ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Dağ Çobanlarına İlim-Kültür Ne Gerek?
Durmuş Hocaoğlu

Aksiyon Dergisi / Sayı: 376; 16.02.2002-22.02.2002
"...eğitim, öğretim, ilim, kültür alanlarına "gübre" kadar değer vermeyen yönetim ve toplum zihniyetinin bu sakatlığını pek de yadırgamaz oldum. Dağ çobanlarına ilim-kültür ne gerek?"
 
 
İlkokul'dan Üniversite'ye varıncaya dek, her kademede Eğitim, Öğretim ve Bilim Camiası perişan bir vazıyette; şu anda en büyük problem, öncelikle, bu camia mensuplarının "geçim" meselesi. Ücretler, senelerden beri müstakarr ve muntazam bir surette reel değer olarak irtifa kaybında. Senenin muayyen zamanlarında atılan içi boş, anlamsız, samimiyetten zerre kadar nasibsiz, riyakar hamaset nutukları, "yılın öğretmeni seçme" sululukları bu perişanlığı değil maskelemek, suyun içine atılmış sigara izmaritinin kokusunun daha müstekreh bir hale gelmesi gibi, daha tahammül edilemez bir hale getiriyor. Devlet'in ne işe yaradığı meçhul KİT'lerinden, bir memura beş amirin isabet ettiği, gelirlerinin neredeyse tamamının personel giderlerine aktığı TÜGSAŞ'da (Türkiye Gübre Sanayii A.Ş.) çalışmayan kamu işçilerinin ortalama maaşının 745 milyon T.L. (azamisi her halde 1,5 milyar olmalı) oluşuna mukaabil, en kıdemli öğretmen maaşının 500 milyonun altında, en kıdemli profesörünkünün 1 milyar 100 milyon civarında oluşunun yarattığı skandal, hangi "canım hocam" palavrası ile ört-bas edilebilir? Hükumetler, göz göre-göre bu insanlarla alay ettiler ve de ediyorlar: Zaman-zaman alenen "geçinemiyoruz" diye ağlama raddelerine gelen hocalar karşısında, guya, bir iyileştirme sözü verilmişti; ama o hin bu hindir, kara taş çatlayacak oldu, "yetkili"lerden o günden beri en ufak bir ses-sada dahi yok!
 
Ya ilmi çalışma, araştırma imkanları? Bir tek bankanın yalayıp yuttuklarının zekatı bile esirgenmekte ve "ne halin varsa gör" denmektedir.
 
Beri yandan, zaten "okuma"nın bir değer ifade etmediği bu toplumda bir yılı aşkın bir zamandan beri yaşanan kriz de en ziyade bu sektörü vurdu; kitap baskıları 1000, hatta 500 adet civarına kadar geriledi. Bu da, gerçek bir ilim ve entelektüel ortamının yaratılmasındaki en mühim şartlardan olan, sırf yazdıklarıyla geçinebilme imkanını, mahdut - ve bir takımı da medyatik - bir azınlık dışında yok ediyor.
 
Bu ülkede, üzerinde en fazla nutuk irad edilen, ama hakikatte en kolay gözden çıkarılabilecek, en rahat feda edilen şey, "bilgi" ve ona müteallık herşey; ne acı ve ne ayıp!
 
***
 
Eğitim, Öğretim, Bilim ve Kültür alanlarındaki değişmelerin hızı ve ivmesi, ekonomik alanlardakine nisbetle çok daha düşüktür; yükselmeleri, inişleri, çıkışları, krizleri, çöküşleri çok daha yavaş seyreder. Cemiyetler için cari olan bu olguyu insanların ferdi hayatlarında da müşahade edebiliriz: Kişilerin kültürel ve ekonomik değişimlerinin hız ve ivmeleri arasındaki farklar çoğunlukla dehşetli denecek kadar büyük olabilmektedir. Bir ömür içerisinde, hatta çok daha kısa bir sürede, toplumun en alt ekonomik seviyesinden en üstüne tırmanabilmek mümkün olmakla beraber, en alt kültür seviyesinden en üst kültür seviyesine yükselebilmek için birkaç neslin mütemadiyen ve musırrane aynı konu üzerinde mesafe kat' edilmesi şarttır. Mes'eleye cemiyet ölçeğinde bakıldığında da, mesela, bir "bedevi" cemiyet bazan çok kısa bir müddet zarfında "modern" bir cemiyetin ekonomik standartlarını yakalayabilmektedir; ama, aynı toplum "bedevilik"ten "medenilik"e bu kadar kolay yükselemez; bu başarı için, en yisinden belki birkaç asır gerektir. Bir sosyoloji darbı meselinde dendiği gibi, bir yamyam "ümmilik"ten "okur-yazarlık"a geçince, aynı sür'atle, hemen "yamyamlık"tan "adamlık"a terfi edemez; olsa-olsa belki ancak "okur-yazar bir yamyam" olabilir.
 
Bu itibarla, Eğitim, Öğretim ve Kültür alanları, toplumların kısa vadeli gündelik hayatlarında, çok daha yüksek değişme hız ve ivmesine sahip bulunan ekonomik alandaki değişmelerle kıyas kabul etmez derecede daha az dikkat çekicidirler, daha az göze batarlar; daha az "anlık" müessiriyetleri vardır. Bu da, onlar üzerine çevrilen dikkatlerin daha gevşek olmasına; bu alanların ve bu alan mensuplarının "ehemmiyetler hiyerarşisi"nde alt sıralara itilebilmesine; bilhassa ekonomik darboğazlardan geçildiği kritik kriz anlarında ('kriz' ve 'kritik' kelimelerin aynı kökten geldiğine dikkat edilmesi...) hemen ilk elde feda edilebilecek "safra" muamelesine tabi tutulmasına yol açmaktadır. Nitekim, aile bütçelerinde dahi, böyle zamanlarda ilk kısılan gider kalemleri, bu alana müteallık olanlar değil midir?  
 
Fakat, burada, konunun bir başka mühim, can alıcı tarafı kendisini vaz' etmektedir: Bu yüksek seviyeli insani başarı alanlarındaki düşüşler ne denli yavaş olmakta ise yükseliş de o denli yavaş olmaktadır ki, bunun da en mühim neticesi, kültürel bakımdan çökmüş bir cemiyetin dirilmesinin aşırı derecede zor, birçok hallerde ise külliyen imkansız olduğudur. "Kültürün intikamı" diyebileceğimiz bu keyfiyet, bir cemiyet için asıl felaketin kendisini oluşturmaktadır. İbn Sina, "ilim ve san'at, kendisine itibar edilmeyen toplumlardan elini-ayağını çeker" der; bu cümleyi, Tarih'in önümüze koymuş olduğu büyük tecrübeyi göz önüne alarak şu şekilde itmam edebiliriz: "... ve bir daha da o topraklara kolay-kolay geri gelmez". Bu satırların müellifinin en halisane kanaati de odur ki, İlmin, san'atın, kısacası yüksek seviyeli kültürün elini-ayağını çektiği, Akıl'ın ve Hikmet'in kovulduğu bir cemiyete, "hakim" sıfatının teknik manada bütün tazammun ve şumulü ile yegane sahibi olan Cenab-ı Bari de "hikmet nazarı" ile bakmaz; bahse mevzu cemiyet mü'min veya başka bir şey olsun; farketmez. Dahası, böyle bir cemiyetin mü'minliği de, büyük nisbette bir "atalar kültü" devamı şeklinde olup, virtüoziteden mahrum ve rafinerisiz olmakla, pek öyle fevkalade bir değer de taşımayacaktır; Yunus'un dediği gibi: "Yetmişiki millet dahi elin yüzün yumaz değil". 
 
Bu can alıcı mevzuda, başka yerlerden, başka cemiyetlerden örnekler devşirmeye ne hacet? En iyi örnek Biz'iz! Filhakika, Türk-İslam dünyasının asırlarda yaşamakta olduğu trajedi, bunun tarih çapındaki en mümtaz nümunesidir. Yırtınıp durmanın, her kötü halimizi bir başkasının hanesine fatura etmenin ne anlamı var? Kant'ın "Aydınlanma Nedir" başlıklı meşhur makalesinde hikaye ettiğine benzer bir şekilde, Biz(ler), kendi suçumuzun neticesi olarak büyük bir çukur içine düşmüş bulunmaktayız; dindar veya laik veya seküler muhtelif şekillerde tezahür eden ve fakat hepsi de özde aynı olan bu 'geri' kafaları radikal bir biçimde değiştirmediğimiz müddetçe nafile; o çukurdan çıkamayız. Bu topraklardan İlim, San'at, Akıl, Hikmet kovulmuştur; o sebeple de hikmet nazarına, inayet ve hidayete müstahak değiliz.
 
.. doğrusu; eğitim, öğretim, ilim, kültür alanlarına "gübre" kadar değer vermeyen yönetim ve toplum zihniyetinin bu sakatlığını pek de yadırgamaz oldum. Dağ çobanlarına ilim-kültür ne gerek?
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 243,74 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim