ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Siyaset ve Kirlilik: V - 'Siyasi Rüşd ve Siyasi Kirlilik'
Durmuş Hocaoğlu

Gelecek Gazetesi / Sayı: 10, 13.04.2001-19.04.2001
Geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim:
 
Bizler, büyük bir zihin hatası işleyerek, Siyaset'in daha temiz olduğu ülkelerin bugün tahsil etmekte oldukları neticelerin sadece bugününü görüyor ve arka-planını deşmeye yanaşmıyoruz ve yine büyük bir zihin hatası işleyerek "iyi"yi kendimize "kötü"yü başkasına fatura eden zihin tembelliğimizi terketmiyoruz ve kezalik, yine başka bir büyük zihin daha hatası işleyerek "Milliyetçilik" dediğimiz şey üzerinde de hiçbir kritikte bulunmuyoruz.
 
Yukarıda saydıklarım da başlıbaşına birer kalitesizlikten ve kötülükten başkası değildir ve bu kadar "kötü"nün kol gezdiği bir ülkede hangi hakla ve hangi vicdanla siyasetçinin de bu toplumun bir ferdi olduğunu unutup, "transandantal adam(lar)" arıyoruz da on(lar)dan "temiz siyaset" talebinde bulunuyoruz? Acaba, şu suali kendimize hiç soruyor muyuz: Siyasetçilerimiz niçin "iyi ve temiz olsunlar ve dahi olabilirler mi?
 
***
 
Evet, mükerreren: Siyasetçilerimiz niçin "iyi ve temiz olsunlar ve dahi olabilirler mi?
 
Bu sualin nahoş ve can yakıcı olduğunu biliyorum; fakat konunun üstüne gitmek, kendmizile hesaplaşmak mecburiyetimiz olduğunun bilincinde olarak ısrar ediyorum.
       
***
 
İmdi; "kötü" ve "yetersiz" ile ne kastettiğim sorulacaktır; açıklayayım. "Kötü", çok açık ve seçik olarak "iyi olmayan"; "yetersiz" ise "yeterli olmayan" demektir. "İyi" ve         "yeterli"ye gelince; öncelikle belirtmeliyim ki, burada umumi ahlaki manada bir "iyi" ve "yeterlilik", yani mesela milletimizin aile bağlarının sağlamlığı, iffeti, dindarlığı, dayanışma ruhu, sabrı, tevekkülü ve benzeri yüksek hasletleri söz konusu edilmeyecektir; kastımız, "siyasi iyi" ve "siyasi yeterlilik"tir. Bunlarla ifade etmek istediğimiz manalar ise, toplumsal tekamül ve terakki seyrinde ulaşılmış olan muayyen bir olgunluk, rüşd, buluğ, kemal, yetişkinlik seviyesi demektir ki bunların tazammun ettiği manalar ise şu şekilde dercedilebilir: Çağımızı kavrayabilmiş, dünyayı ve kendi ülkesini okuyabilen, reşid ve kamil, yetişkin, umumi manada bilgiye ve dar ve hususi manada da bilime, bilimsel bilgiye değer veren; iç-özgürlük sahibi; haklar ve hürriyetler bilincine varmış; iş ve meslek ahlakına sahip; iyi eğitimli; demokrat; "kendisini" ve kendi değerini ve önemini dahi bunlara ilaveten "diğerlerini" ve diğerlerinin de değer ve önemini keşfetmiş; sivil; otoritelere boyun eğmeyen, Devlet elinden mümkün-mertebe az beslenen bir cemiyet demektir.
 
İşte benim itirazım bu noktalardadır ve bu açıdan kendi toplumumuzun iyi ve yeterli olmadığını düşünmekteyim.
 
Şöyle ki:
 
Herşeyden önce, bu cemiyetin aydını ve halkı ile birlikte, umumen çağını, dünyayı ve bizzat kendi-kendisini, kendi ülkesini kafi bir sıhhatle okuyabilmeye muktedir olmadığını; bu hususta Büyük Kitle'nin kolektif bilinci ve sezgileri ile ulaştığı seviyenin çok yerde İntelijansiya'nın ferdi bilinci ve aklı ile ulaştığı seviyenin daha ilerisinde olmakla beraber, bu seviyenin yetersiz kaldığını söyleyebilirim.
 
İmdi: Bizzat kendi toplumumuza komplekslerden arınmaya çalışarak ve kritikçi bir nazarla baktığımızda şu noksanlık ve zaaflar ile malul olduğunu görebiliriz: Toplumumuz, rüşd ve buluğ noktai nazarından bu çağın sahip olunmasını amir olduğu standartların gerisinde bulunmaktadır.
 
Mesela: Umumi manada Bilgi ve dar ve hususi manada da Bilim, İlmi Bilgi bu cemiyette hala hakkı olan kıymet ve ehemmiyeti, iltifat ve rağbeti görmekte değildir. Okumuş-yazmış - ki bu ülkede garip bir şekilde, biraz mektep medrese görmüş olan hemen herkeste mütekebbirane bir surette kendisini "aydın" zannetme vehmi bulunmaktadır - olanlarımızın dahi kahir ekseriyetinin bilgi kaynakları çok kötüdür. Eğri oturup doğru konuşalım: Bizler, kısm-ı azamı itibariyle 'dedikodu' ve 'magazin' türünden haberleri bilgi olarak kullanan insanlarız; öyle olmasaydı, bilgi emtiası üretimi ve tüketimi konusunda üç milyon nüfuslu İsrail'in gerisinde olur muyduk? Öyle olmasaydı, yakın bir zamana adıdahi bilinmeyen tuvalet kağıdı dene neenenin tüketimi, matbaa kağıdı tüketimini fersah-fersah geçer miydi?
 
"Bilgi"ye, "Bizatihi Bilgi"ye itibar etmeyen, hatta ona ihtiyaç duymaz, bilgisiz bir hayatın da pekala mümkün ve belki de dahası ve en dehşet vericisi, daha bir müreccah olduğunu düşünüyor gibi bir görüntü veren bir cemiyetin iyi, kaliteli ve yeterli olduğunu söyleyebilir miyiz? Ondokuz yıldan beri üniversite öğretim elemanıyım ve bu meslekteki bu kadar yıllık tecrübeye istinaden, bilerek ve çok iddialı söylüyorum: Bizler, kendi talebelerimize ders kitaplarını okutmakta dahi başarısız kalmaktayız; başka ve herhangi bir kesiminin ve tabakasının değil doğrudan yüksek tahsil yapmış ve/ya yapmakta olan insanının büyük ve kahredici kısmının ak kağıt üstündeki "yazı" denen işaretleri görmeye tahammül edemediği; kitabı, dergiyi, her türlü bilgi materyalini adeta muzahrafat olarak telakki ettiği; talebelerinin hocasından 'bilgi' yerine 'not', kitap ismi, referans yerine 'imtihanda sorulacak sorular listesi' talep ettiği; yoğun bilgi verildiğinde "neye lazım" diye kaba bir şekilde tepki gösterdiği ve mezun olunca da hiçbir mesleki yayını takip etmediği; öğretmenlerinin, mühendislerinin, tıp doktorlarının, hukukçularının dahi hemen-hemen aynı bilgi seviyesi ile bütün meslek hayatlarını sürdürdüğü bir cemiyetin; kırıcı olmak bahasına daha açık ve daha sert bir ifadeyle söylendikte, akıl hocası ve filozofu gazeteci-yazar taifesi (ki bu muhteremlerin eksrinin topluma bilgi diye sunduğu şeylerin hemen hemen kaffesi iki gözü ile gördüğü, iki kulağı ile işittiği 'fenomenal bilgi'dir); en sevdiği televizyon programları atışmalı, sataşmalı, itişmeli, kakışmalı kaba tartışma ve söz düellosu şeklinde cereyan eden programlar, saçma-sapan yarışmalar olan; haftalık bir gazete veya dergide en az okunan yazarların nisbeten daha ziyade bilgi sunanlar ve nisbeten dili biraz daha ağır olanlar olduğu; şayet bir yayın organı krize girmişse ilk olarak gözden çıkarılanlarının, ilk elde hemen safra gibi atılmasına karar verilenlerinin de yazarları olduğu bir cemiyetin iyi, kaliteli, ve yeterli olduğunu söyleyebilir miyiz? Ve dahi; bu ülkede sağlıklı ve rafine bir intelijansiyanın yetişmesine mani' olan en mühim sebeplerden birisi de bizzat toplumun Bilgi karşısındaki bu duyarsızlığıdır; böyle bir toplum, "bilgi tüketicisi" olmadığı için, bir entellektüel ortam için an-şart lazım olan, sırf bilgisiyle, bilgi ürünleriyle, kalemiyle geçinmesini sağlayacak olan kafi derecede kuvvetli bir "bilgi piyasası" oluşturamamaktadır. Elbette böyle bir cemiyette, bir akademisyenin, işine gelmeye dahi lüzum görülmeyen, gerçek anlamda işçi olmakla hiçbir alakası bulunmayan, palavradan devlet işçilerinin, şimdi yaygınlaşan adıyla "bankamatikçiler"in üçte biri kadar bir ücrete mahkum edilmesi bir rahatsızlık doğurmayacaktır; çünkü onlar zaten lüzumsuz işlerle iştigal eden lüzumsuz ademlerdir; verilen ücret hatta çoktur bile!
 
Şu halde, hamaset yapmadan sıhhatlice düşünecek olursak, böyle bir cemiyetin standartlara uygun bir seviyede, kaliteli, yeterli ve iyi bir cemiyet olarak tavsif edilemez.
 
Toplumumuzun dünya standartları seviyesinde yeterli, kaliteli, iyi olduğuna hükmedebilmemizin çok zor olmasının en mühim sebeplerinden birisi de ondaki "özgürlük bilinci"nin henüz yeterince kuvvetlenmemiş olmasıdır. Hürriyet bilincinin en mühim şartlarından birisi ise, gerçek bir "Aydınlanma"nın temeli olan "Otoriteryenizmin reddi"dir. Bu ise herşeyden önce ve behemehal, en büyük otorite kaynağı olan Devlet ile mesafenin çok iyi ayarlanmasını gerektirmektedir.
 
Şöyle ki: Olgun ve kaliteli bir cemiyet, önce, Devlet ile olan mesafesine dikkat eden ve bu mesafeyi iyi ayarlayabilen bir cemiyettir. İmdi; bu konudaki temel ilke şudur: Devlet'e yakın olan Hüriyet'e uzak olur. Bunun içindir ki, herşeyini Devlet'ten bekleyen bir cemiyet, Devlet'i bir "yer-yüzü ilahı" olarak algılayan iptidai bir cemiyettir: Herşeyi verebilen, herşeyi vermeye muktedir bir devletin, herşeyi alabileceği, herşeyi almaya muktedir olacağı da çok iyi bilinmelidir. Böyle bir devlet anlayışına sahip olan bir cemiyet, kendi yaptığı puta kendisi tapan bir müşrikler gibi, kendi eliyle ilahlaştırdığı devlete kendisi tapan siyasi bir şirke saplanır ve böyle bir cemiyet, aynı zamanda Devlet gücünü elinde tutan gerçek şahısları da kendi eliyle başına bela olan birer despota dönüştürür.
 
Yine bilinmelidir ki: Herşeyini Devlet'ten bekleyen bir cemiyet, kendisinden birşey beklemeyen bir cemiyet demektir; herşeyini Devlet'ten bekleyen bir cemiyet, hakiki mana ve muhtevada "vatandaş" seviyesine terfi edemememiş, hala anakronik bir "tebaa" veya "reaya" seviyesinde kalmış bir cemiyet demektir.
 
Ve kezalik; herşeyini Devlet'ten bekleyen bir cemiyet, doğrudan veya dolaylı olarak, Siyaset'in kirlenmesine de yol açan, veya en azından temizlenmesine yardım etmeyen bir cemiyettir.
 
Hürriyet'e giden yol, iliklere kadar işlemiş, zihniyetimizi zaptetmiş, içimize çöreklenmiş "devlet putu"nun kırılmasıyla açılabilir: "Hürriyet isteyen, önce kendi içindeki Devlet Putu'nu kırmalıdır". Bu ise, Devlet'in zihinlerde gerçek yerine oturtulmasını sağlamakla olur.
 
İmdi: Devlet çok mühimdir; öylesine mühimdir ki, bütün beşeri müesseseler arasında onun kadar ehemmiyetli olanı yoktur; hatta ehemmiyette Vatan'a nisbetle dahi daha kıdemli ve daha müreccahtır; ama aynı zamanda Devlet en büyük güçtür, öylesine büyük bir güçtür ki eğer kontrol altına alınamayacak olursa bir canavara dönüşebilir. İşte, bütün problem burada düğümlenmektedir: Bir yandan Devlet'in varlığını ve temadiyetini temin etmek, O'nun düşmanlarını düşman addetmek gerektiği konusunda fevkalade hassas olur ve bunu bir namus borcu telakki ederken, diğer yandan da O'nun tek hikmet-i vücudunun ve tek meşruiyet menşeinin ve me'hazının Millet olduğunu kavramak ve O'nu kendisine itaate zorlamak. Bu problemin can damarı da şudur: Böyle bir proje, ancak, Devlet karşısında özgürleşmiş, yani, kendisinin ve ayrıca 'diğerlerinin' değerini ve önemini keşfetmiş, modern-sivil bir cemiyet tarafından tahakkuk ettirilebilir ki bunun da en önemli temeli, Devlet elinden beslenmenin asgari seviyeye indirilmesidir.
 
Devlet elinden beslenen bir cemiyetin özgürleşmesi kaabil değildir. Söz gelimi, işçisi, memuru, emeklisi, dulu, yetimi, SSK'lısı, BAĞ-KUR'lusu cem'an 8.500.000 kişiyi bulan bir kitlenin Devlet'ten doğrudan maaş aldığı; hatta köylünün, esnafın ve sanayicinin dahi dolaylı olarak birtakım mekanizmalarla Devlet memuru gibi bir statüde bulunduğu Türkiye gibi bir ülkede, daha açık bir ifadeyle, Devlet'in her boğazı doğrudan veya dolaylı olarak doyurduğu veya doyurması istendiği Türkiye gibi bir ülkede, Devlet karşısında bir bağımsızlık ve Devlet gücünü ve imkanlarını elinde tutan oligarşi karşısında da "kul" olunmaktan kurtulmak asla söz konusu olamayacaktır.
 
Devlet ile olan bu aşırı yakınlık ve Devlet'e olan bu aşırı bağımlılık, bilhassa Taşra'da Siyasetçi ile Vatandaş arasında da adı açıkça zikredilmeyen bir siyasi rüşvet mekanizmasının kurulmasına sebebiyet vermektedir: Vatandaş'ın indinde Siyasetçi, her şeye muktedir, herşeyi vermeye kaadir Devlet'in sonu gelmez, bitmez-tükenmez hazinelerinin anahtarlarını elinde tutan kişidir; her seçim, bu yüzden, gerçek anlamda hizmet yerine, Devlet hazinesinden ulufe ve bahşiş dağıtma pazarlıklarına sahne olmaktadır ki, bu suretle, zaten tabiatı muktezasınca herzaman için kirli ve her zaman için daha da kirlenmeye müsait bir san'at olan Siyaset, bizzat Vatandaş'ın da katkılarıyla biraz daha fazla kirletilmiş olmaktadır. Bu konuda verilebilecek çok sayıda örneğin hiçbirisini vermiyorum; çünkü herkes biliyor. Ancak, şu kadarını söylemekle yetineceğim:
 
1: Devlet eliyle beslenen her cemiyet gerçek anlamda Vatandaş olmaktan ziyade "Kul" veya "Tebaa"dır;
 
2: Demokrasi, Kul taifesinin değil, Vatandaşlar'ın siyasi düzenidir.
 
3: Buluğa ermemiş ve Devlet elinden beslenen her cemiyet, Siyaset'in kirlenmesine doğrudan veya dolaylı olarak katkıda bulunan, veya temizlenmesine doğrudan veya dolaylı olarak mani' olan bir cemiyettir.
***
Fakat her şeye rağmen, bu millet hakkındaki kanaatlerimin bütünü bu kadar değildir; ileride ayrı bir bahiste bu hususu yeniden ele alalım.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 175,76 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim