ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Felsefe ve Siyaset Üzerine Bir Potpuri
Durmuş Hocaoğlu

Türk Haber Gazetesi / Sayı: 32, 18.11.2002-24.11.2002
Seçimlerin tevlid etmiş olduğu heyecan ve şaşkınlık henüz durulmuş değil; henüz yakın gelecek için birşey söylemek biraz erken; vakıa perşembenin gelişi çarşambadan bellidir hükmü yabana atılmamalıdır ve nitekim AKP'liler de gerdek kapısındaki azgın bir köylü damat gibi davranıyorlar; herhangibir yetkisi olmayan Sn. Erdoğan fiilen bir başbakan gibi hükumet etmeye yöneliyor ve keza "Ey Reis; sen önüne gelene birşeyler vaad ettin; amma, bu bütçe ile bu vaadler gerçekleşemez, bu bütçeden birşey çıkmaz, yara büyük merhem küçük; halkını ve seçmenini mutlu etmek ve beklentilerini karşılamak (ve iktidarını sağlamlaştırmak) için tek seçeneğin AB ve onun ihsan ve lutuflarıdır; uzun-uzun düşünecek halin de yok, çaren de; ne isterlerse ver gitsin, Türkiye'nin geleceğini biraz da sen sat; Bismillah demek için de ayak bağımız olan Kıbrıs ile başla" diyen, akıllarını ziyan etmiş - veya haddinden fazla akıllı, yani "ukala" - akıl hocalarının tavsiyesi ile AB'nin patronlarına "dile benden ne dilersen" diyor ve Yunanlı'nın alkışlarının altında neler olabileceğini düşünmeden "Yunanlı ile kardeş olduğunu" keşfettiğini lisan-ı hal ile izhar ediyorsa da; henüz daha dün "ben bu işte en büyük sorumluyum; bırakıyorum bu işi, artık köşeme çekilip hatıralarımı kaleme alacağım" diye ilk gecenin gazı ile "ulvi adam" rolüne soyunan değişmez ve değiştirilemez ebedi şefler "ben ne ettim" diyerek gerisin geriye dönüş manevralarına çoktan başlamışlar ise de; biz yine bir müddet daha bekleyelim. Siyaset ekseri hallerde küçük adamların uğraştığı "büyük iş" olduğu için, biraz bekleyelim de bu aralığı gerçekten büyük adamların uğraştığı büyük işlerle iştigal etmek için bir fırsat olarak değerlendirelim ve birazcık da olsa, en büyük adamların uğraştığı en büyük iş olan Düşünce ve onun da en ileri şekli olan Felsefe üzerine bir hasbıhalde bulunalım; ne dersiniz?
 
***
 
Felsefe ve filozof hakkında hemen her cemiyetteki avam tabakasında ve hatta Gazzali'nin "avam tabiatlı" olarak nitelendirdiği sıradan bilim adamlarında bile bir miktar ürpertiyle karışık bir soğukluk hissi mevcuttur; ancak, maalesef, "aklın kovulduğu topraklar" olan İslam dünyasında ve o dünyanın en iri parçalarından olan ülkemizde bu soğukluk sık-sık dondurucu ve bütün hayatiyet emarelerini ifna edici bir kutup cehennemi seviyesine yükselmektedir ki bu soğukluğun ve ondan neş'et eden itme hissinin en birinci belirtisi de, özelde felsefe ve genelde ise düşünce adamlarının kendilerini beğenmiş, ellerinden birşeyler gelmeyen çenesi düşük ekabir makulesi olarak algılanmasıdır. Çünkü bu makule sık-sık ef'al ve amal öncesinde "Ben diyorum ki", sonrasında ise "Ben demiştim ki" diye başlayan can sıkıcı nutuklar irad ederler. Bu iş can sıkıcı bulunur; çünkü, önce "Ben" (büyük "B"li Ben) zamirine atıf vardır ve ikincileyin ise "demek" fiiline".
 
Cidden güç bir vazıyet: "Ben"e atıfta bulunmak, "Ben"i referans vermek, "Ben diyorum ki," "Ben demiştim ki" demek acaba hakikaten bir enaniyet, bir tekebbür, bir gurur mudur; yoksa hakkaaniyeti varsa dememek bir korkaklık ve/ya bir sorumsuzluk mudur? Şurası muhakkak ki bu sorunun kendisi bir felsefi soru; üzerine doktora tezleri dahi yapılabilir; ancak fikrimce, gerçek bir mütefekkir, nam-ı diğer, "entellektüel", "Ben" diyerek konuşmalıdır; bu önermenin makusu doğru değildir, yani "Ben" diyerek beyan-ı fikr etmek, her "Ben" diyenin kendisini entellektüel kılmaz; ama her entellektüel de böyle der, demelidir, diyecektir de. Mesela, Platon gerçek bir filozof, gerçek bir hakikat arayıcısı, birinci sınıf bir entellektüel idi - "entellektüel" kelimesinin bir ondokuzuncu asır icadı olduğunu unutmayalım - ve "Ben" derdi; beri yandan, mesela yine hepsi de "Ben" diyen çağdaşı Sofistler ise ekseriyetle kötü filozof idiler, hatta şarlatan. Nitekim, onları "kötü filozof" örneği olarak ima eden Üstad, Devlet'de (Politei) onları, kötü filozof olmalarından dolayı çoğunluğun onlara bakarak Felsefe'ye düşman olduklarını ve Felsefe'nin gözden düşmesine sebebiyet verdiklerini söylemekte ve yine aynı eserinde ise, genel halde tüm kötü felsefe yapanları ama özel halde ise Sofistler'i hedef alarak, açıkça "felsefenin gözden düşmesi, onunla uğraşanların ona layık olmamaları yüzündendir. Felsefeye girecekler onun piçleri değil, öz evlatları olmalıdır" demektedir.
 
Metafizika isimli eserinde, Felsefe'yi "hakikatın bilgisi" olarak tarif eden ve Felsefe ve Filozof'un kökü olan Sophia (Hikmet, Bilgelik) ve Sophos (Hakim, Bilge) kavramlarının tanımını yapan Aristoteles, bunlar hakkında "Herbirini ayrıntılı olarak bilmemekle beraber, mümkün olduğu ölçüde herşeyi bilen kişi 'bilge'dir; Güç ve insanlar tarafından bilinmesi kolay olmayan şeyleri bilme gücüne sahip olan kişi 'bilge'dir; Bilimin her dalında sebepleri daha kesin biçimde bilen ve öğretme gücüne sahip olan kişi daha fazla 'bilge'dir; Bilimler arasında kendileri için ve "sırf bilmek amacıyla" aranan bilimler, sonuçları dolayısıyla aranan bilimlerden daha fazla bilgelik'tir; Yönetici bir bilim, kendisine tabi olan bir bilimden daha fazla 'bilgelik'tir" demekte ve bilahare, Bilge'nin toplumdaki yeri hakkında ise şu ilginç tezi ileri sürmektedir: "Çünkü bilge kişi, kendisine emredilen kişi değildir; tersine, onun başkalarına emretmesi gerekir. Onun başkalarına değil, tersine, daha az bilge olanın ona itaat etmesi gerekir."
 
Bu son düstur fevkalade mühimdir; çünkü gerçek bir düşünürün siyasetçinin kapısında yalayacak kemik aramasının zillet olduğunu haykırmaktadır. Bu son düstur yine fevkalade mühimdir; çünkü nadir isitisnalar hariç, siyasetçiler ve hele "kaadir-i küllü şey" olunca hakikat kendisine nazil olan "alim-i küllü şey" olan despot liderler, düşünce adamlarını hiç sevmezler; bitlerini severler ama onları asla! Bu sebeple bu ikisi birbirinden Euclides Geometrisi'ndeki aykırı doğrular gibi ayrık durmalıdırlar. Yine ayrık durmalıdırlar, zira işin tabiatı öyle gerektirir. Zira: Pek az ve hususi haller müstesna, Siyaset'in doğruları ile (Bilim'in ve) Felsefe'nin doğruları farklıdır. Bilim'de ve Felsefe'deki doğru, "hakikat"tir, saf hakikat; buna mukaabil, Siyaset'teki doğru ise "fayda"dır. Bilim'in ve Felsefe'nin amacı "hakikat"i, Siyaset'in amacı ise "faydalı olan"ı elde etmektir. Faydalı olan ise, devirden devire, zeminden zemine değişir; zaman'dan, mekan'dan, ve en önemlisi "insan"dan bağımsız, mutlak anlamda evrensel değildir. Bu sebeple dün siyaseten doğru olan bugün yanlış olabilir; yani, ne yazık ki, Siyaset için tam ve mutlak anlamda genel geçerli, evrensel olan en kesin bir doğru ilke aranıyorsa, o da şudur: "Dün dündür, bugün bugündür." Bu ibare, prensipler düzeyinde el alındığında, ahlak dışı bir oportünizm ilkesi değildir; Siyasetin bizzat kendisidir; ancak tatbikatte ise ap-açık bir oportünizmdir.
 
"Felsefe sözü Hikmet'in tedkikini (l'étude de la sagesse) ifade eder" diyen Descartes'a göre amel edilirse "hakikat arayıcıları" olarak addedilmeleri icap edecek olan düşünce adamları, siyaset adamları gibi "faydalı olan"ın değil de "hakk ve hakikat olan"ın peşinde oldukları için hakk'a ve hakikat'e ihanet edemezler; ettikleri anda düşünce adamı değil siyaset adamı olurlar; yanlışlıklarına karşı çıkarlarsa - ki çıkmalıdırlar da - bu defa da düşmanlıklarını celbederler; bunun sonunda ise çok şey olabilir ki en hafiflerinden birisi hürriyetlerinin gasbıdır. Ancak, Hürriyet'i içinde keşfeden için dıştaki tutsaklık talidir; tıpkı Epictetus'un dediği gibi: "Bir filozof nedir? O; dinlemek istersen seni bütün Roma valilerinden daha çok özgür kılacak adamdır." Gerçekten de öyledir: Felsefe, hürriyeti içinde keşfetmek demektir; gerek ferd ve gerekse de cemiyet için. Bu gerçeği de Hegel şöyle dile getirmektedir: "…Felsefe'nin ortaya çıkması için özgürlük bilinci gereklidir ve felsefenin içinde başladığı halk ilke olarak özgürlüğe sahip olmalıdır; pratik olarak bu, gerçek özgürlüğün, siyasi özgürlüğün gelişip serpilmesine bağlıdır./…/O halde tarihte felsefe, sadece özgür devlet yapılarının oluştuğu yerde ve halde ortaya çıkar." Bu da doğrudur, el-hak: Bir cemiyeteki felsefi güç, o cemiyetteki hürriyet, daha dorğusu, iç-hürriyet ateşinin gücü ile doğru orantılıdır.
 
***
 
Öyleyse ne demeli şu "Ben" mes'elesi hakkında? İmdi; bir enaniyet, bir tekebbür, bir gurur olarak algılanmamasını hassaten rica ederek şahsi fikrimi ilan ediyor ve diyorum ki: Kibir ve gurur ne kadar süfli ve haram ise, tevazu' da bir o kadar yüksek bir meziyyettir. Ancak, herşey yerli-yerinde ve ölçüsünce olmalıdır; asıl zulüm haddi aşmaktır, binaenaleyh, tevazu' için dahi aşırılık haramdır; çünkü ya nefsine karşı bir itimadsızlığa, ya sorumsuzluğa, veya "hakikat karşısında susan dilsiz Şeytan" roline soyunduğuna, yahut muhatabına karşı bir gizli alaya (istihza-yı hafi) delalet eder. Bu sebeple, gerçek bir münevver kendi zihniyle dünyayı idrak eden, kendi aklıyla düşünen ve bulan adam olduğu için zaruri olarak kendisini - "Ben"i - referans verecektir; entellektüelin bir tanımını da böyle yapabiliriz fikrimce: Entellektüel, kendisi referans olan kişidir. Kusursuzluk imkansız olduğuna göre entellektüel de gurura kapılabilir, kibirlenebilir, ancak, fikirlerini "Ben" diyerek dışlaştırması bizatihi kibir ve gurur değildir.  
 
İmdi; "kibir" ve "gurur", herşeyden önce prensip olarak haramdır; Yerin Göğün Yaratanı da insanları kibirlerinden ve gururlarından yere çarpar. Kibir" (büyüklük) ve "tekebbür" (büyüklenme) dar ve teknik manasında yalnızca O'na aittir ve yalnızca O'na izafeten kullanıldığında meşrudur; kezalik "gurur" ise yine dar ve teknik manasında yalnızca Şeytan'a hastır; nitekim kelimenin anlamı "aldanmak"tır ve Şeytan ise "aldatıcı" (ğarra) sıfatıyla muttasiftir. Bu sebeplere müsteniden, Cenab-ı Bari, birinci bahiste kendisine ait olan bir hakkın başkası tarafından gaspedilmesine ve ikinci bahiste ise Şeytan'a uyulmasına tevessül edilmesi durumlarında hem kendi hakkını korumak - Allah, hakk olduğu gibi hakkların ve hakikatlerin de koruyucudur ve en ziyade ise de kendi hakkını ve hukukunu korur; kendi uluhiyetini tanınmayanlara biçtiği ceza bunun en açık delilidir -, hem de yine aynı sadedde olmak üzere Şeytan'a uyulmasına mani olmak ["apaçık düşman" (aduvvun mubin) olan Şeytan'a uymak "Şeytan'a taabbüd" olarak tanımlanmış ve yasaklanmış ve kendisine taabbüd edilmesi ise "doğru yol" (sırat-ı müstakim) olarak tanımlanmış ve emredilmiştir (msl: Yasin: 60-61)] yani Hakk'ı muhafaza ve Batıl'ı iptal için kibir ve gurur sahiplerini cezalandırır.
 
Kusursuzluk imkansız olduğuna göre entellektüel de gurura kapılabilir, kibirlenebilir, ancak, hakk'a ve hakikate müstenid olmak kaydıyla fikirlerini "Ben" diyerek dışlaştırması bizatihi enaniyet, kibir ve gurur olmadığı gibi, öyle telakki edilebilir diye kendinde mahfuz tutması da hakka ve hakikate ihanettir.
 
... hasıl-ı kelam; hakketmek kayıt ve şartıyla, "Ben"i referans vererek "Ben diyorum ki", "Ben demiştim ki" diye konuşmak, bir düşünce adamının hakkıdır ve hatta fazifesidir.
 
***
 
Şu sıralar küçücük küçücük adamlar Siyaset gibi büyük bir iş üzerinde küçücük küçücük kafalarıyla kocaman kocaman hile ve hud'a planları kurarken bizlere gerçekten büyük adamlarla ilgilenmek fırsatı vermiş oluyorlar; bu fırsatı iyi değerlendirelim.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 214,17 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim