ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Büyümek İstemeyen Milletler Küçülmeye Mahkumdur
Durmuş Hocaoğlu

Türk Haber Gazetesi / Sayı: 29, 25.10.2002-01.11.2002
Önümüzdeki birkaç ayın Türkiye için son derece kritik bir dönem olacağı tartışmasız bir hakikat; bir yandan ülkemizin elini kolunu bağlayan "AB'li efendilerimiz"in gözlerinin içine ve şişkin cüzdanlarına bakıp duran biz naçiz kullarına bir tarih verip vermeyeceğinin heyecanı ve bununla alakalı olmak üzere bir dertler ummanı var: "Kıbrıs'ı verin" dayatmasından "yeni etnik azınlıkları, Lozan'da zikredilmeyen yeni Hristiyan dini azınlıkları tanıyın, Alevileri de dini azınlık olarak kabul edin ve artık yavaş-yavaş bölünme sürecini içinize sindirin" dayatmasına varıncaya kadar. Diğer yandan, aşağıda biraz daha etraflıca söz konusu edeceğimiz üzere, hemen yanıbaşımızda Batı seralarında fidesi dikkat ve itina ile hazırlanarak yüz yıldan daha eski bir zaman önce dikilmiş, bugüne kadar da düzenli olarak bakımı yapılmış bulunan "Kürdistan" ağacının meyvesinin kotarılmasına ve bu cümleden olmak üzere, yanıbaşımızda patlaka vermesi an meselesine dönüşmüş gözüken ve dertlerimizi katlayacak olan Irak Harbi'dir.
 
Her birisi tek başına dahi birer baş belası olan bu denli büyük problemlerle çepçevre kuşatılmış bir halde bulunan Türkiye'nin siyasi kaderini tayin edecek olan Seçim ise bu yazının yayınlanmış olduğu tarihten sonraki bir hafta içerisinde sonuçlanmış bulunacak: Türkiye ateşten bir çemberden geçiyor ve biz en belirsiz bir seçim ortamındayız!
 
Bu kadar sıkıntılı bir dönemde en güçlü bir halde bulunması gereken Türkiye ise, tam tersine, çok zayıf ve çok kolay manüple edilebilir bir halde: Ekonomisi bitme sınırında; devlet bütçesi borçların faizini zar-zor karşılıyor, asıl borçlar döndürülümez bir vazıyette; ülkenin zenginlikleri yağmalanır, başını bir kısım alçak ve - "kirli" bile değil - "pis" siyaset bezirganının çektiği ihanet kumpanyaları vasıtasıyla dışarıya kaçırılırken yine aynı sefih güruhun işbirliğini yaptığı yabancı - yatırımcı değil - talancı sermaye eldeki te'sisleri alıyor, zenginliklerini kaybeden ülkede yatırımlar duruyor, sadece "günlük çark"ın çevrilebilmesi bile ele-güne avuç açılarak ve yüksek faizlerle alınacak borçlara endekslenmiş bulunuyor; ülke "günlük" yaşıyor; siyaset son derece belirsiz ve darmadağın; 18 Nisan 1999 seçimlerinden sonra kurulan hükumet hiçbir derde deva olamamak bir yana bir yandan devraldığı eski dertleri büyütürken diğer yandan da kambur üstüne yeni kamburlar ekleyerek ömrünü doldurdu, kendisiyle beraber ülkemizi de bitirdi; kendilerini yenileyemeyen, yeniden üretemeyen, ülkenin ve milletin sorularına cevap, sorunlarına çözüm yolları bulamayan, siyaseti kendisini besleme aracı olarak algılayan bir zamanların köklü siyasi partileri yoksullaşmış/yoksullaştırılmış, öz yurdunda parya muamelesine tabi tutulmuş Büyük Kitle'nin intikamına dönüşecek olan 3 Kasım seçimleri sonucunda yüzde onluk barajın altında ezilmek tehlikesiyle karşı-karşıya ve bu hezimetin ölüm soğukluğundaki ürpertisi enselerinde; bu ezilmenin telafi edilemez bir travmaya dönüşerek birçoğunun siyasi hayatını kökten bitirip tarihin çöp sepetine atacağını dahi düşünebiliriz ve dahi inşaallah da öyle olur! Nitekim dikakt edilirse, çoktandır, seçimlerden sonra, Meclis dışında kaldıkları takdirde bu milletten bütün çaldıklarının hesabının kendilerinden sorulabileceği, bileklerine kelepçe takılabileceği korkusu şimdiden yüreklerine düşerek ateş gibi kavrulmalarına yol açan bazıları bütün ümitlerini Avrupa Birliği'ndeki efendilerinin hamiyyetlerine bağlamış bulunuyor.
 
Türkiye'nin hem ekonomik ve hem de psikolojik anlamda adeta omurgası kırılıyor; dışarıya karşı boynumuz en umutsuz olduğumuz zamanlarda bile görülmemiş bir şekilde eğriliyor; hiçbir ülke ile dik-dik konuşamıyoruz. Beri yandan zaten kısm-ı azamı itibariyle hemen-hemen hiçbir zaman gerek ihlas, samimiyet ve haysiyeti ve gerekse de müktesebatı ile gerçek bir "Türk" intelijansiyası kimliğini kazananamış bulunan sözde intelijansiya adeta düşünme gücünü külliyen kaybetmiş, yeni efendilerinin istikbaline çıkmaya hazırlanıyor. 
 
Bu kaygı verici dahili ve harici ahval ve şerait tahtında şu an için patlama noktasına yaklaşan Irak Harbi ve onunla yakın rabıta içinde bulunan "Kürdistan Devlet-i Aliyyesi"nin te'sisi hakkında Türkiye'nin ne hükumetinden iler tutar bir politika görmekteyiz, ne intelijansiyasından adam gibi fikirler; ve ne de hatta bizzat pusulasını şaşırmış toplumdan en hayati milli meselelerimizde açık tepkiler. Tepkiler bile içe gömülmüş; sessiz!
 
11 Eylül darbesi, arkasından gelen cıvık liberalizm dönemi ve 28 Şubat süreci, cemiyetimizin milli refleklslerini adeta öldürdü; bütün Avrupa üzerinde git-gide daha bariz bir hal almaya başlayan yabancı düşmanlığı ve ırkçılık rüzgarları bir kabusa dönüşme eğilimi gösteriyor, bu kabusun çok yakında en büyük boy hedefi de biz olacağız; ama akıllar fikirler hep "AB'ye girersek kaç para alırız" basitliğinde! Nerede o Kıbrıs milli davasındaki, Kerkük davasındaki asaletli heyecan; nerede o "Kerkük Türk'tür, Türk kalacaktır", "Kıbrıs bizim canımız feda olsun kanımız" nidalarıyla yeri göğü inleten ateşin gençlik? Kim bu milletin üstüne ölü toprağı serpti?  
 
***
 
Hemen yanıbaşmızda kopacak büyük fırtına bile bizi harekete geçirmiyor; kaderimizi başkalarının eline ve insafına terketmiş gibi duruyoruz; tek ümidimiz Fransa ve Rusya gibi savaş karşıtı ülkelerin ABD'yi dizginlemesinde; o da olmazsa Bölge'yi önce tahrip edecek ve sonra da imar için girip bir daha çarpacak olan kolonyal-emperyal dünya firmalarının bize lutfedeceği taşeron ücretlerinde. Dünyada tarih yeniden yazılmak, coğrafya yeniden düzenlenmek üzere; kirli ellerini bu bölgeye uzatan emperyaller - artık biz ne manaya geldiğini pek idrak etmiş değiliz ama, adı daha sık olarak "Doğu Akdeniz" şeklinde telaffuz edilir olan - Ortadoğu'da cetvellerle çizilmiş yeni bir sun'i harita yaratmak için olanca güçleriyle çalışıyorlar; buna mukaabil, Türkiye'de, birçok "tetikçi kalemşör" desteği arasında kaybolan ve en fazla "yaptırmayız, ettirmeyiz" şeklinde çıkan ve arkasında hemen hiçbir rafine fikir, proje ve hazırlık bulunmayan mecalsiz ve itiraz bile denemeyecek, çoğu da iç tüketime ve hassaten seçime yönelik "öylesine söylenmiş" kelamdan ibaret bir-iki cılız sesin dışında başka bir şey işitilmiyor.
 
Yer aynı, oyun aynı: Geçen yüzyılın başlarında emperyalist ve kolonyalist emellerinin önündeki en büyük engel olan Osmanlı'yı, İslam dünyasının son gerçek devleti ve koruyucu kalkanı, "Müslümanların Babası" Osmanlı'yı yıkarak bizim tabii arka bahçemiz ve tabii nüfuz alanımız olan Ortadoğu'yu ele geçiren ve hepsi bir araya geldiğinde dahi dünyada esamesi okunmayan, bir müessiriyyeti bulunmayan eciş bücüş devlet müsveddeleri arasında taksim ederek kolonize eden güçler şimdi daha fazlasını istiyorlar: Dünyanın en zengin petrol kaynaklarına sahip ve en stratejik bölgelerinden birisi olan Bölge'yi bütünüyle kendi emir ve kumandalarında bir uyduya, dönüştürmek bir kolonileştirme ameliyesini tamamlamak.
 
Saldırgan emperyal güçler Türkiye başta olmak üzere bölge insanlarının idrak mahrumiyetinden ve tarih bilinci zaafiyetinden öylesine emin bulunmaktalar ki, oynanan oyunun senaryosunu değiştirmeye bile pek lüzum hissetmiyorlar; filhakika, nitekim bu kirli oyunun senaryosu ana hatlarıyla aynı, sadece aktörlerinde ve piyon ve kuklarında kısmi bir değişme var: Dün Türk'ün paçasına Araplar'ı saldırtan emperyaller bugün de Kürtler'i aynı gaye ile kullanıyorlar.
 
Bütün bu hayasız oyunlar gözlerimizin önünde açıkça sahnelenirken Türkiye'yi guya yöneten Hükumet'in bütün politikası ise "derin bir acz ve peşin bir teslimiyet" olarak özetlenebilir: "Bu savaş zaten durdurulamaz; bizim de etimiz-budumuz belli; ayakta duracak mecalimiz yok; IMF başta olmak üzere dünyanın efendilerinden para gelmeyecek olursa işimiz hepten bitik!" Ve arkasından utanç verici bir hesap: "O halde, acaba savaşa girersek bize para verirler mi?"
 
Rezalete bakınız: Daha düne kadar Türkiye karşısında uysal bir çocuk gibi duran Barzani ve Talabani nam aşiret başları sırtlarını - aynı zamanda Türkiye'nin de patronu olduğunu düşündükleri - öylesine sağlam kayalara yasladıklarından emin bulunmaktalar ki, boylarına poslarına bakmadan, cirmlerini gözetmeden, "Türkiye bu bölgeye girerse O'nu boğarız" diyebilecek kadar küstahlaşabiliyor; bin yıllık Türk şehri Kerkük'ü "Kürt şehri" ve uyduruk Kürdistan'ın başşehri ilan edebiliyor! Heyhat! Hükumette ve siyasilerde "şov" kokan cılız bir-iki sescik, Kamuoyu'nda ise tık yok! "Kerkük Türk'tür, Türk kalacaktır" nidalarıyla kendisini ateşe atmaya hazır o efsanevi gençlik buharlaşmış; bu ne gaflet ve hata dalalettir ki, geçen pazar günü İstanbul'da yapılan Kerkük mitingi bom-boş; SP ve AKP'nin sesi Kanal 7 ise, haberi "Kerkükte hak iddia edenlerin fiyasko gösterisi" şeklinde ve etekleri zil çalarak veriyor!
 
Ya üç başlı hilkat garibesi Hükumet? Bütün Ortadoğu bölgesi göz göre-göre ateşe doğru sürükleniyor; Türkiye'nin başına herkesin gözleri önünde aynen Osmanlı'nın yıkılışındaki gibi çoraplar örülüyor; Türkiye zerre kadar kaale alınmadan Türk Yurdu Kerkük müstakbel Kürdistan'ın başşehri ilan ediliyor, Kerkük Türkleri iki ateş arasında bırakılmak, iki beladan birisini tercih etmek zorunda bırakılıyor, alay eder ve Türkiye'ye meydan okurcasına lutfen ve tenezzülen "Kürdistan vatandaşı" statüsü verilerek onurlandırılıyor; içeride bir harp vukuunda ateşe süreceği bu ülkenin omurgası olan masum vatandaşlarının ve başörtülü kızların karşısında kaplan gibi kükreyen Hükumet dışarıda ayaklarının ucuna bakarak fısıltı ile konuşuyor; "Kerkük'e dokunan el yanar" diyemiyor! Bu konudaki tek ciddi çıkış ise, eğriye eğri, doğruya doğru; işi politika yapmak olmadığı halde, politikacının yapmadığını yapan ve Hükumet'i kerhen "ABD'ye rağmen bu bölgede menfaatlerimiz neyi gerektiriyorsa sonu kendi başımıza yaparız" demeye ve tavır almaya zorlayan Ordu'dan geliyor!
 
Böyle mi olmalıydı?
 
Ortadoğu'da haritalar yeniden hazırlanırken Türkiye'nin haritasının da hazırlanmış olduğunu kim akıl edecek?
 
Şahsi kanatim odur ki, "büyümek istemeyen milletler küçülmeye mahkumdur" buyuran hikmetli kelam, bizim de ders alacağımız ebedi bir hakikatin ifadesidir; tıpkı, "Tarih tekerrürdür derler; hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi" buyuran bir başka hikmetli kelam gibi.
 
***
 
NOT: Türkhaber'in bu sayısı, kural dışı bir tarihte yayınlanmıştır.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 211,91 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim