ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Ulusal Güvenlik ya da Dumanlı Havayı Seven Kurtlar
Durmuş Hocaoğlu

Aksiyon Dergisi / Sayı: 350; 18.08.2001-24.08.2001
"Politika, budur: Siyasi rakipleri bertaraf etmek değil, atılan adımın kırk adım ötesini, yapılan hamlenin kırk hamle sonrasını görebilmek: Bir satranç gibi. Klasik dönemlerdeki usta siyasetçilerin, kumar değil satranç oynaması bundan olsa gerek, zahir!"
 
Onca sıkıntı içerisinde kıvrım-kıvrım kıvranırken; işyerleri bir-bir kapanıp işsizler ordusu çığ gibi büyürken; Türkiye, yine kendi cebinden ve hem de katmerli faiziyle ödeyeceği birkaç milyar dolar için bütün haysiyetini rehin bırakır ve geleceğini satışa çıkarırken, bu skandalların ve fecaatlerin sorumlularının, dikkatleri dağıtmak ve dumanlı havada ava çıkmak için ortaya attıkları aşikar olan ve bizim medyatörlerimizin mal bulmuş yağmacı mağribi gibi balıklama üstüne atladığı, son günlerin gündemini oluşturan "Ulusal Güvenlik Sendromu" kavramı, günlük politik getiri-götürü hesaplarının dışında tutularak ele alınmayı gerektiren bir konudur.
 
***
 
Öncelikle, şu sualin üzerinde durulmak lazım geldiği kanaatinde olduğumu belirtme lüzumunu hissetmekteyim: Çok şeyler söylüyormuş gibi görünüp de hiçbirşey söylememek acaba politika dilinde ne anlama gelmektedir?     
 
***
 
Bu konunun tartışılmasında, herşeyden önce şu iki prensibe riayet edilmesi gerekmektedir: İlkin, "samimiyet" şartını en başa yerleştirmek ve ikincileyin de, ehliyet ve liyakat ile tartışmaya girmek ve ifrattan ve tefritten uzak kalmak!
 
Samimiyet herşeyin başı; o olmadan hiçbir şeyin manası olamaz. Bilhassa bizim gibi olağan üstü şartlar geçiren, siyasetin günbegün Millet'in kontrolünden çıktığı ve kendisini besleyen kötü, kirli, şaibeli, karanlık bir mekanizmaya dönüştüğü; hemen-hemen istisnasız her siyasi partinin ve her siyasetçinin toplum indinde güvenilmezlik damgası yediği bir ülkede, ne kadar suret-i haktan görünürse görünsün, siyasetçilerin ağızlarından sadır olan her sözün ve her fikrin, hangi maksada matufen söylenmiş olduğu, o fikrin kendi içindeki değeri kadar ve hatta birçok halde ondan da fazla bir önem kazanmaktadır. "Bana bir siyasetçi verin dünyayı yerinden oynatayım" diyen filozofa dikakt çekerek demek isterim ki: Erbab-ı siyasetin çok iyi bildiği ama hala anlamazlıktan geldiği husus, Türkiye'nin, git-gide, adı dünyada "yolsuzluklar ülkesi"ne çıkan, haysiyeti zedelenen; Halk dilinde "Bu dünyaya Mehdi gelmiş / Ağzı var mı? / Var/ Öyleyse yemeye gelmiş" diyerek takbih ettiği bir ülkeye dönüşmeye yüz tutmuş ve kendilerinin de bu dönüşümden birinci dereceden sorumlu olmasıdır. O halde, Mehdi'ye bile inanılamayacak kadar güvenin kaybedildiği bir ortamda, siyasetçiye güvenmemiz için ne sebep olabilir? Böyle bir ortam, Gazzali'nin, evladına "yediği haram olduğu için sofrasına oturulmasını, konuştuğu yalan olduğu için de sohbetinde bulunulmasını" yasakladığı "zalim" siyasilerin hakim olduğu bir ortam değil midir? Şu halde: Kırk yıllık Yani'lerin nasıl birden bire Kani olduğunu göz ardı etmeyecek kadar uyanık olmak; söylenen şeyin zati ehemmiyetine olduğu kadar ve hatta ondan da ziyade olarak, söyleyen zatın veya zatların da kimliğine, siciline, cemaziyel-evveline dikkat etmek ve "acaba ne menfaat(ler)i var?" diye olanca ciddiyetle tefekkür etmek ve dahi, kurtların ava çıkmak için dumanlı havaları sevdiğini de çok muhkem bir şekilde hatırda tutmak an-şart lazım olmaktadır.
 
***
 
Gelelim konunun zati ehemmiyetine: Ulusal Güvenlik konusu, iki tarafı da kesen bir kılıçtır. Bunların birisi bir ifrattır, diğeri de tefrit. Bu kılıcın bir yüzü, kavramın, Devlet gücünü elinde tutanlar tarafından samimiyetten mahrum bir şekilde "Devlet'in ali menfaatleri" bahanesiyle istismar edilerek git-gide kıvamlanan bir siyasetsizleşmenin yaygınlaştırılmasına, haklar ve hürriyetler alanının (daha da) daraltılmasına, demokratik açılımlara ket vurulmasına ve böylece Halk'tan kopuk bir jakoben siyasetin meşrulaştırılmasına zemin hazırlayabilmeye son derece müsait bir ortam yaratabilmesidir. Bu bir "ifrat"tır: Onu konuşma, bunu konuşma; neyi konuşalım? Bir halk deyişinde ifade edildiği gibi, "emi onu yeme, emi bunu yeme; iyi de, emi ne zıkkımın kökünü yesin?"
 
Kılıcın ikinci yüzüne gelince: Burası "da tefrit"tir. Kavramı irdelemeye pek hevesli olanlar açık-seçik bir şekilde ne demek istediklerini dile getirmedikleri için muhteva üzerinde bir fikir müsademesi yapmak - hiç olmazsa şimdilik - pek fazla mümkün görünmese de, herşeye rağmen, karine veya sezgi yoluyla da olsa, bazı ipuçlarını yakalamak da temelli imkan harici değil. Belki de henüz, bu konunun üzerine hevesle atlayanların birkısmının romantik hülyalarını aşan bu ipuçlarından birisi, Ulusal Güvenlik kavramının hesapsız-kitapsız, müstehcen bir biçimde açılıp-saçılmasının, Türkiye'nin, geri dönüşü olmayacak yollara sürüklenmesinin, dar koridorlara kilitlenmesinin başlangıcını oluşturabilecek bazı "küçük adımlar"a imkan sağlamasıdır. Ay'a ilk defa ayak basan astronot Neil Armstrong'un dünya literatürüne geçen meşhur sözü "insan için küçük, ama insanlık için büyük bir adım"ı hatırlatan bu "şimdi küçük, ama ilerisi için dev adımı olacak olan adımlar"dan birisi içeride "Federal Türkiye Cumhuriyeti"ne; diğeri dışarıda Yunan yayılmacılığının ve Pan-Helenistik politikanın Kıbrıs üzerindeki, ve, nihayet bir başkası da, önce kendisi Türk'ü kesen, ama arkasından sopayı yeyince de "Türkler bizi kesti" diye feryad-figan ağlayan nankör ve asi Ermenilerin (ve tabiatiyle onların finansörlerinin) Doğu Anadolu üzerindeki tezlerinin ucundan-kıyısından kabulüne ve bu suretle Kıbrıs'ın Girit'leştirilmesine, Doğu Anadolu'nun Ermenistan'laşmasına gidecek olan yolun açılmasıdır. Lutfen dikkat buyrulsun: Birincisi, zaten, malum. Önce küçük bir buse - bir buseden ne çıkar? -: "Anadilde eğitim". Gerisi, dağdan aşağı yuvarlanan kartopunun kendisini besleyerek ivmelenmesi gibi, kendiliğinden gelecek ve Türkiye, iki dilli, iki uluslu bir federasyona dönüşecektir ki artık bu noktadan sonra adı da "Türkiye" olarak kalamaz. İkinci buse Yunanlılara; - bir buseden ne çıkar? -: "Kıbrıs konusu, 'Ada Halkları'nın özgür iradesi ile... v.s..". Gerisini hep beraber görebiliriz: Kıbrıs artık Girit olmuştur. Üçüncü buse de Ermenilere; - bir buseden ne çıkar? -: "Canım Biz de uzatmayalım; evet, sizi kestik, özür dileriz desek ağzımız mı eğrilir?". Estağfurullah efendim, niçin eğrilsin ki; daha fazlasını bile yaparız: Tartışmanın ileri safhalarında Kars, Ağrı, Erzurum, Bayburt, Van gibi ehemmiyetsiz yerlerin hediye paketi içerisinde takdimini de konuşmak gibi. Nitekim, daha şimdiden "Ermeni gibi" Türkler sahnede yerlerini almaya başlamadılar mı?... Tabii, bunun arkası da gelecektir: 1922'deki İstiklal Harbi'nin bir Rum soykırımı olduğunu, "Pontus Realitesi"ni kabul etmek gibi.
 
Politika, budur: Siyasi rakipleri bertaraf etmek değil, atılan adımın kırk adım ötesini, yapılan hamlenin kırk hamle sonrasını görebilmek: Bir satranç gibi. Klasik dönemlerdeki usta siyasetçilerin, kumar değil satranç oynaması bundan olsa gerek, zahir!
 
***
 
İşte, Amerikan Ulusal Güvenlik kavramının mesela Teksas Cumhuriyeti'ni tartışmaya engel teşkil etmesi gibi, Türk Ulusal Güvenlik kavramı da bunları tartışmaya engel teşkil ediyor, önünü kesiyor.
 
Evet; iki yüzü de kesen kılıcın hikayesi kısaca böyle: Ölümlerden ölüm beğen! 
 
Hadi, konuşalım öyleyse
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 251,10 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim