ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Linguistik Domino-III: Dil Hakkındaki Üç Teori: Organisizm
Durmuş Hocaoğlu

Muhalif Gazetesi / Sayı: 48; 15.12.2000-21.12.2000
Organisist Dil Teorisi'nin önemli me'hazlarından ve bu teorinin biyolojist versiyonunun en mühim ve en temel ismi olan Charles Darwin'in Dil konusundaki asıl mesaisi, Dil'in Menşei (Kökeni) ve Tekamülü problemlerini bütün olarak ve kesin ve tatminkar bir surette açıklamaya yönelik organisist-biyolojist bir teori inşa etmekti. Bu maksatla, o, kendi şahsına ait Genel Tekamül teorisine prensip olarak tam intibak halinde olmak üzere, İnsan'daki Dil'in - yani Konuşma ve Düşünme kaabiliyetinin - mevcudiyetine biyolojik bir tekamül süreci olarak bakmıştır. Buna göre, bu kaabiliyet, "başlangıç"ta yoktur ve sonradan ortaya çıkmıştır; bu "sonradanlık" keyfiyeti, İnsan ile Maymun arasındaki o belli-belirsiz ayrışma çizgisinin başlangıç noktasıdır.
 
Dil'i bütünüyle organisist-biyolojik bir olgu ve süreç olarak telakki ettiğini, daha önce sözünü ettiğimiz, "İnsanın Türeyişi"ndeki [Onur Yayınları., Dördüncü baskı, 1980, Ankara] "Dil" bahsinde, "Diller, organik varlıklar gibi, gruplara ayrılan gruplar halinde sınıflanabilir" (s.122) demek suretiyle, çok net olarak ifade eden Darwin, bir organisist-biyolojik "Lingua Ademica" arayışı ile Menşe' Problemi'ne eğilmekte; "... bugün hiçbir filolog, dilin düşünülerek türedildiğini sanmamaktadır. Dil, yavaş yavaş, bilinçsiz olarak ve birçok aşamadan geçilerek geliştirilmiştir" (s.116) demekte ve, Hayvan Dili'nden farklı olan İnsan Dili'nin, yani Heceli Dil'in kökenini (ortaya çıkışını) de şöyle açıklamaktadır (s.117): "... dilin başlangıcının, çeşitli doğal seslerin, başka hayvanların bağırtılarının ve insanın kendi içgüdüsel çığlıklarının, işaretlerden ve el hareketlerinden de yararlanılarak örnek tutulması ve onlarda biraz değişiklik yapılması olduğundan şüphe etmiyorum."
 
Dil'in "Menşe' (Ortaya Çıkış, Köken) Problemi"ni bu şekilde çok aşırı derecede basite irca ederek bir kalemde hallettiğni düşünen Darwin, bu cümlesinin hemen akabinde ise, "Tekamül Problemi"nin ele almakta ve onu da aynı derecede basite irca ederek halletmektedir. Bu kısım, bir bilim adamının "bilim" adına işlemiş olduğu bir cinayet için tam anlamıyla ibret-amiz bir vesika olduğu için aynen iktibas edeceğiz (s.118-119):
 
"Eşeysel seçmeden (sexual selection) söz ederken, en eski insanın,, daha doğru­su insanın eski atalarından birinin, bugün bazı uzun-kollu maymunların (gibbonape) yaptığı gibi, belki sesini önce gerçek müziksel düzenlilikler yaratmak, yani türkü çağırmak için kullandığını göreceğiz. Pek yaygın bir benzerliğe dayanarak bu yetinin özellikle eşeylerin (farklı cinslerin - D. H.) kendilerini birbiri­ne beğendirmeye çalıştıkları sırada, sevi, kıskançlık, başa­rı sevinci gibi çeşitli duyguları anlatmak için kullanıl­dığı, ve rakiplere meydan okumaya yaradığı sonucuna varabiliriz. Bundan dolayı, müziksel çığlıkların heceli sesler­le örnek tutulması, karmaşık çeşitli duyguları dile getiren sözcüklerin doğmasına yol açmış olabilir. En yakın hısımlarımız olan maymunlarda, ufak kafalı, doğuştan aptallar­da, ve insan soyunun barbar ırklarında, benzenme konu­sunda bildirıldiği gibi, işitip dikkate değer buldukları her şeyi örnek tutmaya karşı kuvvetli bir yönseme vardır. Maymunlar insanın kendilerine söylediği çok şeyi kesinlikle an­ladıklarına ve doğal durumda iken, soydaşlarını tehlike çığ­lıkları atarak uyardıklarına göre, ve kümes hayvanları yerde ya da gökte yırtıcı kuş tehlikesi bulunduğunu bildir­mek için ayrı ayrı işaretler verdiğine göre (köpekler bu iki çığlığı olduğu gibi, bir üçüncüsünü de anlayabilmekte­dir), maymuna-benzer akıllı bir hayvan, yırtıcı bir hayva­nın homurtusunu örnek tutarak, arkadaşlarına onları bekle­yen tehlikenin niteliğini anlatamayabilir miydi? Dilin gelişimindeki ilk adım bu olmuş olmalı."
 
"Ses gittikçe daha çok kullanılırken, ses organları, kul­lanmanın kalıtsal etkileri ile kuvvetlenmiş ve ve yetkinleşmiş, bu da konuşma yetisini etkilemiş olmalıdır. Ama dilin sürekli kullanımı ile beynin gelişmesi arasındaki ilişki elbette çok daha önemlidir./...."
 
«««
 
Darwin'in bu fikirleri birçok felsefede olduğu gibi Markist felsefede de büyük bir tesir icra etmiştir. Nitekim, Karl Marx, baş-eseri Kapital'in ilk cildini Darwin'e ithaf etmiştir. Fakat asıl büyük tesir Engels üzerinde olmuş ve o yoldan bütün Marksist literatüre intikal etmiştir.
 
Friedrich Engels, İnsan'ın mahiyeti konusunda Darwin'in teorisini kendisine çıkış noktası yapmaktadır. Marksizm'in tabiat felsefesi alanında Marx'tan önce gelen Engels'in, herşeyden önce, bu teoriye, İnsan'ı, sonsuz tabiat içerisinde vuku' bulan tabii oluşların herhangi bir anında zuhur eden bir tekamül sürecinin bir uzantısı olarak vücud bulan herhangi bir var-olan seviyesine tenzil ettiği, herhangileştirdiği, sıradanlaştırdığı, daha net bir ifade ile dillendirildikte, İnsan'ın Kutsal ile olan bağını kopardığı için ilgi duymakta olduğu aşikardır. Nitekim, O, "Tabiatın Diyalektiği"nde İnsan-Kozmos ve Bilinç konusunda, şu fikirleri ileri sürmektedir [Doğanın Diyalektiği., Sol Yayınları., Üçüncü Baskı., Ankara, Ocak 1977; s.57-58]:
 
"İçinde maddenin hareket ettiği şey sonsuz bir çevrim, yörüngesini ancak dünyasal yılımızın uygun bir ölçü olamayacağı zaman dönemleri içinde tamamlayan bir çevrim, içinde en yüksek gelişme zamanının, organik yaşam zamanının ve daha önemlisi doğanın ve kendi kendilerinin bilincine ermiş varlıklarının zamanının, yaşam ile öz bilincin geçerli olduğu uzayın sınırladığı kadar dar bir çevrimdir; ister güneş ya da bulutsu buhar olsun, ister hayvan ya da hayvan cinsi olsun, ister kimyasal birleşme ya da ayrışma olsun, eşit ölçüde geçici olan ve içinde hiçbir şeyin sonsuz olmadığı, ama sonsuz olarak değiştiği, sonsuz olarak hareket eden, hareketini ve değişimini yasalara göre yapan maddenin sonlu biçimdeki varlığını içeren bir çevrimdir. Ama bu çevrim, zaman ve uzay içinde ne kadar sık ve ne kadar amansızca tamamlanırsa tamamlansın; kaç milyonlarca güneş ve dünya doğup kaybolursa kaybolsun; yalnız bir güneş sisteminde ve yalnız bir gezegende organik yaşam koşulları ortaya çıkıncaya dek ne kadar zaman geçerse geçsin; aralarında düşünebilen beyne sahip hayvanların gelişmesine, ve kısa bir zaman için yaşam koşullarının ortaya çıkıp sonra gene acımasızca ortadan kaldırılmasına dek ne kadar çok organik varlıklar meydana gelip ve daha sonra gene yok olursa olsun - maddenin bütün dönüşümleri içinde, sonsuza dek aynı kalacağı, hiçbir niteliğinin hiçbir zaman kaybedilemeyeceği ve bu yüzden aynı zamanda da aynı sarsılmaz zorunlulukla yeryüzünün en yüce yaratığı düşünen aklı yokedeceği ve bir başka yerde, bir başka zaman onu yeniden üreteceği konusunda kuşkumuz yoktur."
 
İmdi: Engels, umumen İnsan'ın mahiyeti konusunda olduğu gibi Dil konusunda da Darwin'e yaslanmaktadır; fakat, buna rağmen, Darwin'in görüşlerini noksan ve kemalattan uzak bularak rektifiye etmektedir. O'na göre, genel olarak Maymun'dan İnsan'a geçişte ve özel olarak da Dil'in ortaya çıkmasında Darwin'in göremediği husus, "Emek"tir. Ağaçlarda yaşan, uzun kulaklı ve kıllı "ilk atalarımızın" tırmanma dürtüsünün birtakım biyolojik gelişmelere sebebiyet vererek Maymun'dan İnsan'a geçişte ilk adımın atılmasına yol açtığını, sanki kendisi bizzat oradaymış da bu hadisenin canlı şahidiymişçesine garip bir lisan ve abartılı bir emniyet ve rahatlıkla hikaye eden Engels [Doğanın Diyalektiği., s.217], bir sonraki sayfada, El'i "yalnız emeğin organı değildir, emeğin ürünüdür" de diyerek tarif etmekte ve birkaç sayfa sonra [s.220], bu gelişim sürecinin bir yerinde, oluşum geçiren insanların birbirlerine söyleyecek bir şeylerinin bulunduğu bir noktaya eriştiklerini; ihtiyacın zorlaması ile bir organ yaratıldığını; maymunun gelişmemiş gırtlağının yavaş ama istikrarlı bir surette geliştiğini ve zaman içerisinde düşünce ifade eden sesler çıkarmayı öğrendiğini söylemektedir. Artık bir kere "İnsan" olma safhasına giren Maymun, aynı zamanda, düşünme ve konuşma safhasına da girmeye başlamıştır. Bundan sonra, ondokuzuncu asrın "tek doğrucu" veya nam-ı diğer "hakikat tekelcisi" mistik pozitivist bilim anlayışıyla fevkalade büyük bir tenasüb ile, kendisine iman edilen "tek doğru"nun takdimidir [s.220]: "Hayvanlarla bir karşılaştırma, dilin kaynağının, emek sürecinden ve emek süreci ile birlikte doğduğu açıklamasının, tek doğru açıklama olduğunu gösterir."
 
Bütün bu zorlamaları yaparak Dil'i kuran ve İnsan'ı inşa eden asıl saik ise "Emek"tir [s.221]:
 
"Önce emek, sonra onunla birlikte dil - bir may­munun beynini etkiliyen en önemli iki dürtü bunlardır ve bu etki altında maymun beyni, bütün benzerliği­ne karşın çok daha büyük ve çok daha yetkin bir in­san beynine doğru gelişmiştir. Ama beynin gelişmesiyle, onun en yalın araçlarının, duyu organlarının gelişmesi yanyana gitmiştir. Dilin sürekli gelişmesi içinde işitme organının aynı ölçüde incelmesi zo­runlu olarak nasıl yanyana gitmişse, bir bütün olarak beynin gelişmesine paralel olarak da bütün duyular gelişmiştir. /..."
 
".../Maymun sürüsü ile insan toplumu arasında karakteristik ayrım olarak gene ne buluruz? Emek"
 
***
 
Bundan sonraki kısımda çok az da olsa bir analizini ve kritiğini yapacağımız bu görüş için şimdilik şu kadarını belirtmekle yetinelim:
 
1: Organisizm, Dil'i bir organizma olarak kabul etmekle, onu insan dünyasından ayırmakta ve tabii dünyanın bir parçası ve bir uzantısı haline getirmektedir. Halbuki Dil (Lisan), tabii değil, tarihi varlık alanınaaittir; tabii olmuş olsaydı, hayvanda da bulunuyor olması gerekirdi.
 
2: Bununla birlikte, Organisizm, Dil'i yine de tarihi bir varlık olarak ele almaktadır; fakat başka bir tarzda: Beşeri Tarih'in değil Tabii Tarih'in bir konusu olarak. Ve fakat bu da yine Dil'in Tabiat'a ait hale getirilmesi demektir.
 
3: Bu teorinin en ziyade meşgul olduğu konu, Dil'in Kökeni problemidir. O'nun bu iddiasına göre, Dil Problemi ancak Tarih'te geriye gidilerek ve Dil'in Biyolojik Kökeni bulunarak halledilebilir.
 
4: Organisist Dil Teorisi ve hassaten onun biyolojik versiyonu, Dil'i sadece bir organizmaya müşabih kılmamakta ve fakat aynı zamanda ve daha fazla olarak, organikleştirmektedir de. Bu durumda ortaya çıkan problemlerin en büyüklerinden birisi de, bu teorinin, Irkçılık hastalığına ruhsat vermekte olmasıdır. Nitekim, yukarıda Darwin'den yapılan iktibastaki "en yakın hısımlarımız olan maymunlarda, ufak kafalı, doğuştan aptallar­da, ve insan soyunun barbar ırklarında, benzenme konu­sunda bildirıldiği gibi..." cümlesinde, yaygın ve sapkın bir Batı hastalığı olarak kullanılan "barbarlık" ithamına maruz bırakılanların kimlerle aynı kefede tartıldığına dikkat edilmelidir: "Maymunlar ve ufak kafalı, doğuştan aptallar"­.
 
5: Bu teori, doğrudan-doğruya Dil'i bir insani varlık alanı olarak İnsan'a atfetmeye gayret etmektedir; ama İnsan olan İnsan'a değil, henüz Hayvan ile İnsan arasındaki alacakaranlık kuşağında bulunan İnsan-Hayvan'a.
 
6: Ele alınan menşe' (köken) ve tekamül problemlerinde çok iddialı olunmakla beraber, ilmi seviye iddiaya nisbetle çok yetersiz kalmaktadır. Ayırıca, ilim'e de mistik bir görev yüklenmekte ve hakikat tekelciliğine soyunulmaktadır.
 
7: Beri yandan, Organisist Teori, Dil'i bir organizma olarak telakki etmekle, O'na müdahalede bulunma hakkı ve imkanı da vermektedir. Zira, madem ki Dil de bir organizmadır; o halde, her organizma gibi hastalandığında, bir müdahaleye ihtiyaç duymasını normal karşılamak gerektir.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 225,14 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim