerimize zarar veren herkes demek olan Düşman'ı yine "biz" tayin ve tesbit ederiz; çok geniş bir anlam spekturumuna sahip olan "kuvvet" ise bazan bomba olur, bazan iktisadi ambargo, bazan IMF kredisi; aradaki fark sadece ve yalnız bundan ibarettir.  
 
Savaş, Barış ve "Ebedi Barış": Clausewitz, Hegel ve Kant
 
Asker-düşünür Clausewitz'e göre Savaş kendi başına bir anlamı olmayıp "politik bir eylem"dir [a.e, a.y., madde: 23] ve "politikanın başka araçlarla devamıdır" [a.e, a.y., madde: 24]; yani, "bütün savaşlar birer politik eylemdir" [a.e, ay., madde: 26]. Hegel ise, bilhassa konuyu ele aldığı Hukuk Felsefesi'nde [§§321-340] Savaş'ın mutlak bir kötülük olarak algılanmaması gerektiğini ileri sürmekte ve Savaş'ı devletler arası münasebetlerde kaçınılmaz olarak görmektedir. Ona göre, her bağımsız devlet, kendi ferdiyetçiliğini ve mutlak bağımsızlığını korumakla mükelleftir; bu, vazgeçilemez bir hak olduğu gibi bir vazifedir de. Devletler arası münasebetlerde Barış yoluyla çözülemeyen problemler ancak Savaş yolu ile çözülebilir; Savaş, en son ve en kesin çözüm şeklidir. Böylece Hegel, Savaş'a meşruiyet ve pozitif bir ahlaki değer tanımakta; onun bizatihi kötü birşey olduğu fikrini reddetmekte ve hatta daha da ileri bir fikir serdederek Savaş'ın sadece kötü olmayan değil iyi olan birşey olduğunu da ileri sürmektedir. Hegel'in mutlak bağımsız ulus-devlet anlayışına zıt olarak bir devletler federasyonundan oluşan bir tür Dünya Devleti fikrini savunmakla "kozmopolitan" bir politik felsefeyi benimseyen Kant ise, "bir arada yaşayan insanlar arasındaki tabii halin bir barış hali değil, her zaman ilan edilmiş olmasa bile her an patlayabilecek gibi görünen bir harp hali olduğunu" belirtirken [Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme., II. Bölüm] Clausewitz ve Hegel'e yaklaşmış gibi görünse de bu cümlesinin hemen devamında "böyle olunca bir barış halinin kurulması gerekir" diyerek tamamiyle farklı bir yöne, milletler arasında sadece Barış'ı ahlaken meşrulaştıran bir yöne gitmektedir. Fakat, onun savunduğu Barış, bir milletler federasyonu ile gerçekleştirilecek olan ve adına "Ebedi Barış" dediği bir barıştır ki, o da ancak, "içinde gizlenmiş yeni bir harp vesilesi bulunmayan bir barıştır [a.e, I. Bölüm., 1].
 
Demokrasi, Savaş ve Barış
 
İmdi şu soruyu soralım: Demokrasiler savaşı önler mi? Daha kapsayıcı şekliyle: Demokratik ülkeler savaşmaz mı? Bu konuda, Abant toplantılarına da hakim olan ve gerçeği yansıtmayan ütopik/romantik-idealist görüş, demokrasinin savaşa engel olduğu ve olacağı şeklindedir. Bu fikir gerçeğe aykırı; çünkü, ilkin, Demokrasi ile Barış arasında zaruri bir ilişki olduğu iddiasının felsefi/teorik temeli zayıftır. Kant'ın, anılan eserinde "harbin, hususi bir sake ihtiyacı yoktur; kökleri bizzat insan tabiatına uzanmış gibidir" [Birinci Ek] dediğini unutmayalım; bu saik ise, kısaca söylendikte, "kazanma ihtirası ve adaletsizlik"ten neş'êt eden kesişmelerdir ve bütün çatışmalar ve savaşlar da bu kökten beslenir. Bu kök ise terbiye edilebilir, ama değiştirilemez. Demokrasi'ye gelince: O, en kapsayıcı tanımıyla belirli bir ülkenin halkının (demos) kendisini kendi iradesi (krasos) ile yönetmesi demektir; bu tanım, farklı ülkelerin halkları arasındaki doğrudan bir ilişkiye göndermede bulunmakta değildir. Dolayısıyla, kısaca söylendikte, Demokrasi'nin, aralarında kesişmeler olan farklı "demoslar" arasındaki ihtilafları mutlak surette halletmeye muktedir olduğu fikri bir fantezidir. İkincileyin, Savaş'ı sadece "sıcak çatışma" anlamında kullansak dahi, Demokrasi'nin savaşı önlemediği tarihi tecrübe ile de sabittir; demokratik ülkeler hem birbirleriyle ve hem de "diğerleri" ile savaşmışlardır ve savaşmaktadırlar. Mesela "hür ve demokrat doğanların ülkesi" sayılan ABD'nin kuruluşu, demokrasi'nin ve parlamenterizm'in ana vatanı kabul edilen İngiltere ile vuku' bulan uzun süreli sıcak savaşlar sonucunda gerçekleşmiştir. Buna binaen, üçüncüleyin, bilim felsefesi açısından, bir kere yanlışlanmış olan bir teorinin genel-geçerliliğinin iptal olacağına dikkat edilmelidir; yani bu iddia ilmi bir değer taşımakta da değildir. Dördüncüleyin, demokrat ülkeler "öteki"lere karşı hem sıcak ve hem de soğuk harpler yapmışlardır ve yapmaktadırlar; hem de katliamlar ve soykırımlar mertebesinde!. Yalnızca demokrat Fransa'nın senelerce Cezair'deki işgal savaşlarını ve akıttığı kanları ve yine demokrat ABD'nin Amerika'nın asıl sahiplerine karşı yüzyıldan fazla yürüttüğü soykırım savaşları ile el'an Irak'ta yürüttüğü çirkin savaşı hatırlamak dahi kafidir. Ya savaşların en tiksinti vericisi olan "soğuk savaşlar?" Demokrat ülkelerin zenginlikleri ve servet terakümünün, "öteki" ülkelere tatbik edilen "soğuk savaşlar" yoluyla kanlarının emilmesi ile elde edildiğini göz ardı edebilir miyiz? Beşincileyin, Savaş kavramının yukarıda açıklanan iki ayrı veçhesi göz önüne alındığında, bugüne kadar demokratik ülkeler arasında gizli (soğuk) savaşların hep olduğunu ve olmaya devam ettiğini hangi göz görmezlik edebilir ve bunların sıcak savaşa dönüşmeyeceğini kim taahhüt edebilir (yalnızca iki güncel örnek: ABD-AB savaşı ve ABD-Türkiye savaşı).
 
Sonuç olarak diyebiliriz ki: Savaş, haklı gerekçelere dayanmadıkça gayri meşrudur ve arızi bir haldir; aslolan ise Barış'tır; ancak, bu, Kant'ın teklif ettiği gibi, içinde diğer savaşların gizli tohumlarını taşımayan bir ebedi barış olmalıdır. Ne var ki, "insan insanın kurdudur" diyen Latin atasözünün ve dahi "hazır ol cenge eğer ister isen sulh ü salah" diyen Türk atasözünün boşa söylenmemiş olduğunu da zinhar akıllardan çıkarmamak şartıyla.
 
***
 
Haşiye: Aziz dostum Ahmet Turan Alkan'ın 2 Ağustos tarihinde neşretmiş olduğu "Buğu" başlıklı köşe yazısında, ismimi zikretmesine müteşekkirim; ancak, muhtevası hakkında takdirkar ifadelerini lutfederek bahse mevzu ettiği 25 Temmuz 2003 tarihli "Milliyetçilik "İşte Öyle Bir Şey" mi?" başlıklı yazım hakkındaki yorumlarına dair bazı hususların tavzih ve tashihi gerekmektedir. Evvelen, mezkur yazım, iddia edildiğinin aksine, Sayın Herkül Millas'ın "Milliyetçilik" başlıklı yazısına cevap olarak değil, açılan tartışma ortamı vesilesiyle kaleme alınmıştır. Saniyen, bu yazımda, Sayın Alkan tarafından ileri sürüldüğü gibi - hem de musırrane - bir milliyetçilik müdafaası yapılmamış, Milliyetçilik hakkında olgusal bir tesbitte bulunulmaya çalışılmıştır. Salisen - "on yıllık" değil "kadim" denmesini tercih edeceğim - dostumun Sayın Millas ile aramızda bir hakemlik yapmak durumunda kalması halinde (lüzumsuz bir teşebbüs olmakla beraber) "dostluk hukuku hatırına tarafımı tutacağını" belirtmesini küçültücü bir ifade olarak algıladığımdan kabule şayan addedemeyeceğimin bilinmesi gerekir. Rabian, bu cümlenin hemen akabinde Sayın Millas'ın yanlış anlaşılmış olduğunun belirtilmesi de paragrafın bütünlüğü göz önüne alındığında şahsıma atıfta bulunmakta ve ağır ve incitici bir eleştiriye dönüşmekte olduğu reddedilemez; ne var ki, mezkur yazıdan çok daha ağır ve çetrefillilerini dahi anlayıp yorumlayabilecek birisi olduğumu herkesten ziyade bilecek olduğundan şüphe duymadığım, dostluğundan gurur duyduğum ve öyle kalmak istediğim Sayın Alkan'ın bu sehvini görmezlikten gelmeyi tercih ederim. - D.H.
 
 
 
Kısaltılmış Basılı Metin
"Abant Toplantıları"nın altıncısı, 11–13 Temmuz tarihleri arasında, geniş bir katılımcı ve bir o kadar da gözlemcinin iştirak ettiği ve "Savaş ve Demokrasi" konusunun enine boyuna irdelendiği oturumlarla icra edildi. Toplantılarda ele alınan konuları çok kabaca şu şekildeki başlıklara indirgemek mümkündür: Savaş insanlık için arızi bir durumdur; aslolan Barış'tır; Ancak, savaş mutlak anlamda ne gayri meşrudur ne de meşru; hürriyet ve istiklal gibi haklı gerekçelere dayanması ve barışçıl çözüm yollarının tıkanması halinde savaş kaçınılmaz ve meşru olur;
 
Savaşların, Barış'ın çok yüceltildiği günümüzde dahi önlenememiş olması ciddi bir problemdir ve bunun bir yandan insan tabiatı ve diğer yandan modernite (Ulrich Beck'in terimleriyle "basit modernite"; sanayi' modernitesi) ve "refleksif modernite" (post–modernite) ile yakın bir bağlantısı vardır. Savaşların önlenmesi ve dünyanın daha güvenlikli bir hale getirilebilmesi için, bütün milletlerin samimi işbirliği şarttır.
 
Savaş, Barış ve "Ebedi Barış": Clausewitz, Hegel ve Kant
 
Asker–düşünür Clausewitz'e göre Savaş kendi başına bir anlamı olmayıp "politik bir eylem"dir [a.e., a.y., madde: 23] ve "politikanın başka araçlarla devamıdır" [a.e., a.y., madde: 24]; yani, "bütün savaşlar birer politik eylemdir" [a.e., a.y., madde: 26]. Hegel ise, bilhassa konuyu ele aldığı Hukuk Felsefesi'nde [s. 321–340] Savaş'ın mutlak bir kötülük olarak algılanmaması gerektiğini ileri sürmekte ve Savaş'ı devletler arası münasebetlerde kaçınılmaz olarak görmektedir. Ona göre, her bağımsız devlet, kendi ferdiyetçiliğini ve mutlak bağımsızlığını korumakla mükelleftir; bu, vazgeçilemez bir hak olduğu gibi bir vazifedir de. Devletler arası münasebetlerde Barış yoluyla çözülemeyen problemler ancak Savaş yolu ile çözülebilir; Savaş, en son ve en kesin çözüm şeklidir. Böylece Hegel, Savaş'a meşruiyet ve pozitif bir ahlaki değer tanımakta; onun bizatihi kötü bir şey olduğu fikrini reddetmekte ve hatta daha da ileri bir fikir serdederek Savaş'ın sadece kötü olmayan değil iyi olan bir şey olduğunu da ileri sürmektedir. Hegel'in mutlak bağımsız ulus–devlet anlayışına zıt olarak bir devletler federasyonundan oluşan bir tür Dünya Devleti fikrini savunmakla "kozmopolitan" bir politik felsefeyi benimseyen Kant ise, "bir arada yaşayan insanlar arasındaki tabii halin bir barış hali değil, her zaman ilan edilmiş olmasa bile her an patlayabilecek gibi görünen bir harp hali olduğunu" belirtirken [Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, II. Bölüm] Clausewitz ve Hegel'e yaklaşmış gibi görünse de bu cümlesinin hemen devamında "böyle olunca bir barış halinin kurulması gerekir" diyerek tamamiyle farklı bir yöne, milletler arasında sadece Barış'ı ahlaken meşrulaştıran bir yöne gitmektedir. Fakat, onun savunduğu Barış, bir milletler federasyonu ile gerçekleştirilecek olan ve adına "Ebedi Barış" dediği bir barıştır ki, o da ancak, "içinde gizlenmiş yeni bir harp vesilesi bulunmayan bir barıştır [a.e., I. Bölüm, s. 1].
 
İmdi şu soruyu soralım: Demokrasiler savaşı önler mi? Daha kapsayıcı şekliyle: Demokratik ülkeler savaşmaz mı? Bu konuda, Abant Toplantıları'na da hakim olan ve gerçeği yansıtmayan ütopik/romantik–idealist görüş, demokrasinin savaşa engel olduğu ve olacağı şeklindedir. Bu fikir gerçeğe aykırı; çünkü, ilkin, Demokrasi ile Barış arasında zaruri bir ilişki olduğu iddiasının felsefi/teorik temeli zayıftır. Kant'ın, anılan eserinde "harbin, hususi bir saike ihtiyacı yoktur; kökleri bizzat insan tabiatına uzanmış gibidir" [Birinci Ek] dediğini unutmayalım; bu saik ise, kısaca söylendikte, "kazanma ihtirası ve adaletsizlik"ten neş'êt eden kesişmelerdir ve bütün çatışmalar ve savaşlar da bu kökten beslenir. Bu kök ise terbiye edilebilir; ama değiştirilemez. Demokrasi'ye gelince: O, en kapsayıcı tanımıyla belirli bir ülkenin halkının (demos) kendisini kendi iradesi (krasos) ile yönetmesi demektir; bu tanım, farklı ülkelerin halkları arasındaki doğrudan bir ilişkiye göndermede bulunmakta değildir. Dolayısıyla, kısaca söylendikte, Demokrasi'nin, aralarında kesişmeler olan farklı "demoslar" arasındaki ihtilafları mutlak surette halletmeye muktedir olduğu fikri bir fantezidir. İkincileyin, Savaş'ı sadece "sıcak çatışma" anlamında kullansak dahi, Demokrasi'nin savaşı önlemediği tarihi tecrübe ile de sabittir; demokratik ülkeler hem birbirleriyle ve hem de "diğerleri" ile savaşmışlardır ve savaşmaktadırlar. Mesela "hür ve demokrat doğanların ülkesi" sayılan ABD'nin kuruluşu, demokrasi'nin ve parlamenterizm'in ana vatanı kabul edilen İngiltere ile vuku' bulan uzun süreli sıcak savaşlar sonucunda gerçekleşmiştir. Buna binaen, üçüncüleyin, bilim felsefesi açısından, bir kere yanlışlanmış olan bir teorinin genel–geçerliliğinin iptal olacağına dikkat edilmelidir; yani bu iddia ilmi bir değer taşımakta da değildir. Dördüncüleyin, demokrat ülkeler "öteki"lere karşı hem sıcak ve hem de soğuk harpler yapmışlardır ve yapmaktadırlar; hem de katliamlar ve soykırımlar mertebesinde! Yalnızca demokrat Fransa'nın senelerce Cezair'deki işgal savaşlarını ve akıttığı kanları ve yine demokrat ABD'nin Amerika'nın asıl sahiplerine karşı yüzyıldan fazla yürüttüğü soykırım savaşları ile el'an Irak'ta yürüttüğü çirkin savaşı hatırlamak dahi kafidir. Ya savaşların en tiksinti vericisi olan "soğuk savaşlar?" Demokrat ülkelerin zenginlikleri ve servet terakümünün, "öteki" ülkelere tatbik edilen "soğuk savaşlar" yoluyla kanlarının emilmesi ile elde edildiğini göz ardı edebilir miyiz? Beşincileyin, Savaş kavramının yukarıda açıklanan iki ayrı veçhesi göz önüne alındığında, bugüne kadar demokratik ülkeler arasında gizli (soğuk) savaşların hep olduğunu ve olmaya devam ettiğini hangi göz görmezlik edebilir ve bunların sıcak savaşa dönüşmeyeceğini kim taahhüt edebilir (yalnızca iki güncel örnek: ABD–AB savaşı ve ABD–Türkiye savaşı).
 
Sonuç olarak diyebiliriz ki: Savaş, haklı gerekçelere dayanmadıkça gayri meşrudur ve arızi bir haldir; aslolan ise Barış'tır; ancak, bu, Kant'ın teklif ettiği gibi, içinde diğer savaşların gizli tohumlarını taşımayan bir ebedi barış olmalıdır. Ne var ki, "insan insanın kurdudur" diyen Latin atasözünün ve dahi "hazır ol cenge eğer ister isen sulh ü salah" diyen Türk atasözünün boşa söylenmemiş olduğunu da zinhar akıllardan çıkarmamak şartıyla.
 
***
 
Haşiye: Aziz dostum Ahmet Turan Alkan'ın 2 Ağustos tarihinde neşretmiş olduğu "Buğu" başlıklı köşe yazısında, ismimi zikretmesine müteşekkirim; ancak, muhtevası hakkında takdirkar ifadelerini lutfederek bahse mevzu ettiği 25 Temmuz 2003 tarihli "Milliyetçilik 'İşte Öyle Bir Şey' mi?" başlıklı yazım hakkındaki yorumlarına dair bazı hususların tavzih ve tashihi gerekmektedir. Evvelen, mezkur yazım, iddia edildiğinin aksine, Sayın Herkül Millas'ın "Milliyetçilik" başlıklı yazısına cevap olarak değil, açılan tartışma ortamı vesilesiyle kaleme alınmıştır. Saniyen, bu yazımda, Sayın Alkan tarafından ileri sürüldüğü gibi –hem de musırrane– bir milliyetçilik müdafaası yapılmamış, Milliyetçilik hakkında olgusal bir tesbitte bulunulmaya çalışılmıştır. Salisen –"on yıllık" değil "kadim" denmesini tercih edeceğim– dostumun Sayın Millas ile aramızda bir hakemlik yapmak durumunda kalması halinde (lüzumsuz bir teşebbüs olmakla beraber) "dostluk hukuku hatırına tarafımı tutacağını" belirtmesini küçültücü bir ifade olarak algıladığımdan kabule şayan addedemeyeceğimin bilinmesi gerekir. Rabian, bu cümlenin hemen akabinde Sayın Millas'ın yanlış anlaşılmış olduğunun belirtilmesi de paragrafın bütünlüğü göz önüne alındığında şahsıma atıfta bulunmakta ve ağır ve incitici bir eleştiriye dönüşmekte olduğu reddedilemez; ne var ki, mezkur yazıdan çok daha ağır ve çetrefillilerini dahi anlayıp yorumlayabilecek birisi olduğumu herkesten ziyade bilecek olduğundan şüphe duymadığım, dostluğundan gurur duyduğum ve öyle kalmak istediğim Sayın Alkan'ın bu sehvini görmezlikten gelmeyi tercih ederim. – D.H.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 239,53 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim