ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Linguistik Domino-VI: DİL'de ve Kültür'de Külli Domino
Durmuş Hocaoğlu

Muhalif Gazetesi / Sayı: 51; 12.01.2001-18.01.2001
Türkçe'de sadeleştirme ile başlayıp tasfiyecilik ile noktalanan ve kısaca Öztürkçecilik olarak adlandırılabilecek olan büyük manüplasyon hareketi, esas olarak, Konvansiyonel-Pozitivist Teori ve Mekanist Teori anlayışı doğrultusunda yapılan bir harekettir. Türkçe'nin Tasfiyeciliği, bunların her ikisinin bir halitası olduğu için, bir çeşit Konvansiyonel-Pozitivist-Mekanist Teori olmaktadır.
 
Bundan önce de kısaca bahsedilmiş olduğu üzere,Dil Tasfiyeciliği'nin mekanizması, pek basit, çocukça denecek derecede basit bir zihniyete dayandırılmaktadır: Dil, bir İşaretleşme Sistemi'dir ve bu sistem de bir "mekanik araç" olup birer statik kalıptan başka birşey olmayan "kelimeler"den oluşmaktadır. İmdi; Dil'i basit bir haberleşme aracı olarak görmek, Konvansiyonel-Pozitivist Teori'nin; onu sadece kelime denen kalıplardan oluşmuş bir mekanik araç olarak telakki etmek ise, Mekanist Teori'nin ana tezidir. İşte bunların bir eklektizmi olan Konvansiyonel-Pozitivist-Mekanist Tasfiyecilik, birer basit kalıp olarak telakki ettiği "kelime"leri fabrikasyon usulü imal etmekte ve ""eskilerinin yerine" tedavüle sürmektedir.
 
Bu anlayışı, günümüz Bilgisayar Teknolojisi ışığı tahtında yeni bir metafor ile açıklamak kabildir: Bir bilgisayar, 'bilmez' ve 'düşünmez'. O, bir "makina"dır. Onun ne bir psyche'si, ne bir geist'ı ve ne de bir tarihiliği vardır. Bilgisayar, kendiliğinden hiçbir bir davranış göstermez; zira, o, en alt seviyede de olsa bir 'kendi' kavramı altına konamaz; hele, asla ve kat'a, bir 'kişi' değildir; dolayısıyla bir 'kişilik sahibi' de değildir. Ona birtakım bilgiler yüklenir ve bu bilgilere uygun elektro-mekanik işlemlerle operatörüne cevap verir. Burada yıkım geçirmiş "Piyasa Türkçesi"nin zavallılığı dolayısıyla anlatmaktan aciz kaldığımız manayı, 'piyasa' dışına çıkarak anlatmaya (ifade-i meram eylemeye) gayret edelim: Bilgisayar'a 'bilgi' (knowledge) değil, 'enformasyon' (information) yüklenir (install edilir). Bilgisayar'a 'install' edilen şey 'bilgi' değil de 'enformasyon' olduğu için, bilgisayar 'bilmez'! Şu anda bu makaleyi yazmakta olduğum bilgisayarımın içerisi birtakım 'enformasyonlar' ile meşbu olduğu halde, atomik düzeyde olsa dahi birtek adet 'bilgi' mevcut değildir. Onun operatörü Ben'im; 'bilgi' bana aittir: Ben bilirim, O bilmez; tuşlarıyla veya faresiyle ona komut veririm, o da bu komutlara karşı bazı 'responslar' gösterir. 'Respons', asla, 'cevap' değildir; elektro-mekanik, cansız bir etkileşme tarzıdır. Bunun içindir ki, bilgisayarıma asla 'soru' sormam, onu asla kendime muhatap almam; Ben, bilirim, O bilmez! Bilgisayarım, şu anda ne yazdığımı bilmemektedir, bundan önce onda yazdıklarımın hiçbirini bilemediği ve bundan sonra yazacaklarımın da hiçbirini bilemeyeceği gibi. Onun bütün bilgilerini (enformasyonlarını) pek basit bir komut ile silebilir ve akabinde de yeniden 'install' edebilirim. Bilgisayarım, bu çok hızlı, ama pek basit ve tahammül-fersa mertebede geri zekalı makina, şu anda bana aptal-aptal bakmaktadır. Zira: Onun sahip olduğu şeyler 'bilgi' değil, 'enformasyon'dur. Bir bilgisayarın bütün işlemleri, basit birer "elektro-mekanik operasyon"dan başka birşey değildir.
 
İmdi; bu cihazın da bir dili vardır. Ama, Bilgisayar için "Dil", basit ve sıradan bir "elektro-mekanik komut" biçimidir.
 
... velhasıl; Bilgisayar, Konvansiyonel-Pozitivist ve Mekanist teoriler için mükemmel birer tatbikat alanıdır; ama İnsan? Asla! Çünkü O'nun ruhu var!
 
***
 
Dil Tasfiyeciliği'nin yarattığı Domino'nunmekanizması muhtasaran şu şekildedir: Kelimeler fabrikasyon olarak imal edilip, birtakım mekanizmalarla kabul ettirildiğinde, Dil denen Bina'nın yapı-taşlarını yerlerinden oynatmakta ve yapı-taşlarındaki işbu 'yer-kayması', belirli bir 'eşik değer'e ulaşınca Dil'in bütünselliğinde bir 'tahribat' baş-göstermeye başlamaktadır. Bu tahribat ise yine belirli bir eşik-değer'e ulaşınca bir "yıkım"a dönüşmektedir ki işte söz konusu bu yıkım (felaket, disaster) bir "Domino Zinciri" şeklinde tahakkuk etmektedir.
 
Yukarıda sözü edilen, 'tahribat'ın bir 'yıkım'a dönüşmesi keyfiyeti, bir Negatif Geri Besleme prosesi şeklindedir. Bu hale ulaşan bir tahribat, artık kendi-kendisini beslemeye başlayacağı için ayrıca katalizörlere de pek ihtiyaç hissetmeyecektir.
 
***
 
İmdi, Domino Yıkımı'nın birbiriyle çok kuvvetli bağlantıları olan iki veçhesinin bulunduğunu söyleyebiliriz: Vokabüler Domino Yıkımı ve Kültürel Domino Yıkımı.
 
Vokabüler (Kelime Hazinesi) Domino Yıkımı, Domino Tesiri'nin kendisini ilk olarak ve en bariz bir şekilde açığa vurduğu yıkım alanıdır.
 
Bu noktada, konumuza esas olması bakımından, "Dil'in Kelime ile olan münaasebetleri"ni şu şekilde özetlemeye çalışalım:
 
1: Kelime, Dil için esas bir yapı elemanıdır; fakat, buna rağmen, Dil, sadece "kelime" denen elemanlardan - ve hele mekanisistlerin sandığı gibi 'mekanik kalıplardan' - kurulu bir "araç" değildir. Dil, ferdi ve içtimai şuurun, Geist'ın sözlü ve yazılı ifadesidir; ve aynı zamanda O, bir tarihi varlıktır. Bu özelliklerine binaen Dil, aynı zamanda Sosyo-Historik Bilinç olmaktadır. Yani: Dil elbet de kelimelerden (de) müteşekkildir; kelimesiz bir dil mümkün olamaz; fakat Dil, münhasıran ve sadece "kelime" değildir; nasıl ki tek-tek tuğlalar "bina", veya tek-tek uzuvlar gövde, gövde de İnsan demek değilse, tek-tek kelimeler de "Dil" demek değildir. Bir binanın, tuğlaların (ve diğer yapı inşa malzemelerinin) herbirisinden ve keza, İnsan'ın, tek-tek uzuvlarının ve hatta bu uzuvlarının bir konstürksiyonu olan Beden'den farklı yanı; binanın, bu malzelerden inşa olunmasına rağmen, bir "bütün varlık" olarak kendisini oluşturan elemanlarına, İnsan'ın da bu uzuvlara ve Beden'e irca edilememesi gibi, Dil de, kendisini oluşturan malzemelere, ve bu cümleden olmak üzere, kelimelere irca edilemez. Bu, Felsefe'den (ve Bilim'den) bilinen pek basit ve pek sağlam bir prensibe dayanır: Bütün, parçalardan oluşur, ama parçaların tek-tek toplamından ibaret olmayıp, daha fazla bir şeydir.
 
Strüktüralizm'in bu prensibi, bir "bütün"ün önce, kendisi olarak, yani "bütün" olarak ele alınması gerektiğini, bu safhada alt-elemanlarına indirgenmemesi gerektiğini öğretmektedir.
 
2: Fakat, bir strüktür (Bütün) kendisini oluşturan elemanlardan (parçalardan) bağımsız ol(a)maz; Strüktür'ün (Bütün'ün) elemanlarında (parçalarında) vuku' bulacak radikal bir değişiklik, Strüktür'ü (Bütün'ü) de radikal bir değişime zorlar. İmdi; Dil de bir Bütün, bir Strüktür olmakla kelimelerden bağımsız olamayacağına binaen, kelimelerde vuku' bulacak radikal bir değişiklik, Dil'in kendisini de radikal bir değişime zorlayacaktır. Çünkü, Dil'in yapısal elemanlarından olan Kelime, Dil için bir vasıta olmanın yanında, bu bağlamda, bir bakıma Dil'in kendisini de temsil edebilmek durumuna gelmektedir. Bu fikir, bundan önce ifade ettiğimiz, Dil'in sadece kelimelerden müteşekkil bir sistem olmadığı şeklindeki tez ile çelişmekte değildir. Evet: Dil, sadece kelimelerden ibaret değildir; fakat buradaki "sadece" şartına dikkat edilmelidir: Kelime, hakikat halde, bir dil için en temel ve en mühim yapıcı unsurdur. İşte bu noktada, bir strüktür, bir bütün olarak Dil'in anlaşılması için, mutlaka, kendisini teşkil eden en mühim yapıcı unsurlarından olan Kelime'lerin analiz edilmesi gerekmektedir.
 
3: Fakat bu fikir, Mekanisizm'i haklı çıkarmaz. Şöyle ki: Dil'in kelimeleri, "mekanik" değildir; onların birer ruhları, manaları ve anlamları ('mana'nın 'anlam'dan daha fazla bir şey olduğuna dikkat edilmelidir) vardır; Kelime, bu kontekstte, Organisizm'in anladığından daha farklı bir manada canlıdır; çünkü O, bir kişilik, bir ruh sahibidir. İşte buna "Mana Dünyası" diyorum. Nasıl ki, üstüme giydiğim bir elbise (gibi maddi bir nesne) dahi, herhangi bir madde değil de Ben'liğimin bir parçası gibi olur, adeta Ben ile elle tutulmayan manevi (moral) bir ilişki kurarsa, Kelime de öyledir. Kelime, içine bir ruh sinmiş olan bir işarettir, bir sesdir. İşte, Mana Dünyası, bu ruhtur. Hasılı, her kelime, bir dünya demektir; bir mana dünyası. Biz, herhangi bir kelime ile, aslında, ruhumuzu, zihniyet dünyamızı dışlaştırmakta, anlatmaktayızdır.
 
Bu sebepledir ki, bir kelimenin yerine bir başka kelimenin ikaamesi, çok zamanlarda bir mana dünyasının ve zihniyetin yerine bir başka mana dünyasının ve zihniyetin ikaamesi şeklinde de tecelli edebilmektedir. Ve dahi: Hemen-hemen daima, bir kelimenin yerine asla başka bir kelime tam olarak ikaame edilemez.
 
Bu hakikatin göz ardı edilmesi, bir başka açıdan da ayrı bir tahribat daha yaratmaktadır. Yeni kelimeler icat edilmesi elbet de prensip olarak yadırganacak ve itiraz edilecek bir husus değildir. Fakat, bela olan şey, bir kelimenin, bir başkasının 'yerine' icadı ve eskinin tasfiyesidir. Şayet, herhangi bir şekilde icat edilen bir kelime, hatta düpe-düz uydurulmuş dahi olsa, hiç olmazsa 'eskinin yerine' değil de 'yeni bir kelime' olarak Dil'e kazandırılmış olsa, bu, Dil'in mana ve anlam spektrumun genişlemesi bakımndan hayırlı dahi olabilir.
 
Her kelime, velev ki 'uydurma' olsun, aynı fonksiyonu ifa etmesi düşünülen önceki kelimenin yerine bire-bir kaaim olamaz; aynı fonksiyonu bire-bir yerine getiremez: O, kendisi olarak, şöyle ya da böyle, farklı bir şahsiyet sahibi olur; farklı bir dünya, 'farklı bir mana dünyası" kurar. Buradaki anahtar ibare "yerine" ibaresidir ve iyice kavranması şarttır. Bu sebeple, bu noktada, bilhassa bizim felsefesiz dilcilerin saplantısı olan "bir kelime yerine başka kelime koyma" iptidailiğinin kolay deşifre edilebilmesi için seviyeden bir nebze fedakarlık yaparak avami bir istiarede bulunabiliriz: İmdi; her kadın, kendisi olarak mutlak bir şahsiyet sahibidir; velev ki en alt seviyeden dahi olsa. Şu halde, bir er kişi, eski eşi Ayşe'nin yerine Fatma ile evlenemez; Fatma, daima Ayşe'den farklıdır; onun farklı bir bedeni, farklı bir ruhu, farklı dünyası vardır. Binaenaleyh, Ayşe'nin yerine Fatma ile evlendiğini sanan er kişinin bu fikri sadece avami bir fikirdir, bir vehimdir. Hakikat halde, Fatma, Ayşe'nin yerine gelmiş değildir; o, kendi yeri ile beraber erkeğinin hayatına girmiştir.
 
***
 
Kelimeler ile birlikte ifade edilen, o kelimelerin arkasındaki Tarih'tir, o kelimelerin içine nüfuz etmiş ve ancak uzun bir tarihsel sürede ve süreçte teşekkül etmiş olan Kültür'dür, Ruh'tur. Kelime, sadece kuru bir maddi gövde değildir, yaşayan, canlı bir bedendir. Mükerren belirtmek isterim ki aslında her kelime, bir mana ve bir anlam dünyasıdır; burada "mana" kelimesini bilinçli olarak "anlam" yerine kullandığımı belirtmek isterim. Zira, "mana" kelimesi, sadece "anlaşılan şey" (meaning) değildir; aynı zamanda onun bir de maneviyat ile ilgili "moral" boyutu vardır. İmdi: Her kelime bir mana dünyasıdır; bu, şu demektir: Her kelimenin içinde, o kelimeyle iltisak etmiş bulunan bir moral dünya mündemiçtir. Bunun içindir ki, kelimeler değiştirildikçe, mana dünyası ve buna bağlı olarak da Dil değişir.
 
Dil'in en büyük menfi değişimi ve Domino'ya yol açan sebep de budur.
 
İşte, Türkçe'deki Linguistik Domino'nun en büyük etkilerinden ilki bu olmuştur: Vokabüler Domino Tahribatı ve o da bir cümle ile şudur: Tanınmayacak bir değişim geçiren Türkçe kelime dağarcığı, bir vokabüler tahribatına maruz kalmıştır.
 
İmdi: Kelimeler üzerinde yapılan manüplasyonlar, kelime hazinesini şu şekilde etkilemektedir.
 
a: Uydurulan/icat edilen kelimelerin bir kısmı tutunmakta ve fakat bunlar çok kereler, eski (terk edilmiş, metruk) kelimelerin ifade alanlarıyla bire-bir örtüşmemekte ve yeni ifade alanları, yeni mana/anlam dünyaları yaratmaktadır. Bu suretle, metruk vokabüleri yıkılırken, onunla birlikte, tarihsel süreçte oluşturulmuş olan manalar/anlamlar dünyası da yıkılmaktadır. Bu ise, kültürün, bir süreklilik (temadiyet) olduğu gerçeği ile çatışmaktadır. Kültür, bir süreklilik'tir; tarihin belirli bir döneminde, bir seferde ve boşlukta yaratılmaz, yaratılamaz. Böylece, bir yandan eski ile bağı sıhhatsiz bir şekilde zayıflayan, hatta yer-yer kopan yeni bir kültür zuhur etmekte; fakat, diğer yandan, bu kültür de çok yetersiz kaldığı için bir kültür zayıflaması, bir "kültürsüzlük kültürü" ortaya çıkmaktadır.
 
b: Uydurulan/icat edilen kelimelerin bir kısmı da tutunmakta ve fakat, oturmamakta, bu sebeple de kullanıcılar tarafından birbiriyle ilgisiz, farklı ve hatta zaman-zaman mütenakız anlamlar yüklenmektedir. Bu konuda verilebilecek olan misaller ve örnekler ciltlerce kitaba sığmayacağı için burada sadece birkaç basit nümune ile yetinilecektir. Mesela: İrade karşılığı olarak icat edilen istem, zamanla talep anlamında kullanılmaya başlanmış, bu durumda onun yerine istenç kelimesi icat edilmiştir; fakat bu arada, bir yandan gerek istem ve gerekse de istenç, kendilerine yeni anlam çerçevesi, yeni birer mana dünyası kurmuşlardır. Söz gelimi, iradeli adam terimi ile istemli adam ve/ya istençli adam terimleri artık bire-bir örtüşmekte değildir; onların anlam dünyaları farklıdır. Diğer yandan da, uzun zamanların ürünü olan irade lağvedilmiş olduğu için, irade ile bağıntılı terimler de yok olmaya yüz tutmaktadır. Bunlardan birincisi mana (ve anlam) dünyasının kayması, ikincisi de "kültürün tahribi"dir. Benzer bir misal, "terbiye" yerine icat edilen "eğitim" ile de verilebilir; hiç kimse terbiyeli adam teriminin eğitimli adam terimi ile eş-değer olduğunu iddia edemez. Keza; "eser" yerine uydurulan "yapıt", yerine konmak istendiği "eser"in yerini tam olarak almamış, kendisi yeni bir dünya kurmuştur. 
 
İmdi, Dil, bir mekaniksel yapı olmadığı için, bireysel ve toplumsal bilinç, istenç kelimesini mekaniksel bir tarzda, bir seferde irade kelimesi ile değiştirememekte, bir tarafta, artık ölüme terkedilmiş olan irade ve onunla ilgili ve ilintili ne kadar ilmi ve edebi ıstılah mevcut ise, tamamı birden anlaşılamamaktan dolayı terk edilemez hale gelmekte, bunun sonucunda irade'nin önce istem ardından da istenç ile başlayan değiştirilmesi ameliyesi, dominoların birbirini zincirleme olarak devirmesi gibi, kültür içerisinde bir zincirleme reaksiyon başlatmakta ve durdurulamaz bir şekilde kuvvetlenmekte, kendi-kendisini besleyerek önüne çıkan herşeyi tahrip etmektedir. Bu zincirleme reaksiyonu yukarıda vermiş olduğumuz diğer iki kelime örneği ile de takviye edebiliriz: "Eser"in yerine "yapıt" gelince, "severim her güzeli senden eserdir diyerek" mısraı ile başlayan o güzelim Hicaz şarkı da yavaş-yavaş anakronikleşmekte, silinmektedir. Beri yandan, "terbiye" kelimesi yok olunca, onunla bağlantılı birçok dünya da yıkılmakta ve mesela "Rabb" kelimesinin anlamı da kalmamaktadır manası da.
 
Bu suretle Türkçe kelime hazinesinde başlayan Domino Tesiri, durdurulması mümkün olmayan bir zincirleme reaksiyona inkılab ederek bütün kültür alanlarını kuşatmakta ve bir kültür felaketine yol açmaktadır.
 
***
 
Türk dilinde vuku' bulan bu tahribatın en elim neticelerini şöyle hulasa ederek bu yazı serisini hitama erdirelim:
 
1: Linguistik Domino Tesiri, Türkçe'yi aşırı derecede zayıflatmakta; "Arapça-Farsça kompleksi" ile budanan Türkçe, diğer diller karşısında mukavemet etme gücünü kaybetmekte, en başta İngilizce olmak üzere büyük Batı dillerinin etki alanlarına girmektedir. Bunun, kaçınılmaz ve hatta zaruri bir netice ve bir akıbet olduğuna ve içi boş, şoven, hamasi nutuklarla durdurulamayacağına dikkat edilmelidir. Günümüzde Almanca, Fransızca gibi çok güçlü ve çok köklü Garp dillerini ve Arapça gibi en güçlü ve en köklü Şark dilini dahi ezen İngilizce karşısında Türkçe'nin hemen-hemen hiçbir şansı yoktur; bu, böyle bilinmelidir. Ol sebebe binaen, "Show Room" gibi tabelalara sinirlenmenin hiçbir anlamının da manasının da bulunmadığına dikkat edilmelidir.
 
2: Diğer kültür tahribatı sebepleri ile de birleşen, süperpoze olan Linguistik Domino Tesiri, bütün kültür alanlarına sirayet ederek kültürümüzü ve hatta medeniyetimizi kelimenin tam manasıyla mahvetmektedir. Bu cümleden olmak üzere, çok açıkça ifade etmek isterim ki, işbu "piyasa Türkçesi" ile Felsefe, Bilim, San'at üretilemez; ve keza, Yabancı Dil ile eğitime kökten karşı çıkmanın da ilkel bir milliyetçilik ve aynı zamanda - birkısımları açısından - samimiyetsizlik olduğuna dikkat edilmelidir. Açık konuşmakta fayda var: Bu piyasa Türkçesi, ne bir Tolstoy yaratır, ne bir Balzac, ne bir Hugo, ne bir Kant, ne bir Descartes, ne bir Farabi, ne bir İbn Sina; ne bir Cevdet Paşa, ne bir Dede Efendi... ve ilaahir... Bu "geri dil"den böyle "ileri mahsuller" beklenemez dostlar; dürüst olalım. Evet, dürüst olalım: Bu piyasa Türkçesi'nin ve bu geri kültürün romancısı ancak Fakir Baykurt ya da Yaşar Kemal olabilir; şarkıcısı da Tarkan veya Müslüm Baba. Onları da bulduğumuza şükrederek öpüp başımıza koyalım. Bayburtlu'nun dediği gibi: Bu güveçten ancak bu kadar lahana çıkar!
 
***
 
NOT:
 
Bu konuyla alakalı olarak, niçin yazılarımda hem "yeni", hem "eski" ve hem de "ecnebi menşe'li" kelimeleri kullandığım hakkında çok sıklıkla tevcih edilen bir soruya bir nebze sarahat getirebileceği düşüncesiyle; ecnebi menşe'li kelimeler kullanmama itiraz eden, ismini vermeyeceğim saygıdeğer bir okuyucumun, Amerika'dan gönderdiği e-mektuptaki şu sitemini ve gönderdiğim cevabımı burada aktarmak isterim:
 
"/...Türkçemizde "lugat" ile tam karşılığı mevcut iken neden "vokabulari" gibi ucube bir kelimeyi kullanma ihtiyacı duydunuz anlayamadım. Hem söylenişi çok zor hem de bence tamamı ile yersiz kullanılmış. "Vokabularisinde olmayan" gibi bir ifade yerine pek tabii olarak "kitabında yazmayan" dahi cok daha fazla sey ifade ederdi Türk okurlarınız için. Yabancılar için illa gerekiyorsa bence vocabulary cok daha sevimli olurdu"
 
Bu soru ile ilgili cevabım şöyledir:
 
"..../... "vocabulary", aynı zamanda "kelime hazinesi" gibi bir mana da tazammun etmekle, Türkçe'deki "lugat" kelimesi ile bire-bir örtüşmekte değildir. İngiliz lisanında mevcut bulunan "dictionary", "lexicon" ve "vocabulary" kelimelerine mukaabil, Türkçe'de bugün "sözlük" ve artık yavaş-yavaş terkedilmekte olan - ve hatta büyük nisbette terkedilmiş de diyebiliriz - "lugat" bunları karşılamamaya yetmemektedir. Şimdi artık külliyen kapı dışarı edilmiş bulunan "kaamus" kelimesini de hiç teklif edemez haldeyim. Sizin teklif ettiğiniz "kitabında yazmayan" karşılığına gelince: "Kitabında yazmak", bir tabirdir (idiom); bir kelime veya bir terim değil; üstelik, zimmetinde bir miktar argo tuzu olmakla müeddeb de değildir ve edebi, felsefi bir metinde, ve hele "vocabulary" mukaabili olarak kullanılması caiz değildir. Kelimenin imlasına gelince: O'nu "vokabuleri" şeklinde yazmakla Türkçe bünyesinde gördüğümü ifade etmek istiyorum; "vocabulary" şeklindeki bir imla, nadiren müracaat edilen ve ecnebi olduğu ihsas edilen kelimeler için kullanılır; bu gibi kullanımlarda ekseriyetle, bir vurgu olması için, ya tırnak içinde ["vocabulary" gibi] veya italik [vocabulary gibi] yazılmalıdır: İngilizce'de adhoc, vice versa kelimelerinin yazılışı gibi. 
 
Bu ahval ve şerait tahtında, ya piyasa malı, "non-named", kabile Türkçesi ile iktifa etmek, veya yeni kelimeler icad etmek, yahut, "difüzyon teorisi"nin kaadilerine boyun eğerek ecnebi - yani stranger değil foreigner - kelimelere (onları Türkçeleştirmeye gayret ederek) rıza göstermek gibi alternatiflerden birisini tercih etmek vazıyetinde kalmaktayım. Birincisi iptidailiktir ve dahi nefsime zulümdür; ikincisi en iyi yoldur; ama, bu yol Sol'un tekelindedir. Ben, milliyetçi, muhafakar, dindar bir entellektüelim (bu kelimenin "aydın"dan, ve/ya "münevver"den farklı olduğunu ve de şahsım için ise hayli aşkın bir tekebbür ve enaniyet koktuğunu bilerek kullanmaya cesaret ediyorum); yani, ne yazık ki, ezici ekseriyeti - hatta alel-ekser akademisyenleri dahi - "taşralı ve köylü" olan ... bir camianın entellektüeli! Sol'un her konuda olduğu gibi bu konuda da hakim olması bu sebebe müsteniddir. Bu yüzden, üçüncü şıkka, taw'an wela kerken meylediyorum, efendim."
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 242,54 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim