ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Filistin Dersleri: II: Araplara Dair
Durmuş Hocaoğlu

Türk Haber Gazetesi / Sayı:3, 29.04.2002-05.05.2002
Filistin'de yarım asrı aşkındır kanayan ve daha çok kanamaya devam edeceğini söylemek kehanet addedilmemesi icap eden problemin çözümünün en temelli yolu, öncelikle, bu meselenin kökten bir çözümünün mevcut olup-olmadığı üzerinde düşünmekten geçmektedir. Fikrimce, kalıcı ve istikrarlı bir "kökten" çözüm için en azından daha hayli uzunca bir müddet, fazla iyimser olmamak gerekmektedir. "Derd çok, hem derd yok, tali' zebun, düşman kavi" diyen mütefekkir şairimize kulak vermekte fayda var: Birçok bakımdan ve birçok husustan dolayı.
 
***
 
İmdi bu babda, ele alınması gereken en önemli bir husus, özel halde Filistinlilerin, genel halde ise tüm Arapların konuyu ele alış şekline ve metodlarına ilişkin radikal yanlışlıklardır. Bu noktada, Arapların, kaldıramayacakları kadar ağır bir taşın altına girmiş olduklarına dikkat edilmesi gerektiği kanaatindeyim: Kendilerine tesbit ettikleri hedef kapasitelerinin çok fevkındedir; bir bakıma, asla altedemeyecekleri bir düşmanla boğuşmak uğruna kaynaklarını ve zamanlarını heder etmekte olduklarını söyleyebilirim. Vakıa, neticesi meşkuk bu boğuşmanın hiç faydası olmadığı da söylenemez: Ortak bir düşman, bir "ortak öteki" olarak, her zaman için milletleşme sürecinde önemli bir referanstır; nitekim, Churchill'in tabiriyle "en iyi anlaştıkları şey anlaşmamak olan" Arapların en belli-başlı ortak gündemleri Filistin meselesidir; bir asır önceki "ortak düşman Türk" idolünün yerini alan ve yarım asırdır daimi olarak canlı tutulan "ortak düşman Yahudi" idolü, Arapların aralarında birleşme sağlamak suretiyle onları "aynı milletin mensubu" olma fikrine yaklaştırmak gibi bir hizmet ifa etmektedir. Beri yandan, sürekli olarak siyaset gündemlerine kavi bir düşmanın oturtulmasının, dahili siyaset açısından da hayli faydalar sağlamakta olduğu aşikardır; zaten gerçek anlamda bir "kamuoyu"ndan mahrum olan Arap dünyasının ahalisinin gözlerinin sürekli olarak bu mesele üzerine odaklandırılması, içeride, bizzat kendi evlerinde nelerin olup-bittiğini düşünmelerine mani' olmaktadır ki bunun da her totaliter rejimin, kendi selameti açısından çok sıklıkla müracaat ettiği bir oriyantasyon olduğu malumdur.
 
Bu bakımdan İsrail'in Araplara büyük yardımda bulunduğu tartışma götürmez; ama herşeyin de bir adabı olsa gerektir. Yine bu nokta-i nazardan bakıldıkta, acaba Araplar zaten isteseler de bitiremeyecekleri bir meseleyi bitirmek istemiyor da olabilirler mi diye sormak da faydasız olmayabilir. Bu itibarla, Filistin meselesinin bir daha açılmamak üzere kesin bir hal tarzına kavuşturularak kapatılması, Osmanlı'dan bağımsızlık aldıkları zamandan beri Osmanlı'nın yerine ikaame etikleri tek düşman olan İsrail'i kaybetmenin Araplara fayda mı zarar mı getireceği üzerinde de durmak gerektir; "düşman" her vakit o kadar da kötü ve zararlı değildir: "Düşmanlı olma, ama düşmansız da kalma." Bana kalırsa Arapların "Düşman İsrail"e ihtiyacı var; tabii bizim de. Arapların "Düşman İsrail"e ihtiyacı var; O'na çok şey borçlular; bizim de "Düşman İsrail"e ihtiyacımız var: "Düşman İsrail" olmadığı takdirde, ihtimal-i gaalibe ile onun yerine "Düşman Türk" konabilecktir.
 
***
 
Filistin konusunun bir kördüğüm haline geleceği, aslında, ta geçen asırdan (ondokuzuncu asrı kastediyorum) görülebilmeliydi. Osmanlı'dan bağımsızlık alan Arapların, Osmanlı'nın çekilmesinden sonra, "Müslümanların Babası"nı buradan uzaklaştıran Batı'nın bu bölgeyi boş bırakmayacaklarını anlamaları gerekirdi. Batı'nın Arab'a hizmet ederek İndallah'ta derece kazanmak gibi bir düşüncesi olamayacağına ve kezalik, fizik dünyada olduğu gibi politik dünyada da vakumlara tahammül edilemeyeceğine binaen, "Osmanlı Paksı"nın yıkılışının hasıl ettiği vakumun mutlaka bir başka üstün güç tarafından doldurulmasını beklemek gerekecekti; bu güç tabiatiyle Batı idi ve O'nun uzantısı da tabiatiyle İsrail oldu. Arapların bu hususta prensip olarak bir şikayetleri olmaması icap ettiği gibi, daha da fazlası olarak, büyük bir lutf-u ilahiye nail olduklarını da kabul etmeleri de icap etmektedir ki, o da, Soğuk Savaş döneminde Rusya'nın sağlamış olduğu dehşet dengesi dolayısıyla Kapitalist Batı indinde değeri artan Arap dünyasının üstüne fazla gidilememesi olmuştur; aksi olsaydı vazıyetleri çok daha vahim olurdu. Ama şimdi tek-kutuplulaşan dünyada bu denge ortadan kalktığı veya çok zayıfladığı için, Arapların işi daha zor görünüyor. Nitekim ABD'nin Irak'a karşı onbir yoldan beri yürüttüğü aşağılayıcı, saldırgan gerginlik politikası ve en nihayet tasarladığını açıkça ilan ettiği yakın fiili askeri müdahale, bunun en önemli ayaklarındandır: Rakipsiz kalan Batı, indinde değeri azalan Araplara karşı daha fütursuzca ve daha kaba davranmaya başlıyor; bundan sonrası daha ağır sonuçlara gebe gibi. Filhakika, en son patlak veren Filistin hadiselerinin bidayetinden beri Arapların takındığı sessizlik, birşeyleri hissetmiş olduklarına delalet eder gibi: 1973 Harbi'nden sonra Petrol Ambargosu ile dünyayı ayağa kaldıran Araplara ne oldu?
 
Yani hasılı, Arapalr'ın sadece 100 binkilometre kareden biraz daha geniş bir araziye malik bir İsrail devletini bu kadar da büyütmemeleri; hatta daha da fenasının başlarına gelmediğinden dolayı şükretmeleri gerekmektedir dahi diyebiliriz. Araplar konuyu aşırı derecede germişler, kaldıramayacakları kadar ağır yüklerin altına girmişler, yenemeyecekleri bir düşmanla savaşmışlar; kaynaklarını hovardaca harcamışlar, hem bölgeyi ve hem de dünyayı huzursuzluğa sevketmişler ve hem de Filistin'lileri yazık etmişlerdir.  
 
***
 
İsrail de, tıpkı Yunanistan gibi, bir "siyaset mühendisliği" ürünü olarak, Osmanlı bakıyyesi topraklarda kurulmuş bir devlettir. Daha henüz ondokuzuncu asır başlarında Lord Byron gibi ateşli bir Yunan-perest tarafından dahi imkansız olarak görülen bağımsız bir Yunan devletinin, Türkiye'den toprak koparılarak Batılılar'ın eliyle kurulması ve ondan sonra da sürekli Türkiye aleyhine genişle(til)mesi Yahudiler için bir model olmuştur: Yunanlı için mümkün olan neden Yahudi için de olmasındı? Yahudiler'in, hem de her halktan daha fazla olarak, bir devlet kurmaları, uzun asırlar boyunca bir hayal olarak görülmüştür; öylesine ki, bağımsız bir Yahudi devleti fikri, birçok metinlerde kıyamet alameti olarak dahi telakki edilmiştir. Fakat şartlar değişince olaylar da değişebilmekte, olmazlar oldurulabilmektedir; nitekim, bilhassa 1821'de başlayan ve bir asır devam eden Osmanlı Felaketler Asrı'nın nihayetlerine doğru, ölümüne mutlak gözüyle bakıldığı için herkesin kendince bir yer beğendiği Osmanlı topraklarında bir Yahudi devletinin kurulmasına ilişkin ilk plan 1897'de Theodor Herzl tarafından yapıldı. Bu fikrin arkasında da yine ber-mutad Batı vardı; tıpkı Yunanistan'ın kurulmasında olduğu gibi, tıpkı Arap devletlerinin kurulmasında olduğu gibi. O zaman da her zaman olduğu gibi, ömrünün sonuna kadar, hiçbir asinin gücü, Devlet-i Aliyye'nin pençelerinin arasından, harici bir destek /veya destekler olmadan, bir tırnak ucu kadar yer koparmaya yetmezdi. İsrail devletinin planını, projesinin yapan, finasmanını sağlayan ve sonucu alan güç, Arap devletlerinin planını, projesinin yapan, finasmanını sağlayan ve sonucu alan güç ile aynıdır: Batı.
 
Binanealeyh, o zamanın Araplarının bu işin ucunun nereye gideceğini bilmeleri gerekirdi: Kendilerine bir(çok) devlet hediye eden Batı'nın, Yahudi'yi niçin ihmal etmesi gerekeceğini hangi akıl ile düşünmüş olabilirlerdi? Nitekim, daha henüz Osmanlı bu topraklardan tam olarak çekilmemişken, bir yandan Araplara yardım eden İngiltere, diğer yandan da 2 Kasım 1917'de, Yahudilere Filistin topraklarında bir devlet kurma imkanının yolunu açan "Balfour Deklarasyonu"nu yayınladı. Maksat artık çok net olarak belli olmuştu: Batı'nın siyaset mühendisliği, olmaz sanılanı oldurmak üzere, Osmanlı'nın bakıyyesi üzerinde bir Yahudi devletinin kurdurmak konusunda kesinlikle kararlıydı ve de öyle yapıldı. Bu deklarasyonun üstünden geçen yılların macerası herkesçe malum olduğu için ayrıca yazmaya hacet görmüyorum. Netice olarak, 29 Eylül 1923'de Filistin'de İngiliz mandasının resmen yürürlüğe girmesinin sonucunda gelişen hadiseler, 14 Mayıs 1948'de "İsrail" adında bir Yahudi devletinin resmen kurulması ile noktalanmış oldu.
 
Yani, Batı, Türk'ün sıkı-sıkıya kapattığı "Pandora'nın Kutusu"nu açmıştı; ama Araplar da ona yardım etmişti. Şu halde, her ne kadar Türkiye'de Arap'tan daha Arapçı olanların "geçmişi unutun" demelerine aldırmadan geçmişi bilmekte fayda var; Şimdi'nin kökleri Geçmiş'tedir; nitekim Geçmiş'i deşince görüyoruz ki, Yahudi'yi buraya getiren Batı'ya bir anlamda mihmandarlık yapan, yol açan, Pandora'nın Kutusu'nun kapağının açılmasına yardımcı olan, Araplar'dan başkası değildir. İşte o kutudan çıkan yılan şimdi Arabı sokuyorsa, durup bunun üzerinde ayrıca düşünmeleri ve "biz nerede hata yaptık" diye bir nefs murakabesine dalmaları gerektir.
 
Şu halde; bir bakıma Araplar, ta başından bu sonuca mahkum idiler diyebiliriz; Filistin, Araplar için, bir diyettir: Bağımsızlıklarını kendi güçleriyle değil de Batı'nın desteğiyle almalarının karşılığında ödedikleri bir diyet. Bu diyet bugün Filistin'de İsrail tanklarının altında ezilen Filistinli gençler şeklinde tecelli etmektedir.
 
***
 
      Filistin konusunda, Arap devletlerinin işledikleri bir başka fahiş hata da - yukarıda bahsettiğim "ortak düşman idolü"nü bir siyaset malzemesi olarak kullanmak gibi bir kast-ı mahsus içre olmadıklarını farzederek söylüyorum - İsrail'e karşı savaşmanın aslında Batı'ya karşı savaşmak demek olduğunu çok uzun zaman anlayamamaktan ileri gelmektedir: İsrail, Araplar için gereğinden fazla ağırdır. Bu kadar ağır bir düşmanla cepheden savaşılamaz.
      Herşeyden önce, kendilerinin Türkler karşısında tarihi hakları dolayısıyla bağımsızlık taleplerini ne derece haklı bulmakta iseler, Yahudilerin de bir o kadar bu topraklarda tarihi haklarının bulunduğunu kabul etmeleri gerekirdi. Eğriye eğri, doğruya doğru: Hiç kimse Yahudilerin bu coğrafya ile alakasız olduğunu iddia edemez; Onlar, bu coğrafyanın en kıdemlilerindendir. İmdi: Tarafsız bir nazarla baktığımızda; madem ki Osmanlı'nın toprakları elinden kopartılıyor, madem ki Bulgarından Arnavutuna, Yunanından Ermenisine ve Arabına varıncaya kadar her gözüne kestiren "tarihi hakkım" diye kendince yer beğeniyor, bütün bunların içerisinde Yahudilerin hiç kimseden daha aşağı kalır bir tarafı, daha az bir hakkı bulunduğu ileri sürülemezdi; o gün de ileri sürülemezdi, bugün de. Arapların, Batı dünyasında kendi tezleri için taraftar bulamayışlarının en temel sebebi budur; hala, İsrail'in varlığını tanımamakla devam ettirdikleri bu anlamsız ısrar, bugün de taraftar bulamayışlarının en temel sebebini oluşturmaktadır: Hiçbir batılı, prensip olarak bölgede bir İsrail devletinin kabul edilmemesini anlayışla karşılayamaz. İsrail devletinin kuruluşu nasıl ki Batı sayesinde oldu ise varlığını sürdürmesi de Batı sayesinde olmaktadır. Beri yandan dünyayı yönetenler de Batılılar olduğuna ve Batı'nın olur vermediği hiçbir problemin kolay-kolay (bu bölgede kat'iyen) ciddi bir çözüm şansı bulunmadığına göre, Filistin için kat'i ve müstakarr bir hal tarzının, İsrail ile çatışarak elde edilemeyeceği anlaşılmalıdır.
 
***
 
Filistin'le ilgili istatistiki bilgilere baktığımızda, şunu görüyoruz: Bağımsız Filistin devleti için talep edilen bölgenin tamamının yüz ölçümü 28.220 kilometrekare; bunun 20.000 kilometrekarelik kısmı "Yeşil Hat" içinde kalan bölge ki burası, BM kararlarında İsrail'e ait olarak gösterilen arazi. Problem önce burada başlamaktadır: İşbu Yeşil Hat Bölgesi içindeki bölgenin İsrail tarafından bir hediye paketi içerisinde takdim edilebileceğini düşünmek için, ciddi bir zeka problemi ile malul olmak gerektir. Başşehri Kudüs olarak kabul edilen Bağımsız Filistin'in, basından alınan bilgilere göre, toplam 8 milyon 500 bin olduğu tahmin edilen nüfusunun 6 milyonu Yeşil Hat bölgesinde, 1 milyonu Gazze'de, 1 milyon 500 bini Batı Yaka bölgesinde yaşıyor; Yeşil Hat içindeki nüfusun yaklaşık 1 milyonu Filistinli, geriye geriye kalan kısmı ise Yahudi. Şimdi, bu vazıyete göre: Filistin'in arzu edilen şekilde bir bağımsızlık kazanabilmesi için, önce Kudüs'ün Yahudiler'in elinden alınması gerekmektedir; üstelik bu bölgedeki nüfusun ekseriyetinin de Filistin'li olmayan Yahudiler'den oluştuğu düşünülürse meselenin ne denli bir bataklığa saplanmış olduğu görülebilir. Kudüs'ün Yahudiler'in elinden alınması gönül rızası ile olamayacağına göre, geriye bir tek çözüm yolu kalmaktadır: Pazu kuvveti. Bu yolun imkan mertebesi ise elli yıllık tecrübeyle sabit olmuştur. Şu halde yine aynı noktaya dönmüş bulunmaktayız: İsrail, bir "düşman" olarak Araplar için gereğinden fazla ağırdır. Bu kadar ağır bir düşmanla cepheden savaşılamaz.
 
***
 
Filistin meselesinin köktenci bir tarzda halli konusundaki başka bir mühim husus da meselenin bizzat kendisinden kaynaklanan bir iç paradoks olup bu da, "bağımsız bir Filistin devleti" talep etmenin zatından neş'et eden güçlüktür.
 
En iyimser görüşle mutasavver Filistin topraklarının tamamı ele geçirildiği farzolunsa dahi, bütün yüzölçümü 28.220 kilometrekareden ibaret olan, bizim Trakya bölgemiz cesametinde denize kapalı bir devletin gerçekten de bağımsız olabilmesi mümkün olabilir mi? Bir devletin arazisinin genişliğinin onun bağımsızlığı ile çok yakın bir ilgisi olduğuna dikkat edilmelidir. Bu kadar küçülmüş, bir site devletinden belki biraz hallice bir devletin, büyük ihtimalle, eninde-sonunda bir başka büyük siyasi organizasyon tarafından birşekilde yutulduğu veya massedildiği, hatta buna bir bakıma mahkum olduğu tarihi bir tecrübedir; devletlerin arazisi belirli bir sınırın altına düşünce, o topraklar üzerinde gerçekten gerçek bir devlet mekanizması imkansızlaşmaya başlar. Nitekim, günümüzde, Avrupa devletlerini, bir araya gelerek bir "Avrupa Birleşik Devletleri"ne kadar uzanan politik bir birlik oluşturmaya iten en mühim amillerin başında, parçalanmış Avrupa'nın yetersizliği problemini halletmek, diğer bir ifadeyle "Fetret"ten "Vahdet"e ulaşmak düşüncesi gelmektedir. Çünkü belirli bir sınırın altında küçülme, fetret demektir ve böyle bir devletin yaşaması ancak küvezde mümkün olabilir.
 
Bu keyfiyet de, Filistin'in müstakarr bir bağımsızlık için kafi şartları sağlayamadığını; bugün bağımsızlığını alsa dahi yarın korumamasının imkansızlığa talip olmak demek olduğunu düşündürtmektedir.
 
 
***
 
Hasılı, gerçekten gerçek, sahiden bağımsız bir Filistin bir ütopyadır; ama bütün bunlar, yine de trajediyi örtemez; yine de hiçbir şey zulmü mazur gösteremez.
 
Bugün Araplar'dan bahsettik; ya Türkler: "Biz Türkler"?
 
İzninizle haftaya da ona dokunalım.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 230,43 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim