ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Asıl Kriz Derinde
Durmuş Hocaoğlu

Aksiyon Dergisi / Sayı: 362; 10.11.2001-16.11.2001
"...böyle bir zihniyet, böylesine ifsad edilmiş bir toplum, her zaman kriz üretmeye müheyyadır; çünkü bizzat kendisi "kriz"dir. Bundan dolayıdır ki, bugünkü krizden kurtulacak olsa, yarın mutlaka başka bir krize saplanacaktır"
 
 
Türkiye, Hükumet ve yandaşları tarafından propapaganda edildiğinin aksine, her geçen gün, biraz daha derinleşen bir kriz sarmalına dolanma istidadı taşıyan hastalıklı bir manzara arzediyor. Şüphesiz bu ürkütücü gelişmenin en asli sebebi, Kriz'in, köklerinin çok derinlerde olan büyük bünyesel ve yapısal yetmezliklerden ve zaaflardan beslenmesidir. Söz konusu bu yetersizlikler ve zaaflar bir tek başlık altına dercedilemeyecek derecede kapsamlıdır; ancak, çok kalın çizgilerle ifade edilecek olursa, karşımıza çıkan ilk büyük problemin, Cumhuriyet'in politik ve toplumsal projelerinin makro ölçekteki iflası olduğunu söyleyebiliriz.
 
Ölüm anında dahi büyük olan bir imparatorluğun trajik bir şekilde çökmesinin ardından küçülen bir coğrafyada ayakta kalmaya çalışan Türk Devleti'nin bu noktada birbiriyle mütenakız, gayri kaabil-i te'lif iki aşırı uca kaydığını görmekteyiz: Bir yandan kendi nefsine güvensizlikten ve tarih karşısında komplekslilikten neş'et eden bir dürtü ile kendi meşruiyetini tarihin reddinde aramanın bir neticesi olarak Osmanlı'yı beğenmeme ve aşma gibi aşırı derecede abartılı bir iddia ve diğer yandan da buna taban-tabana muhalif olarak, bu fiziki küçülmeye paralel, zihnen de bir küçülme ve psikolojik ezilme: Türkiye Cumhuriyeti, adeta "dayak yılgını" olmuşçasına derin bir psikolojik krize girmiş, sadece küçülmekle iktifa etmemiş, fakat daha fazlası olarak, küçülmeyi içine sindirmiştir; öyle ki, hemen-hemen her mevzuda ölçeğini küçültmüştür. O'nun büyük olan hiçbir şeyi olmamıştır; ne idealleri ve ne de projeleri. Nitekim, bin yıldan daha uzun bir süre Türk tarihinin geleneği haline gelmiş olan İslam-Türk dünyasının ve kültürünün temsilcisi, müdafii, Batı'nın alternatifi ve karşıtı olma keyfiyetini terkeden Türkiye, daha da ileriye giderek, kendisini her şeyiyle, ama her şeyiyle, "Batı'nın bir parçası" olmaya dönüştürmeyi, ulaşılabilecek en büyük hedef, elde edilebilecek en büyük başarı olarak görmüştür. Bu, Haldun'un, altı asır önce vermiş olduğu "mağlupların galipleri taklid edeceği" hükmünün acı bir tecellisinden başka bir şey değildir. Mağlup olmaktan daha ağırı, mağlubiyet psikolojisini içine sindirmektir; tıpkı, köle olmaktan daha ağırının köleliği içine sindirmek, esaretten daha ağırının hürriyetini kendi içinde, kendi elleriyle boğmak olması gibi.
 
Bu psişik küçülmenin bir başka mühim göstergesi de, seçilmiş olan "mukayese elemanları"nda açığa çıkmaktadır. Artık "büyük" olmanın hayallerden dahi silinerek "küçük" olmanın ruhlara yerleştirilmiş olması, kendimizi kimlerle kıyasladığımız, kimlerle tartıya çıktığımız dikkate alındığında utançtan ölmemizi gerektirecek bir ayıp olarak sırıtmaktadır. Bütün büyüklük fikirlerini zihninden silip atarak bir "bölge devleti" olmayı en büyük başarı olarak hedefleyen Türkiye Cumhuriyeti'nin mukayese elemanları, seviyelerine ulaşılması mümkün olmayan, yıldızlar kadar uzak "Düvel-i Muazzama" değildir; ne ABD, ne Rusya, ne İngiltere, ne Almanya... ilaahir! Bizim mukayese elemanlarımız, kendi küçülmüş seviyemize uygun, ve, İran hariç, hemen tamamı da eski vilayetlerimiz olan Suriye'dir, Irak'tır, Bulgaristan'dır ... ilaahir! Ben buna "kendi kuyruğumuzla oynamak" derim; o kadar!
     
Nitekim, içlere sindirilmiş bulunan bu kahredici "küçülme" psikolojisinin en ağır tezahürlerinden değil midir, yarım asırdan beri yardım, hibe ve iane ile yaşamaktan, Türk insanına Almanya kapılarında iş bulmaktan dolayı gurur duyabilmek? Bundan daha da ağırı ve küçülmenin en dibe vurmuş şekli değil midir, kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğuna Düvel-i Muazzama'nın - hem de amirane ve mütehakimane bir şekilde - karar vermesine ve dayatmasına rıza göstermek; daha da ilerisinde, aynı devletlerden - yani metbu efendilerimizden - gelen kaanun maddelerini Meclis'ten geçirmekten dolayı vicdanlarda bir sızı hissetmemek; ve, en dibin en dibi olarak, nihai safhada, kendi eliyle kendi devletini feshederek Avrupa Birleşik Devletleri'nin bir eyaleti olmayı ve Brüksel'den yönetilmeyi akıl dışı bir ihtirasla istemek?
 
Bu bozuk halet-i ruhiyeden dolayıdır ki, Cumhuriyet tarihinde, saygının asıl kaynağının "şahsiyet" ve "güç" olduğu ve Güç sahibi olmanın yolunun da Sanayi'den geçtiği anlaşılamamış; bundan dolayıdır ki, Devlet Aklı, Hukuk yoluyla Üst'ten Alt'a yönelerek sun' ile bir toplum inşa etmek yerine, Alt'tan Üst'e yönelerek sınaileşmiş, modern bir Türkiye yaratmaya yönelmemiş, hatta, Sınaileşme'ye yönelenleri cezalandırımıştır. Nitekim Türkiye'yi bir sanayi' ülkesine dönüştürmeyi hedef ittihaz eden Menderes bu idealinin bedelini "Anayasayı ihlal" suçundan dar ağacında ödemiş, aynı hedefe yönelen sivillerin tepesine de "Yeşil Sermaye" denerek yine aynı akıl tarafından balyoz indirilmiş ve Halk'ın da ahlakı ifsad edilerek, üretmeden tüketmeye yöneltilmiştir. Yine bundan dolayıdır ki, tekamül etmemiş bulunan Devlet Aklı, büyük hesaplar yap(a)mıyor; getiri-götürü, kar-zarar diye birşey O'nun zihninde yok; kendi ülkesinin envanterini bile tam olarak bilmiyor.
 
Şu hale göre, böylesine ağır ve tedavi kabul etmez sakatlıklar ile malul bir zihniyetten, acaba büyük icraatlar ve muvaffakıyyetler beklemek gibi bir hakkımız olabilir mi? Hayır!
 
Büyük düşün(e)meyen, büyük hiçbir planı-projesi olmayan, küçüklüğü içine sindirmiş, başkalarınca yönlendirilir ve yönetilir olmaktan, el-avuç açmaktan rahatsızlık duymayan, hesabını bilmeyen, müsrif, her alanda üreteni cezalandıran, kendisini bile ciddiye almayacak denli ciddiyetsizleşen bir devlet yönetimi; ahlaken fesada uğramış, üretmeyen, ama üretenler gibi tüketmek isteyen, üç kazanıp beş harcayan bir toplum. İşte, böyle bir zihniyet, böylesine ifsad edilmiş bir toplum, her zaman kriz üretmeye müheyyadır; çünkü bizzat kendisi "kriz"dir. Bundan dolayıdır ki, bugünkü krizden kurtulacak olsa, yarın mutlaka başka bir krize saplanacaktır.
 
***
 
Fikrimce bu noktada Türkiye'ye iki "tahrik kaynağı" ve "öncü" lazım: Ehliyet, liyakat ve dürüstlük sahibi, Millet'e kendi gerçekleri de dahil olmak üzere gerçekleri söyleyen karizmatik bir siyasi hareket ve aynı evsafı haiz bir milli intelijansiya. Fakat bilmeliyiz ki, bunların her ikisi de bu toplumdan çıkacaktır.
 
Burada da karşımıza "Toplum Problemi" çıkmaktadır: Aydınlanmış ve iradeli bir toplum. Cehalete gömülmüş, pasif, iradesi zayıf ve yetersiz toplumların, jakoben düşünceleri tahrik ettiği untulmamalıdır.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 242,04 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim