ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

'Batı ve Batı' veya 'Batı'nın İki Veçhesi'
Durmuş Hocaoğlu

Gelecek Gazetesi / Sayı: 3, 16.02.2001-22.02.2001
Öncelikle şu hususu tam ve kat'i bir açık yüreklilik, ihlas ve samimiyet ile kabul etmek mecburiyetindeyiz: Batı, Batılılık, Batılılaşma, bütün Türk ve İslam tarihinin karşı-karşıya bulunduğu en büyük, en zorlu, en ağır ve halli en ziyade müşkil, kelimenin tam manasıyla kronikleşmiş problemidir ki bu bütün bu problemler cümlesinin tek bir isimle adlandırılabileceği kanaatindeyim: "Batı Problemi".
 
Nasıl ki, Biz bugün unutmuş olsak bile - ki entellektüel ve içtimai hafızamızın ne mertebede zayıf olduğu erbabınca malumdur - "Doğu Problemi" (Question d'Orient, Eastern Question; veya bizim literatürümüzdeki formatıyla Şark Meselesi) adıyla gayet net ve vazıh bir şekilde ifade edilen bir problem Batı dünyasının siyasi ve kültürel literatüründe mevcut olmuşsa ve hatta bugün dahi, eskisi gibi açıkça ve alenen telaffuz edilmemekle beraber, muhtelif şekillerde de olsa mevcut olmaya devam etmekte ise, Bizim dünyamızın da böyle bir problemi uzun bir zamandan beri mevcuttur; Bizim, yani, umumen İslam-Şark'ın, ama en ağır ve en tahrib edici bir surette Biz Türklerin! Batı Problemi, biraz daha açacak olursak, aslında Batı-harici bütün cemiyetlere ait alem-şumul bir problemdir; istisnasız bütün Batı-harici cemiyetlerin, bütün Batı-harici milletlerin, devletlerin, dinlerin, dillerin, kültürlerin ve medeniyetlerin! Ancak, bu problem, mükerreren tebarüz ettirmek isterim ki, en büyük şiddetini herkesten, her devlet ve cemiyetten ve her kültür ve medeniyetten daha ziyade, en ziyade ve - 'azami' kelimesinin 'en' süperlatifini mündemiç olduğunu bile-bile, yürek yangınımı ifade edebilmek maksadına matufen duble süperlatif yapmak kastıyla 'en azami' gibi gayri nizami bir ibare kullanarak söyleyeyim - "en azami" tesir ve nüfuzunu Bizim, yani Biz Türklerin üzerinde göstermiştir.
 
Fakat bu problemden daha büyüğü, daha ağırı, daha beteri de var: "Batı Problemi'ni Anlayamama Problemi": En az iki asrı mütecaviz bir müddetten beri iliklerimize kadar işleyen bir virüs gibi bütün varlığımızı, bütün var-oluş sahalarımızı kuşatmasına rağmen, hala hallinde ciddi bir mesafe alınamamış bulunan ve dahi, halledilebilmek bir yana, daha da ağırlaşan, daha da kronikleşen, git-gide çözülmez bir kördüğüm haline dönüşen en büyük, en baş-belası problemimizi anlayama problemi.
 
***
 
Nedir bu karabasan gibi üstümüze çöken bu problem, derseniz, kısaca arzetmeye çalışayım.
 
Batı Problemi, birbiriyle yakından bağlantılı iki ana kısma taksim edilebilir.
 
Batı Problemi'nin birinci veçhesi, ilk nazarda hemen göze çarpan, canımızı yakan veçhesi olup, Batı'nın iktisadi, kültürel, askeri bakımdan çok üstün olan gücü ve seviyesidir. Batı, yani, öncelikle Avrupa ve sonra da Amerika, en az iki asırdan beri Dünya'nın patronu mevkıinde bulunmaktadır, her bakımdan ve her hususta. Batı, onaltıncı asırdan beri mütemadiyen ilerlemekte, mütemadiyen büyümekte, güçlenmektedir; vakıa Avrupa geçen asrın ortalarına kadar sahip bulunduğu seviyenin hayli altına inmiştir, ama Batı, topyekun olarak, seviye kaybetmek bir yana daha da yükseklere terfi etmiştir. İlk önceleri, Doğu'nun - ki bu Doğu hassaten Osmanlı'dır - büyüklüğü yanında bu büyüme gözden kaçmıştır; ama zamanla, Doğu'nun çökmesine paralel olarak çok daha belirgin ve çok daha göze batar bir hale gelmiştir, fakat o zaman da bu yükselişin sırrını çözemeyen Batı-dışı her toplum gibi Müslüman-Doğu ve Türkiye de mutlak bir krize girmiştir. Bizim, içine yuvarlanmış olduğumuz ve bir türlü çıkmaya muvaffak olamadığımız derin bir çukuru andıran hala devam etmekte olan bu kronik kriz, budur: Türkiye, bir süper güç olmaktan "sıradanlık" seviyesine tenzil olmuştur; fakat bu, krizimizin sadece bir kısmıdır ve aslı daha da derindir: Medeniyetimiz, kültürümüz tahrib olmuş, kişiliğimiz parçalanmıştır. Edward Said'in de belirttiği gibi, Batı, Doğu'yu sadece mağlub etmemiş fakat O'nun kültüğrünü de tahribetmiştir.
 
Aslında Doğu'nun çökmediğini, asıl vakıanın Batı'nın yükselmesinden ibaret olduğunu ileri süren merhum üstad Cemil Meriç, Batı'nın bu serüvenini ve Tarih çapındaki fevkalade mühim muvaffakıyetini şu dramatik ifadelerle dile getirmektedir: [Bir Facianın Hikayesi., "Batı Olayı - İhtişamlı Bir Tulu"., Umran Yayınları., İstanbul., Haziran 1981., s.71-73]
 
"XIX, yüzyılda Avrupa erişilmez bir üstünlük kazandı, hem de birdenbire... Ve dünya üzerinde hemen hemen mutlak hakimiyet kurdu. Cihan'ın en uzak bölgelerine aid de olsa, her mühim mesele, Avrupa hariciyeleri arasındaki tartışmalarla karara bağlanıyordu. İtibara şayan olan, yalnız "düvel-i muazzama"nın menfaatleri idi. Bir kelime ile, dünyanın mukadderatı - hem topyekun hem de ufak ayrıntılarıyla - Avrupanın savaş meydanlarında çözümleniyordu. "Avrupa Konseri" denilen beş veya altı Avrupa devleti öylesine güçlü idi ki, terazinin bir kefesine onlar konsa, öbür kefeye de dünyanın geri kalan ülkeleri yığıl­sa, ikinci kefe tüy kadar hafif kalırdı.
 
Avrupa bu hakimiyeti nasıl sağladı? "Batı Olayı" is­mini vereceğim bir mucize ile. Batı olayı, üçyüzyıl kuluç­ka hayatı yaşadıktan sonra, XIX. asırda patlayıverdi. Bu olayın temelinde rasyonalizm ve ilim vardı: XVII. asırda kekeleyen, XVIII'de konuşmaya başlayan, XIX'da haykı­ran ilim. Ama kimseyi şaşırtmadı bu ihtişamlı tulu, bekle­niyordu sanki. Yine de izaha çalışan aydınlar çıktı; kimi ırkların üstünlüğü dedi, kimi Yunan ve Latin medeniyetle­rinin uzantısı, Hristiyanlığın etkisi, diyenler de oldu, ka­vimlerin ilerleme kabiliyeti, diyenler de. Hiçbiri tatminkar değildi bu izahların. Başkalarına göre, bütün muvazenele­ri altüst eden bu zuhur, Avrupanın uyanışı olarak değil, dünyanın diğer kısımlarının - bilhassa Avrupa dışındaki en büyük imparatorlukları kurmuş olan Asyanın - inhitatı ola­rak vasıflandırılmalıydı. Fernand Grenard, "Asya'nın Çö­küşü" adlı kitabında, şa'şaaları XVIII. asırda hala de­vam eden büyük Asya İmparatorluklarından söz eder: Mançular Çin'i, Safeviler İran'ı, Büyük Moğolun Hind'i, Osmanlı Türkiyesi... Bir zamanlar dünyaya dehşet saçan ve düne kadar güçlü olan bu ülkeler nasıl oldu da birden­bire siliniverdi diye şaşar. Bu çöküşü iç sebeplerle izaha çalışır. Bizce yanlış. Asyanın çöküşü diye bir mesele yok. Avrupanın uyanışı diye bir harika var: Batı olayı, Güneş ufukta belirince yıldızlar söndü, o kadar. Asya imparator­luklarının izmihlali yönetici sınıfların ve hanedanların yozlaşması gibi sebeplere bağlanamaz. Batı olayı birden­bire ortaya çıkmasa, Asya devletleri daha asırlarca siya­si hayatlarını sürdürür; Asya, inhitatının farkına bile var­mazdı.
 
Filhakika, Avrupa'nın yayılması korkunç oldu: bütün Afrika'yı, Okyanusya'yı, Güney Asya'nın tümünü ele ge­çirdi Avrupa. Haritaya bir göz atın, Fransanın, İngiltere'­nin, Hollanda'nın, Belçika'nın, Almanya'nın sömürgeleş­tirdiği uçsuz bucaksız topraklar görürsünüz."
 
Batı Problemi'nin ikinci veçhesi ise, birincisindekinden çok daha zorlukla farkedilebilen, ama bu problemin aslını, kökünü oluşturan asıl veçhesidir. Kökü çok derinlerde olan bu asıl yan, meselenin bu şah damarı anlaşılmadığı müddetçe, Batı Problemi çözülebilmek bir yana, bugüne kadar geçen uzun müddet zarfında tarihi tecrübenin de bedahat mertebesinde bir kat'iyyetle isbat ettiği üzere, daha da ağırlaşmaktadır ki, o da kısaca şudur: Batı, "Modernite"nin kurucusudur, mucididir; fakat sadece bu kadarcık değildir: Modernite'nin, aynı zamanda, en iyi icracısıdır. Amma velakin, bu kadar dahi değildir, daha fazlası olmanın da yolundadır: Batı, Tarih'in şu ana kadarki seyrinden istihraç edebilindiği kadarıyla, ihtimal-i gaalibe ile, işbu Cari Modernite'yi aşacak yeni modernitenin de kurucusu, mucidi ve en iyi icracısı olacaktır. Bahse mevzu bu "Yeni"nin adı her ne olursa olsun - ister Hiper-Modernite densin, ister Post-Modernite, isterse Anti-Modernite densin; O daima yeni bir modernite olacaktır. Elbette Tarih determine edilemez; elbette Historisizm yanlıştır; ama dostlar, korkum ve endişem odur ki olacak olan, olabilmesi mümkün olanların arasında ihtimal nisbeti en yüksek olan, bundan ibarettir.
 
Eğer bu tahmin tahakkuk edecek olursa, bu, Fukuyama'nın tezinin tasdiki demek olacaktır: Tarih'in Sonu, İnsanlığın son durağı, Batı'dır!
 
***
 
Şu halde asıl mesele, Modernite'dir, daha doğrusu Batı tarafından te'sis edilen ve el'an cari olan, alternatifsiz tek modernite olan Batı Modernitesi'dir.
 
İmdi, Modernite, bütün dünyaya hükmeden tek modernite olan Batı Modernitesi, özü itibariyle, Dünya'nın, daha öncekilerin hiçbirisine benzemeyen yep-yeni bir tarzda inşa edilmesidir. Yani: Batı, yeni bir dünya, veya daha vurgulu ifadesiyle bir Yeni Dünya inşa etmiştir. İşte, alternatifi olmayan bu "Yeni-Dünya"dır.
 
Yeni-Dünya, veya Modernite, veya Batı Modernitesi ise, çok muhtasaran ifade edildikte, asıl olarak, Zihniyet'in ve bunun neticesi olmak üzere, İnsan-Eşya ve İnsan-İnsan münasebetlerinin yeniden ve radikal bir tarzda değiştirilmesi, yeniden formatlanmasıdır. Önce Orta-Çağlar'ın sonuna doğru Skolastik dönem içerisinde filizlenmeye başlayan, Rönesans ve Reformasyon ile boy atan, gelişen Batı çiçeği, 17nci asırdan itibaren git-gide ve bila fasıla büyümeye devam etti; 18nci asırda gövedesi iyice kalınlaşarak kırılmaz-bükülmez bir ağaca dönüşmeye başladı; bu tahavvül, 19ncu asırda kat'i neticesini almaya doğru yöneldi ve 20nci asırda gölgesi her yanı kaplayan, dalları her yere uzanan, gölgesinde ot bitirmeyen, ürkütücü dercede heybetli, balta-kesmez bir dev oldu. 15nci asr-ı miladide korkakk ve çekingen bir fısıltı gibi çıkan Batı'nın sesi zaman içerisinde bir çığlığa, bir haykırışa ve bilahare 20nci asırda ise kelimenin tam ve kat'i anlamıyla bir kükremeye, bir gök gürültüsüne münkalib oldu.
 
Batı'nın, Bizim bugün dahi, evet, aradan geçen asırlara rağmen, en büyük zarara duçar olan Biz olmamıza rağmen, bugün dahi hala fehm ve idrak edemediğimiz bu mucizevi başarı, Batı'nın kendi şartlarından neş'et eden tarihi istihalesinin hasıl ettiği büyük zihniyet devriminde aranmalıdır: Akıl'a vurulan bütün prangaları kırmaya yönelen, nazar-ı dikkatini Bu-Dünya'ya yönelten, Bilgi'yi, Dünya'yı keşfeden bu zihniyet, İnsan ile Eşya arasında, o güne dek hiçbir toplumda, hiçbir kültür ve medeniyet havzasında te'sis edilemeyen, edilmesi de düşünülmeyen; yep-yeni, benzeri ve alternatifi olmayan, tamamiyle bir ibda ve ihtira mahsulü olan ve Bilgi ile Dünya'ya hakim olmak olarak hulasa edilebilecek bir nizam kurmaya muvaffak oldu: "Sanayi Nizamı!"
 
Bu nizam, tam ve mutlak manada bir modernitedir; o sebeple de... bütün dünya, ne yapsa ve ne yana gitse, Batı tarafından te'sis edilen bu tek ve biricik modernite ile karşı-karşıya kalmak; diğer bir deyişle, Batı'nın kurmuş olduğu ve sahipliğini elinde tuttuğu yeni bir dünya nizamında, bir Yeni-Dünya'da yaşamak gibi kaçınılmaz bir akıbete duçar olmuştur. Yani: Bir Yeni-Dünya kurulmuştur; bu dünya bizim eserimiz değildir; ama istesek de istemesek de, kerhen veya tav'an, içinde yaşamak mecburiyetinde olduğumuz dünya budur.
 
İşte, Batı Problemi'nin aslı-faslı bundan ibarettir.
 
İmdi; şayet bu modernite Batı'da değil de Doğu'da çıkmış olsa idi, Batı'nın değil Doğu'nun eseri olsa idi, benzer bir problem, bütün dünya tarafından tersten ve "Doğu Problemi"yaşanırdı ve o zaman da oturup bu satırları, Batı'nın te'sis etmiş olduğu bir Yeni-Dünya'da ne yapacağını, yani Batı Problemi'ni nasıl çözmek gerektiğini düşünen Doğu'lu bir Türk değil de, Doğu'nun te'sis etmiş olduğu bir Yeni-Dünya'da ne yapacağını, yani Doğu Problemi'ni nasıl çözmek gerektiğini düşünen bir Batı'lı kaleme almak mecburiyetinde kalırdı.
 
Batı Problemi'nin işbu ikinci veçhesinin belki de en kötü, en kahrolası yanı ise bu noktada kristalize olamaktadır: Öyle bir problemle karşı-karşıya bulunmaktayız ki, Batı Problemi'ni aşmak için tek çare - bu kontekst çerçevesinde kullandığımız manasıyla - "Batılılışma" olmaktadır; veya, aynı problemin diğer veçhesindeki manasıyla karıştırılmaması için kullanmayı tercih ettiğim formatıyla "Garplılaşma"!
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 183,09 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim