ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Filistin Dersleri: I
Durmuş Hocaoğlu

Türk Haber Gazetesi / Sayı 2: 22.04.2002-28.04.2002
Bilgi'nin Kudret ile olan alakası, binlerce yıldanberi pratikte bilinmektedir ve 17nci asırda ise gerek empirist ve gerekse de rasyonalist felsefe tarafından en radikal bir felsefi prensip haline dönüştürülmüştür. Bu prensip, en özlü olarak "Bilgi Kudrettir" şeklinde ifade edilebilir. Yani: Halledilmek istenen bir mesele öncelikle ve behemehal anlaşılmalıdır; bu ise, "çözüm nesnesi"nin öncelikle bir "idrak nesnesi"ne dönüştürülmesi demektir. Anlaşılamayan hiçbir mes'enin halledilme şans ve ihtimalinin bulunmadığını beyan eden bu evrensel geçerli kural, bütün insani var-oluş alanlarında aynıyla hüküm-fermadır: Fen bilimlerinde olduğu gibi sosyal bilimlerde ve siyasette ve hatta 'gündelik' hayatımızda dahi. Aksi takdirde, karşılaştığımız her mes'enin hallini ancak irademizin dışındaki tesadüflerden beklemek durumunda kalırız.
 
Filistin meselesinde ne yapılabileceği de, ondan ne anlaşılabildiğine bağlı olsa gerektir. Öyle görünmektedir ki, İslam Dünyası, hemen bütün mes'elelerini olduğu gibi bu mes'eleyi de layıkı veçhiyle anlayabilmiş değildir.
 
Nedir Filistin Mes'elesi? Tek başına, mücerret bir mevzii ihtilaf mı, yoksa çok daha derinlikli bir şey mi?
 
Öncelikle bilmek gerektir ki, Filistin Mes'elesi çok daha büyük bir mes'eleler cümlesinin bir cüzünden baişka bir şey değildir ve yine bilmek gerektir ki, hemen bütün siyasi konuların olduğu gibi bu konunun da kökleri ve çözümünün ipuçları tarihtedir. Ama bunun için de Tarih'in, yani "asıl ve gerçek tarih"in ise, İbn Haldun'un büyük bir isabetle belirttiği gibi, "eskilerin hikayeleri"ni (esatirü'l-evvelin) anlatan ve en iptidai şeklini eski Grekler'de bulan "historia" değil de "tarih felsefesi" demek olduğunun fehm ve idrak edilmesi şarttır.
 
***
  
İmdi: Tarihteki bütün büyük imparatorlukların, ama bilhassa fütuhatçı (yani gerçek) imparatorlukların ortadan kalkmasından sonraki en büyük, halledilmesi en müşkil mes'elelerin başında geleni, hasıl olan vakumun tevlid etmiş bulunduğu fırtınalardır. Bilhassa "Paks" yaratmaya muktedir olabilmiş büyük "imperium"ların vakumlarında bu husus çok bariz bir şekilde ortaya çıkar. Bunun sebebi, her Paks'ın bir büyük denge olmasındandır; bir "paks"ın zayıflaması dengenin zayıflaması, yıkılması ise dengenin tahrip olması, denge halinden dengesizlik haline geçilmesi demektir. Artık ondan sonraki bütün siyasi mücadeleler, hasıl olan bu vakumun doldurulmasına, bozulan bu dengenin yeniden te'sis edilmesine müteveccih olacaktır. Beri yandan, şayet bu paks(lar), dünya siyaseti için birçok sebepten dolayı daima bir cazibe alanı oluşturan stratejik alanlarda ise, o takdirde, bu mücadeleler daha da ızdıraplı olacak, söz konusu bölge, "Paks"ın kuvvetli pençeleriyle ayakta tuttuğu ve geniş kanatlarının gölgesi altında te'min edilen huzur ve barışa kolay-kolay kavuşamayacaktır; ta ki yeni bir paks te'sis edilinceye dek.
 
Tarihteki ilk gerçek paks olan Roma Paksı'nın yıkılışından sonra Avrupa devletlerinin binbeşyüz yıldanberi süregelen ve birbirlerinin üzerinde sayısız kuvvet denemelerinde bulundukları kanlı ve tahripkar çatışmaları buna en mümtaz bir örnek olup; Avrupa Birliği de, kaybolan işbu "Pax Romana"nın yeniden ve başka bir formatla ihya edilmesi projesinden başka birşey değildir.
 
Tarihteki ikinci gerçek paks olan Osmanlı Paksı'na gelince: O'nun yıkılmasından sonra terketmiş bulunduğu toprakların haline bakıldığında, tarihin bu hükmünün nasıl da cari olduğunu görebiliriz. İhtişamlı Pax Ottomana'nın hala bir damar gibi attığı bu toprakların büyükçe bir kısmında dengeler kurulabilmiş olmasına rağmen bunlar "kararlı" değil "kritik" dengedirler ve bu sebeple de sık-sık sarsıntılar geçirmektedirler; buna mahkumdurlar da. Kuzey Afrika'dan Ortadoğu'ya ve Balkanlara varıncaya dek bütün eski Osmanlı bakıyyelerinde, Osmanlı'nın çekilmesinden sonra hep savaşlar ve kıtaller yaşanmıştır ve sık-sık yaşanmaya da devam etmektedir; bu bölgedeki ülkelerin birkısmı hiç de küçümsenmeyecek bir sömürgeleşme mazisi yaşamışlardır ve aslında hala da yaşamaktadırlar: Gerek aleni Sömürge Çağı'nda ve gerekse de bu çağın bitmiş olmasına rağmen, görünürde hür ve müstakil devlet(çik)ler üzerinde hükmünü icra ettiren ve fakat aleni değil de örtülü (müstetir) olduğu için farkedilmesi daha da zor ve dolayısıyla te'sir sahası daha da geniş, karşı-mücadele oluşturulabilmesi daha az mümkün olan bu Yeni Sömürge Çağı'nda da aynı hadiseler ber-devamdır ve yeniden ve sağlam bir kararlı denge hali oluşuncaya kadar da devam edecektir. Zihni iğfal olmamış, vicdanı körelmemiş her kişi, Osmanlı Paksı'nın mevcut olması durumunda Balkanlar'da, Kafkaslar'da, Kuzey Afrika'da yaşanan sömürge zulümlerinin, hürriyet ve istiklal savaşlarının ve bu savaşların bitiminden sonra da hemen hepsi bir başka büyük gücün kontrolüne giren ve onlar tarafından yönlendirilen bu bölgelerdeki devlet(çik)lerin birbirlerine karşı yürüttükleri çatışmaların hiçbirisinin vuku' bulamayacağını kabul edecktir. Hiç Osmanlı olsaydı, bir Bosna-Hersek, bir Karabağ trajedisi yaşanır mıydı; böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Ve keza Filistin?
 
O halde, şu ağır ve fakat doğru hükmü kabul etmek mecburiyetindeyiz: Bu bölgelerde yaşanan bu huzursuzluklar, Osmanlı Paksı'nın bıraktığı boşluğu hakkıyla doldurmaya muktedir yeni bir kararlı denge oluşuncaya, oluşturuluncaya dek, bu trajedilerin hiçbirisinin nihai bir mutlu neticeye vasıl olması mümkün olamaz.
 
Bu noktada, Alexandre Kojéve üzerinden almış olduğu Hegel'in "Tarihin Sonu" kavramını, Hegel felsefesinde tarihin varacağı nihai durak olarak öngörülen "Prusya Devleti" yerine "Batı Medeniyeti"ni ikaame etmek suretiyle yeniden formatlayan Francis Fukuyama'nın, meşhur makalesinin (The National Interest, Yaz 1989, ss.3-18) son bölümünde (Bölüm: V), bütün dünyada Küreselleşme - yani bütün dünyanın batılılaşması - gerçekleştikten sonra dahi bu gibi bölgelerdeki çatışmaların bitmeyeceğini anlatışına bir nazar atfedelim:
 
"Bu, elbette ki, uluslararası sürtüşmelerin kendiliğinden büsbütün ortadan kalkacağı anlamına gelmemektedir. Zira, tam bu noktada dünya, tarihe gõmülenler ve tarih sonrasında yaşayanlar olarak ikiye bõlünecek. Tarihe gömülü olan devletlerle tarihin sonuna ulaşan devletler arasında sürtüşme ihtimali hala varlığını sürdürüyor ve sürtüşme daha sonraki zamanlarda da mümkün olabilecektir. Etnik ve milliyetçi ha­reketlere dayalı şiddet ihtimali hala yüksektir ve bu gittikçe ar­tacağa da benzemektedir; çünkü bu tür ihtimaller tarih sonrası dünyanın bazı bölgelerinde bile görmezden gelinemeyecek düzeydedir: Filistinliler ve Kürtler, Hindistan'daki Sihler ve Ta­mil gerillaları,İrlandalı Katolikler ve Valonlar, Ermeniler  hala çözümlenmemiş sorunlarıyla uğraşmaya devam edecekler."
 
 Fukuyama'nın yaslandığı felsefenin ve öngörülerinin mutlak hakikat gibi algılanması elbette bahse mevzu dahi olamaz; ama aynı şekilde, varmış olduğu bu hükmünün külliyen yanlış olacağı da iddia edilemez. Fukuyama bence esasta haklı: Filistin'in de bir parçası olduğu bu kangrenli bölgelerdeki bu çatışmalar asla tam olarak bitmez; bugün biter gibi olur, bitmiş gibi görünür, ama yarın yeniden başlar. Filistinliler, tarihin sonunu göremeyecek olan, Tarih'e saplanıp kalmaya mahkum bir halktır ve bu bölgeler için kat'i ve müstakarr bir barış ve insani bir düzen de bu şekliyle ilelebed hayaldir. Ta ki, bölge ülkelerinin ya kendi iradeleriyle ya da kendi iradeleri dışındaki büyük - hatta süper - ve adil bir gücün bir "paks", yani bir kararlı denge yaratmasına kadar.
 
Birincisi, yani bölge ülkelerinin kendi iradeleriyle bir kararlı denge yaratması düşüncesi Araplar'ı işaret etmektedir; fakat bu işin, onların boyunu posunu çok aştığını kabul etmeliyiz. İbn Haldun'un Araplar hakkında altı asır önce verdiği hüküm aynen caridir: Arab'ın elinden sağlam bina çıkmaz. Hala aşiret seviyesinin üstüne çıkamamış ve yakın gelecekte de çıkması mümkün görünmeyen bir "halklar yığını"ndan, böyle büyük projeler beklenmesi onlara da haksızlık etmek demektir.
 
Başka güçleri işaret etmekte olan ikincisine gelince: Bu güç bölge ülkeleri arasında ya Türkiye olabilir ya da İran; ikincinin ikincisi muhaldir; birincisine gelince: Varlığını Avrupa Birliği'nin varlığına armağan etmeye, kendi eliyle kendi mevcudiyetini feshederek Avrupa Birleşik Devletleri'nin bir eyaleti olmaya hazırlanan Türkiye'den nasıl böyle bir talepte bulunulabilir?
 
***
 
Bunların her ikisi de çok uzak ihtimal: Olması gerekenler ile olanlar ve olabilecekler arasındaki açı çok fazla, haddinden fazla. Bunun içindir ki, tekrar ediyorum; bu trajedi bugün bitse de yarın yine başlayacaktır.
 
Problem çok büyük ve fakat kafalar çok küçük: Asıl problem burada. Bir müddettir Türk basınında bu hususta çıkan yazıların hemen hepsindeki ortak yanlışlık, konuyu anlayamamaktan ileri geliyor: Bir yandan, tiyatro oynarcasına nutuk irad eden gencecik Arap kızı örneğinde olduğu gibi tam Şark işi cıvık bir hamaset; diğer yandan da, problemin çözümünü bizzat bu problemi yaratanlarda aramak gibi felah bulmaz bir basiretsizlik.
 
Dünyanın neresinde böyle saçmalıklarla bu denli kangrenli bir siyasi problemin halledilebildiği görülmüş ki? Tarih böyle bir şey yazıyor mu?
 
***
 
Her siyasi mes'ele, nihai safhada ancak ve yalnız "güç" ile çözülür. Güç olmadan Peygamberler dahi bir şey yapamaz. Ama bu güç adil değilse, bir müddet sonra yaptığından daha beter bozar. İşte, Paks ile ifade etmek istediğim budur: Bölgede, Pax Ottomana'nın ya bölge ülkelerinin kendi iradeleriyle - Avrupalıların kendi iradeleriyle oluşturduğu Avrupa Birliği gibi - ya da kendi iradeleri dışındaki süper ve adil bir gücün eliyle yeniden ihyası şarttır.
 
***
     
Filistin Dersleri çok mühim; devam edelim.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 179,40 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim