ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Kendini Bilmeye ve Kendi Üzerine Düşünmeye Dair
Durmuş Hocaoğlu

Türk Haber Gazetesi / Sayı: 33, 25.11.2002-01.12.2002
"Kendini bilme", herşeyin başıdır; herşeyin başı! Bunun için değil midir ki, hakkı ve hakikati müdafaa ettiği için 517 kişilik jüri tarafından idama gönderilen Socrates "kendini bil!" (gnosis ipse!) ve koca Yunus "sen seni bil, sen seni" demiştir ve dahi bunun için değil midir ki İki Cihan padişahı, Nebiler Başbuğu, Efendimiz Muhammed Mustafa - salat ve selam O'na olsun - "kendini bilmeyen Rabbini bil(e)mez" (men a'refe nefsehu feqad a'refe rabbehu) buyurmuştur?
 
"Kendini bilme", herşeyin başı; öyle ki, Yerleri Gökleri direksiz tutturan, Yaratan ve Yok Eden Halık-ı Zülcelal, "kendini bilme" kaabiliyeti vermediklerine kendi uluhiyetini bilmekle mükellef tutma şerefini bahşetmemiştir.
 
İmdi, madem ki, "kendini bilmeyen" Rabbini bil(e)mez, öyleyse başkasını dahi bilemez. Ve yine madem ki bilmeyen bildiremez, bu demektir ki, kendini bilmeyen başkasını da bildiremez.
 
Lakin, "kendini bilme", "kendi üzerine düşünme" ile olur; şu halde, kendi üzerine düşün(e)meyen kendini bilemez; kendini bil(e)meyen başkasını da bilemez; bil(e)meyen bildiremeyeceğine binaen, kendi üzerine düşün(e)meyen, başkası üzerine de düşünemez; ve kezalik, düşün(e)meyen hüküm de ver(e)meyeceğine binaen, kendi üzerine düşün(e)meyen, başkası üzerine hüküm de veremez; vermemelidir, böyle bir hakkı yoktur.
 
***
 
Son birkaç haftadır herkesin dikkatini çektiğinden eminim: Medya'ya yansıdığı kadarıyla, seçimlerin galiplerinin de mağluplarının tatminkar analizler yaptıkları pek söylenemez. Kendi aralarındaki tartışmaları bilemiyorum, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğim - doğrusu ilgimi de çekmiyor; ben açık tartışmaya iltifat ederim -; ancak, bugüne kadar yap(a)madıklarını bugünden sonra yapabileceklerini de pek muhtemel görmediğimi söylemeliyim. Yani doğrusu, pek ümidvar değilim; çünkü kendi üzerlerine düşünmeden başkaları üzerine düşünmeye, çünkü kendi üzerlerine hükmetmeden başkaları üzerine hükmetmeye çalışandan hayır çıkmaz.
 
***
 
Diğerlerini şimdilik bir tarafa bırakarak bilhassa bahse mevzu etmek istediğim, "milliyetçilik"i açıkça manifeste edilmiş Siyasi Archimedes Noktası olarak tercih eden entellektüellerde ve birbirleriyle aralarında kan davası varmışçasına ayrık durmaya gösteren MHP ve BBP camiasında, bütün tazammun ve şumulü ile önce kendisi üzerine düşünmenin mahsulü, Kamuoyu'na mal edilmiş bir kritiğe pek rastlayabilmiş değilim; belki de hiçbir nüfuz etme imkanım olamayacak olan kapalı devre tartışmaları ve sonuçlarını "ulaşılamaz" olduğu müddetçe, üzerinde konuşulması mümkün olmayan metafizik önermeler grubuna dahil edip üzerinde konuşulabilir hale gelinceye dek muvakkaten yok sayarak alameleinnas olanlarını göz önüne aldığımda, medhal kısmında dercetmiş olduğum prensiplerin alenen çiğnenmekte olduğunu söyleyebilirim.... çok yazık!
 
***
 
İmdi; bundan bir önceki yazımda vermiş olduğum "hakketmek kayıt ve şartıyla, Ben'i referans vererek Ben diyorum ki, Ben demiştim ki diye konuşmak, bir düşünce adamının hakkıdır ve hatta fazifesidir" hükmünü naçizane kendimde tatbik etme salahiyetim olduğumu farzederek, "Ben demiştim diyelim ve ilerisi için de "ben demiştim ki..." diyeceklerimizi şimdiden hazırlayalım; hakk ve hakikatin tekelimizde olmadığını ve hatta iddialarımızın külliyen yanlışlanabileceğini dahi göze alarak, ihtiyatı elden bırakmadan ve kendimizi varlığın merkezine koymadan..." diyorum ve daha önce dediklerimden ikisinden iktibasta bulunuyorum.
 
Türk Milliyetçiliği'nin En Mühim İhtiyacı: Öz-Eleştiri
 
[Türk Yurdu., Sayı: 139-140-141., Mart-Nisan-Mayıs 1999., Ankara., s.95-100]
 
"Eleştiri", ya da 'tenkid', yahut 'kritik', piyasa malı naylon entellektüellerin anladığı ve tatbik ettiğinin aksine, 'saldırmak', 'karalamak', 'çamur atmak' değildir; 'tenkid', Arapça'da 'yoklamak, kontrol etmek' anlamındaki 'nekade'den (nun-qaf-dal), 'kritik' ise, Yunanca 'hüküm verme' anlamındaki 'krenein'den gelmektedir.../... ki, buna göre, "eleştiri", yani "tenkid/kritik"in bir terim olarak şu anlama geldiğini söyleyebiliriz: "Bir şey hakkında bir değer atfetme, onu yoklama, kontrol etme, yanlışlıklardan temizleme ve hakkında hüküm verme". (Kant'ın en büyük eserinin adının niçin "Teorik Aklın Tenkidi" olduğu düşünülmelidir)
 
Şu halde, bir şeyin tenkidi, evvelen o şeye bir 'değer atfetmek', saniyen o şeyi yoklamak, hatasını-sevabını kontrol etmek, yanlışlıklarından arındırmak, temizlemek, o şey hakkındaki hakikat ne ise onu olduğu gibi ortaya koymak demektir. Ve salisen şu da demektir: "Tenkid edilen şey şayet gayri kaabili tashih ise iptal etmek, kaabili tashih ise tashih etmek, hak ve hakikate doğru değiştirmek, tekamül ettirmek, ilerletmek, mükemmelleştirmek."
 
Beri yandan, hem en ziyade tashih ve tekamül ettirmemiz, mükemmelleştirmemiz, geliştirmemiz icap eden ve hem de buna en iyi derecede muvaffak olabileceğimiz obje ise bizzat yine kendimizdir. O halde, en ihlaslı, en mükemmel ve en ciddi, hatta en ağır tenkidlerimizi yöneltmemiz icap eden de, bizzat kendimizden başkası olmamalıdır. Üstelik, siyaset noktai nazarından limit halde en kötü ihtimal ile, başkalarını değiştirebilme şans ve ihtimalimizin sıfır olduğu farzolunarak yola çıkılması her zamanda ve her zeminde en mükemmel bir metod düsturu olarak şayanı tavsiyedir.
 
Netice-i kelam olarak, diyebiliriz ki: Öz-eleştiri her zaman için fevkalhad elzemdir ve mühimdir.
 
Lakin bir hususu da hemen eklemeliyiz: Cemiyetimizin entellektüel hayatının her safhasında eleştirinin çok az bilinmesine mukabil öz-eleştiri hemen-hemen hiç bilinmemektedir. Bahusus, bugüne kadar "bizim camia"da ise böyle birşeye hiç teşebbüs edilmemiş olduğunu söyleyebiliriz./...  
 
II
 
Milliyetçiliği Sorgulamak
 
[Muhalif., Yıl: 1., Sayı: 12., 07.04.2000-13.04.2000]
 
.../
 
Evet dostlar; şahsen bu suali fevkalade mühimsiyorum: "Biz nerede yanlışlık yaptık?"
 
Ancak, böyle bir sualin üzerinde durmak, herşeyden önce, şu başlangıç noktasını bir aksiyom (mütearife, belit) olarak kabul etmeyi gerekli kılmaktadır: Biz, yani evvelen umumi manada Türk Devleti, dar ve hususi manada ise Biz Türk Milliyetçileri ciddi yanlışlıklar yaptık ve el'an dahi bu yanlışlıklarda musırrane devam etmekteyiz. Böyle bir tartışmaya başlamak bu aksiyomu gerekli kılmaktadır; aksi halde tartışmanın hiçbir anlamı kalmayacaktır. Bu çıkış noktasını, aksiyomu, diğer bir tabirle, "Archimedes Noktası"nı reddenler ile bu babda bir müzakere yapılamaz; öyleleri ile vaki' olacak fikir tartışması, başka bir mecraya, önce bu aksiyomların tartışmasına gidecektir. Zira, yanlışlığın düzeltilmesi, öncelikle, ortada bir yanlışlığın bulunduğunu kabul etmeyi gerekli kılar.
 
Kanaatime nazaran, Türk Milliyetçileri ve Türk Milliyetçiliği stratejik önemi haiz birçok hususta çok ciddi hatalar yapmışlardır. Bunları, adetim olduğu üzere, numaralandırarak sıralamak istiyorum:
 
1: Türk Milliyetçiliği'nin modern zamanlarda ortaya çıkışı arızi bir hadisedir; O, modern manasıyla ele alındığı takdirde, geç doğmuş bir milliyetçiliktir.
 
2: Geç doğmanın yanında, sıhhatsiz bir şekilde doğmuştur; doğumu itibariyle aksiyoner değil reaksiyoner, tepkici bir milliyetçilik olmuştur.
 
3: Bu doğuş karakteristiği O'nun bütün hayatı boyunca hemen-hemen hiç değişmemiş, kaahır ekseriyeti itibariyle bir tepkici milliyetçilik olarak kalmıştır.
 
4: Bu karakteristik özelliği, Türk Milliyetçiliği'nin sürekli olarak tedafüi (savunmacı) bir stratejiye sahip olması gibi bir neticeye yol açmıştır.
 
5: Bunun yanında, Türk Milliyetçiliği ciddi bir biçimde Metod ve Felsefe problemi ile de malul olmuştur ve bu devam etmektedir. Konunun bazı bakımlardan en mühim yanı da burası olsa gerektir. Zira, Metod,   hakikate ve doğruya vardıran yolların bütünüdür; hal böyle olunca, yanlış yoldan doğru sonuca ulaşılamayacağı da kendiliğinden anlaşılır bir husus olacaktır. Felsefe'ye gelince; ona karşı duyarsızlığın ve iticiliğin egemen olduğu; Felsefe'yi, yerine göre, lüzumsuz bir entellektüel gevezelik, yerine göre de insanın elinden imanını alan şeytani bir vesvese makinası; felsefeciyi ise bir işe yaramayan fikirleri ile insanların zihinlerini iğtişaşa sevk eden, sapkın, geveze, kendini beğenmiş, toplumdan kopuk ukala entellektüel addeden ve bu garip fikirlerin asırlardan beri zihinlere bir zift yapıştığı bir cemiyette onun lüzumunu anlatmak o kadar kolay görünmemektedir; ama herşeye rağmen yine de uğraşmaya değer.
 
İmdi; metodu ve felsefesi olmayan böyle bir milliyetçilik, zaten çok zorlayan şartların ve doğumundan gelen ve yakasını bırakmayan problemlerin de etkisiyle, ister-istemez hemen siyasi bir aksiyon haline dönüşmek durumunda kalmıştır; daha sahih bir ifade ile, bidayetinden beri sahip bulunduğu siyasi halini devam ettirmiştir. Vakıa, üç yıl kadar önce, Türk Yurdu'nun Alparslan Türkeş'in vefatı münasebetiyle neşrettiği özel sayısında yayınlamış olduğum "Alparslan Türkeş ve Ülkücülük" başlıklı yazımda da müdafaa ettiğim gibi, [Bkz: Türk Yurdu; Dosya Başlığı: "Alparslan Türkeş" (Özel Sayı); 7. Devre, Cilt: 17 (49), Sayı: 118 (479)., s.12-15] Milliyetçilik idesinin siyasileşmesi temel bir prensip olarak elbette yanlış değildir ve hatta faydalı birçok yanı da vardır; siyasetsiz ve saf platonik bir entellektüel milliyetçilik de başka bir ciddi handikap olacaktır. Ancak, Milliyetçilik akımının bütünüyle siyasete kilitlenmesi, kötü bir netice hasıl etmiştir: Türk Milliyetçiliği tehlikeli ve zararlı bir şekilde partilileşmiştir; bu suretle "parti-bağımlı" bir karakter kazanmış, ve bu karakteri yukarıda sıraladığımız diğer nitelikleriyle de birleşmek suretiyle, Milliyetçilik ile alakalı bütün hususlarda doğruları tekeline almış olan, otoriteryen ve tabiatiyle entellektüel bir nitelik taşımayan; felsefi bir zemine oturmayan, ciddi ve ağır eleştirilere karşı kapalı ve duyarsız bir keyfiyet kazanmıştır.
 
6: Bunun sonucu olarak, karşılaşılan kötü bir akıbet, Türk Milliyetçiliği'nin savunma refleksleri ile hareket eder bir hale, ve belki de en kötüsü, istisnai haller hariç, büyük nisbette, karşıtlarına endekslenen ve karşıtlarından beslenen; rakipleri, hasımları ve düşmanları ile ayakta duran bir harekete dönüşmüş olmasıdır.
 
7: Ve yine, aynı sebeplerden dolayı ve aynı gelişim çizgisinin bir ürünü olarak, Türk Milliyetçiliği, Devlet karşısında eleştirel bir vazıyet alamamış; en fazla değer verilen bir varlık olmasına rağmen Devlet hakkında hiçbir ciddi fikir üretememiş ve bu da onu, sadece Millet'in mevcudiyetinin en üstün te'minatı ve binnetice, her ne bahasına olursa varlığının savunulması bir namus borcu olan, bir varlık olarak yeryüzündeki tüm beşeri varlıkların tartışılmaz derecede en üstünü bulunan Devlet'in hükmi şahsiyetini ve fiziki varlığını değil, ama onunla birlikte her zaman için tartışmaya açık ve hatta tartışılması zaruri olan Yönetim Tarzları'nın, diğer adıyla Sistem'in de - zaman zaman aksi iddia edilse dahi - müdafaasını üstlenmek ve onunla eklemlenmek gibi tasvib edilmesi mümkün olmayan bir konuma dahi gelebilmiştir. Ve yine, Devlet'in, savunulurken aynı zamanda eleştirilebileceği dikkate alınmamış; bu da bir yandan Devlet eleştirmenliğinin milliyetçilerin elinden çıkmasına ve yanlış istikametlere çekilmesine de sebebiyet vermiş olduğu gibi, diğer yandan da Devlet'in mükemmelleştirilmesinde mutlaka sahip bulunması gereken rollerinin çok tahdid edilmesine yol açmıştır.
 
8: Metod zaafiyeti, felsefesizlik, entellektüel yetmezlik, Türk Milliyetçiliği'nin ufkunu daraltmış ve onu sıradanlaştırmıştır.
 
Bu sıradanlaşmanın birçok emaresinden birisi günümüzde son derece hayati ehemmiyeti haiz birçok entellektüel problem alanlarında milliyetçilerin havlu atmasıdır. Bunların bir kısmına kısa bir özet halinde, bundan bir yıl kadar evvel, Türk Yurdu'nda temas etmiştim [Bkz: "Türk Milliyetçiliği'nin En Mühim İhtiyacı: Öz-Eleştiri"; Türk Yurdu, Mart-Nisan-Mayıs 1999]. Bu vesileyle, burada dercetmiş olduğum hususları, ilgilenen olursa el-yevm tartışmaya hazır olduğumu bir kere daha bildirmeyi bir görev addetmekteyim.
 
İşbu sıradanlaşmanın elim neticelerinden bir başkası ise, Sovyetler'in çöküşünden sonra kısmen de olsa hürriyetlerine ve istiklallerine kavuşan "Dış Türkler" konusunda Milliyetçiliğin trajik başarısızlığıdır. Bizim gençlik yıllarımızı süsleyen en çıldırtıcı, en şaşaalı, en büyük, en göz kamaştırıcı, en başta gelen hayallerimizden birisi, hiç kuşkusuz, o zamanlar "Esir Türkler" olarak adlandırdığımız Dış Türkler'in hürriyet ve istiklalleri olmuştur. Fakat heyhat! Bugün bu ülkeler ve bu insanlar artık - hep ihtiyatla konuşuyorum, "kısmen" de olsa - hür ve müstakildirler; ama Türk Milliyetçiliği'nin dilleri boğazlarına kaçmıştır. Ortaya konan ürün, iddialara nisbetle, bir "hiç"tir; bir "hiç". Ve dahi bir komedidir; tıpkı, şunun gibi: Bir genç düşününüz ki, senelerce aşkından deli-divane olduğu, Mecnun gibi çöllere düştüğü, Ferhad gibi dağları deldiği sevdalısı, yavuklusu, bir sabah kapısını çalan Hızır Aleyhisselam tarafından elinden tutulup getiriliyor ve, "haydi bakalım delikanlı; işte bütün ömrün boyunca vuslatını dilediğin büyük aşkın burada; görelim bakalım nice eylersin" denerek bırakıldığında, bizim zavallı kahramanımızın dilleri tutulmuş olsun! Evet; maalesef hakikat bundan ibarettir. Tarih, bundan önce sözünü ettiğimiz "kırılma" - veya "makas değiştirme - noktasında, aşkımızı kapıya bıraktı; ama bizim dillerimiz tutuldu! Niçin mi? Bence sebebini anlamak zor değil: O zavallı şaşkın aşık için aşk bir romantizmdir; gerçeklerden kopuk, kendi kurduğu hayalhanesinde yeşertip büyüttüğü hülyalı bir romantizm! Maşuku ile o güne kadar doğru-düzgün konuşmamıştır bile; onu tanımamaktadır; ne huyundan haberi bardır, ne suyundan; onun kendisini sevip-sevmediğinden, başka sevdalısı, paralısı, ya da belalısı bulunup-bulunmadığından bile bihaberdir; ayakları eğri mi, ağzı kokar mı, konuşurken pot kırar mı, hiç aklına gelmemiştir bunları tefekkür, tahkik ve tedkik etmek. Üstelik çok da toydur garibim: Nasıl ilan-ı aşk edilir, onu bile bilmemektedir. Daha da kötüsü: Hayat hakkında iler-tutar hiçbir ciddi bilgisi ve tecrübesi de yoktur: Vuslat tahakkuk ettiği takdirde, bir ev, bir yuva, bir aile nasıl kurulur ve nasıl yaşatılır, ekmeğin tanesi, soğanın kilosu kaçadır; bunları hiç akıl etmemiştir; hiç bir zaman bunların bir mesele olabileceğini düşünmemiştir. Kız kapıda, şaşkaloz aşıkın dilleri tutulmuş, ayakları dolaşmış; öylece bakıyor! İyi de, Hızır fazla beklemez; alır da gidiverir; giderse de bir daha ya kısmet!
 
İşte vazıyet böyle! Bizim neslimiz için Orta-Asya, sihirli ve kutsal bir yerdi. Biz, orayı teknik, ilmi ve felsefi eserlerden değil, "Bozkurtlar"dan, bize, medeni dünyayı yağmalayan, çapul ile geçinen, Çin'e akın yapmadığında aç kalan insanları Eski Türkler diye yücelten bu cazibeli kitaptan tanıyorduk; daha doğrusu tanımıyorduk, kendimize bu fantastik roman gibi bir sanal dünya kurmuştuk; herbir ferdi bir Kürşad Tekin olan bir sanal dünya. Şimdi rüya bitti ve gerçek buz gibi soğuk ve sert bir step rüzgarı gibi suratımıza çarptı. 
 
Gece bitti, Mehtab sona erdi, Güneş doğdu ve bir hakikat ile karşılaştık. Ah hakikat! Sen ne kadar zalimsin! Yıktın bütün rüyalarımızı. İlk yıkılan hayal şatolarımızdan birisi, Orta-Asya'lı kardeşlerimizin, kendilerine "Türk" demeyişleri olmuştu; bunu diğerleri takip etti./...
 
***
 
Bu yazının çok karamsar olduğunu düşünebilirsiniz; ama hayır; asla! Gelecek için ümitli olmak noktasında kendimi hiç geriye çekmek istemiyorum. Gelecek bizim elimizde; ve henüz Hızır kapıdan gitmiş değil!
 
***
 
 Bu yazı, bir tartışma açma davetiyesidir; ilgi duyan olursa. 
 Acaba ümitli olmaya devam etmeli miyim?
 
***
 
      İktibaslarım burada nihayete eriyor; ama devamı gelecektir.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 239,68 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim