ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Hicret: II - İkinci Roma Kapılarındaki Barbarlar ve Nomadlar
Durmuş Hocaoğlu

Gelecek Gazetesi / Sayı: 14, 11.05.2001-17.05.2001
Bu yazının ilk kısmında, Türkiye'de, umumi olarak "kötü" yönetimin ve kirli siyasetin vatandaşını bıktırması, ve hususi olarak da, Devlet gücünü elinde tutanların yanlış ve tehlikeli bir politika ile, inançl insanlarımızı aşırı derecede taciz ederek onları devletleri, vatanları ve bayrakları ile inanç ve ifade hürriyetleri arasında sıkıştırmaları neticesinde, henüz hangi mertebede olduğu hakkında çok sarih ve sahih bir bilgi bulunmamasına rağmen, ciddiye alınması gereken, git-gide yaygınlaşan bir "muhaceret"ten söz etmiş ve mevzuu hassaten bu ikinci sebep üzerinde odaklandırarak, hassasiyetlerini anlamak ve paylaşmakla beraber bu eylemlerini tasvib etmediğimizi bildirmiş ve yazının sonlarına doğru şunu söylemiştik: "Muhacirin, Hicret'e sebebiyet verenlerin, arkalarından göz yaşı döküp ağlamak, özür dilemek ve yaptıklarından nedamet getirmek yerine "gittiler de kurtulduk" diye sevineceklerini, böylece bu kutlu vatan topraklarının "kendilerine kalacağını" düşüneceklerini; hatta belki de kasten böyle bir hesabın içinde olabileceklerini; dahası, kendilerinin de hicret etmekle neler kazanıp neler kaybedeceklerini, acaba, yeterince ve olanca derinliği ile tefekkür ediyor mu?
 
İmdi: Şayet Muhaceret böyle bir maksada matufen icra edilmekte ise, konuyu ciddi bir problem olarak ele almak, asla uçuk-kaçık romantik hülyalara saplanmadan bu fenomenin ne gibi vahim, ne gibi ağır boyutlarının ortaya çıkacağı üzerinde ciddiyetle tefekkür etmek ve bu hususta icap eden ikaz ve ihtarlarda bulunmak, her namuslu yurttaşın ve bahusus her namuslu entellktüelin üzerine bir farz olmaktadır ki bunlardan ilki şudur: Muhacirlerin ve onları destekleyen ve teşvik edenlerin bilmesi gerektir ki, kendi vatanlarındaki kötü ve kirli siyasetten, tazyiklerden, insanlık haklarının ihlallerinden, inanç ve ifade hürriyetlerinin gaspedilmelerinden dolayı dışarıya hicret ettikleri ve Hicret'i sistematik olarak devam ettirdikleri takdirde, bunun şanlı bir "hicret" değil, öncelikle, zor karşısında acze düşmekten, farklı bir şekilde ve çabucak teslim olmaktan, cesaretsizlikten, yüreksizlikten - ve hatta kırıcı olmak bahasına söylemeliyim - korkaklıktan ileri gelen bir "kaçış" olduğunu idrak etmeleri gerektir. Muhacirler, böyle bir kaçış ile, sadece kendi nefslerini kurtarmaya ve kendi enaniyetlerini tatmin etmeye müteveccih aşırı bir bireyselcilik ve aşırı bir bencillik göstermekle kalmamakta ve fakat daha vahimi olarak, içeride, yani "Vatan"da, Türkiye'yi yaşanılabilir hür ülke haline getirmek için mücadele edecek olanları da yalnız bırakmakta; hürriyet mücahitlerini kendi kaderlerine terketmekte olduklarını da idrak etmekle mükelleftirler. "Biz kaçalım; siz bu ülkeyi temizlerseniz, döneriz; yoksa, yok!" Bunun adı "ahlak" değildir; ey "kaçaklar"! Müslümanlığın ve Türklüğün kitabında "gemisini kurtaran kaptandır" yazmaz; ey dini bütün cahil kaçak kardeşlerim!
 
***
 
Fakat bu "kaçış"ın getireceği faturalar bu kadarcıktan ibaret değildir; Kaçış, çok daha fazla, çok daha ağır, hem hicret edenlerin kendileri ve hem de vatanları ve milletleri açısından bir daha geri getirilemeyecek, telafisi asla mümkün olmayacak olan zayiatlara ve kayıplara sebebiyet verecektir.
 
***
 
Burada, "Çağdaş Batı Muhacirleri"nin bu göçünü Efendimiz'in hicreti ile ilişkilendirerek, bu hicretin çok hayırlı neticelere sebebiyet vereceğini ileri sürenlerin radikal olarak hataya düştükleri birkaç mühim noktaya temas etmekliğimiz icap etmektedir.
 
Bunlardan ilki, bu göçü Resul-i Zişan'ın hicreti ile kıyas edenlerin ve benzer neticeler istihsal edeceğini iddia edenlerin, bilerek ya da bilmeyerek, Avrupa'yı Medine'ye, Avrupalılar'ı da Ensar'a müşabih ve mütekaabil addetmekle çok çirkin bir "batı kutsallaştırması" yaptıklarına dikkat etmeleri şarttır. Bu "etik" mevzuuna ileride tekrar avdet etmek üzere şimdilik başka hususa geçelim.
 
Bilinmelidir ki, evvelen; böyle bir fikri ileri süren müellifler, tarihi bir bilgi hatası işlemekte ve tarihi tahrif etmektedirler ve o da kısaca şudur: Bu iddiada, zımni olarak, Batı Hicreti'nin, Batı'nın, ama hassaten Avrupa'nın İslam'ı tanıması, bir anlamda barışçıl sivil yollarla Avrupa'da bir "İslam yayılması", hatta biraz daha gerilmiş şekliyle "Avrupa'nın - kısmen de olsa - Müslümanlaş(tırıl)ması" gibi kuvvetli bir ümit ihsas ettiği aşikardır ve bu da büyük bir hatadır. Zira, umumen Dinler tarihinde bir dinin saliklerinin, mensup ve müntesiplerinin bir başka ülkeye hicret ederek dinlerini yaydıkları vaki olmadığı gibi hususen de İslam tarihi için böyle bir iddia komik bile olamaz. Hayır! Dinlerin yayılması böyle olmamıştır.
 
Mesela, Roma İmparatorluğu içerisinde Hristiyanların dağılarak dinlerini yayması kat'iyen bir örnek, bir nümune ve bir model olamaz: Bir kere, Hristiyanlar, bir başka memleketten hicret etmiş değillerdi; onlar, Roma tebaası idiler; yani aynı bir memleket içerisindeki bir sirkülasyon söz konusudur. İkincileyin, bu dağılma, hakiki manada başarılı da değildir, o sebeple model alınamaz; çünkü, Hak Peygamber Meryem Oğlu İsa'nın ilahi mesajının dejenerasyonuna sebebiyet vermiştir. Resuller hiyerarşisinde ikinci sırayı işgal eden, nübüvvetini tasdik etmek Biz Müslümanlar üzerine de farz olan ter-temiz bir Allah Elçisi'nin getirdiği din, neticeten Roma'yı mağlub etmiş olmasına rağmen, kendisi de Putperestliğin ve Şirk'in mülevvesliğine bulanmıştır. Bu "piryos zaferi"ni, Hristiyanların peygamberinin Müslümanlarınkinin aksine, "kılıçlı" olmamasıyla izah eden Erwin Rosenthal haklıdır. Buradaki "Kılıç" teriminin, bütün siyaset terminolojisindeki anlamının "güç" olduğuna dikkat edilmelidir. Filhakika, en ideal, en değerli, en yüce fikirler ve hatta ilahi menşe'li dinler dahi, arkasında "güç" olmadığı takdirde, başarısızlığa mahkumdur. İşte, bizim "Evropa Muhacirleri"ni bekleyen en büyük tehlike budur ve bu konuyu abartan müelliflerimiz bu tehlikenin farkında değillerdir: Onların arkasında "güç" yoktur ve dejenere olmaya mahkumdurlar.
 
Siyasetin asla romantizm ile kaabil-i te'lif olmadığına dikkat ederek, bu dejenerasyonun çok ileri boyutlara kadar varacağını hesap etmek, karşımızdaki tabloyu dikkatle okuyarak hesaplarımızı en ekstrem limitlere göre yapmak mecburiyetimiz vardır. Nitekim, dostum Ahmet Turan Alkan, bir davet üzere gittiği Almanya'dan edindiği intibalarını anlatırken, birtakım hayırhah gelişmelerden söz ederken, bir yerde, ciddi bir tehlikeye dikkat çekmekte ve hulasaten, "birinci neslin problemi bir Dil idi: Almanca; üçüncü neslin de bir dil problemi var: Türkçe" demektedir. El-hak, doğru-doğru, dos-doğru: Yadellerde ilk kaybedilecek olan şeylerden birisi "dil" olacaktır. Fakat ben daha büyük bir tehlikeye dikkat çekerek, diyorum ki: Bu vazıyet muvacehesinde, daha sonraki nesillerin çok daha büyük, çok daha derin, çok daha baş belası, bam-başka bir problemi ortaya çıkacaktır: "DİN"!
 
Avrupa Birliği gibi yoğun, kaldırılamayacak kadar ağır ve kıvamlı bir kültür ortamına, bir kızgın kültür potasına, arkasında bir "güç" olmaksızın, ve daha fecisi, bir sığıntı gibi, eziklik kompleksleri ile işba halinde olarak dalmış - daha doğrusu, kendisini can-hıraş bir feryatla atmış - bu "çağdaş nomadlar", Roma medeniyetinin kapılarına dayanmış bu "çağdaş barbarlar", bundan önce Roma'nın kapılarına dayanmış bütün nomadlar ve bütün barbarlar gibi, uzun tarihi süreçte "Senctum Imperium Romanum" tarafından terbiye ve te'dip edilecekler, eritilecekler, kültürlerini, dillerini ve hatta çok büyük nisbette dinlerini dahi kaybedeceklerdir.
 
Avrupa Birliği'nin yönelmiş olduğu hedefin "İkinci Roma Projesi" olduğunu bir kere daha vurgulayarak ikaz ve ihtar etmeyi bir vazife telakki etmekteyim: Tarihte Roma İmparatorluğu'nun çöküşünde, maruz kaldığı "barbar" akınlarının büyük tesiri bulunduğunu hatırlayalım ve dikkat edelim ki, Roma, bütün bunlara rağmen, kendisini yıkan bu barbarları yüzlerce yıllık süre içerisinde eğitti; Yunan kültür çanağından doyasıya içirdi, sırtlarına Roma'nın eğerini vurdu, ağızlarına Roma'nın gemini taktı, sağrılarına Hristiyanlığın şalını örttü ve netice olarak bütün bu "ham" barbarları ve nomadları pişirdi, yaktı ve "Avrupalı" yaptı. Bu noktada, uzunca sayılabilecek bir iktibas ile, bu süreci hulasaten anlatan W. F. Blunt'ın şu yorumuna kulak verelim [Batı Uygarlığının Temelleri., s.135]:
 
"Barbar istilaları çağına çoğunlukla "kavimlerin dolaşması" çağı denir. Orta ve kuzey Avrupa kavimleri ve - daha ötede - Rusya ve orta Asya'daki ırklar arasında her zamankinden daha fazla bir hu­zursuzluk devresi hüküm sürmeye başlamış ve bu durum onları küt­leler halinde harekete geçerek yeni yurtlar aramıya itmiştir. Bun­lar Roma sınırları dışındaki kavimleri sıkıştırmış, onlar da Roma İmparatorluğu içindeki yerleşik ve düzenli bölgelere doğru gelmiye başlamışlardır. Bu gibi hareketlerin taşmış bir ırmak gibi gittikçe gücü artar. Bunların öyküsü çok karmakarışıktır. Kah orada kah burada bazı kavimler görünür, bazan da bunlar kollara ayrılıp de­ğişik yönlere giderler. Kah Galya, kah Afrika veya Britanya'ya sal­dırırlar. Fakat, önünde sonunda, daima Roma ve İtalya zarar görür. İmparatorluğun merkezi İtalya'da idi ve bu, istilacıları dayanılmaz bir biçimde çekiyordu."
 
"İlk saldırı Aurelius'un zamanında oldu (İ. S. 166). Markomanni kavmi ve diğer bazı kavimler Tuna sınırını aşarak Tuna eyaletlerine yayıldılar. Onüç yıl süren şiddetli bir savaş bunların geri püskürtül­mesile sona erdi. Fakat, sorunu barışçı bir çare ile çözümlemeyi dü­şünen Aurelius bu istilacıların büyük bir sayısını saldırdıkları eya­letlerde İmparatorluğun birer üyesi olarak yaşamaya çağırdı. Bu davranış çok önemli bir örnek oldu ve daha sonraki İmparatorlar tarafından sürekli taklit edildi. Bu tabii ki gerekli birşeydi. Sınır boyundaki bölgeleri boş bırakmak istilayı davet etmek olurdu. Fa­kat böylece bundan sonra Imparatorluk içinde yerleşen barbarların sayısı gittikçe arttı. Bunlar yavaş yavaş İmparatorluğun en enerjik yurttaşları olacak ve sınırlardaki ordular da yavaş yavaş en çok bunlardan kurulacaktı. Sayıları ve önemleri arttıkça başlarındaki kimseler de İmparatorluğun büyük adamları olacaktı. Böylece imparatorluk, Ordu ve Saray "barbarlaşmaya" başladı. En sonra Im­paratorluk yalnız dışardan gelen barbar akınları karşısında değil, aynı zamanda kendi sınırları içinde gittikçe gelişen bir barbarizm kuvveti karşısında çöktü."
 
"Markomanni saldırısını, İ. S. 200'den sonra, Alemanni akınları izledi (236). Got'ların ilk saldırısı aynı yıl içinde oldu. 250'de Frank'lar göründü. Piktler ve İskoçlar üçüncü yüzyılda Britanyayı tehdide başladılar. Vandal istilası 406'da başladı. 450'de Hun'lar Av­rupayı ta Galya'ya kadar yağma ve harap ettiler ve en sonunda ora­da yenildiler. Böylece, birbiri ardından gelen istila dalgaları İtalya ve Batı İmparatorluğunun bütün noktaları üzerinde toplanıyordu."
 
"Doğuda Ermenistan toprakları üzerinde çarpışan menfaatleri yüzünden Büyük Parthia veya İran Krallığı ile de hemen hemen sü­rekli savaş halinde bulunması İmparatorluğun bu istilalara karşı koy­ma gücünü dayanılamıyacak kadar aşırı zorluyordu. İtalya hızla mahva sürüklendi. İtalyan ticareti sona erdi. Veba ve kıtlık nüfusu azalttı. Geniş arazi parçaları kimsenin oturmadığı bomboş yerler haline geldi. İstilacılar hala gelmekte devam ediyordu. Galya, İs­panya ve Afrika da kendi krallıklarını kurdular. Bunlar ancak işle­rine geldiği ölçüde İmparatorluğun birer eyaleti imiş gibi davranı­yorlardı. En sonra İ. S. 476'da bizzat İtalya'da bir barbar devleti ku­ruldu ve Batı İmparatorluğu sona erdi. 500 yılı İspanya ve İtalya'da birer Got krallığının, Afrika'da bir Vandal krallığının, Galya'da Frankların Klovis krallığının ve Britanya'da bir Sakson krallığının kuruluşunu gördü."
 
"Fakat Batı İmparatorluğunun sona ermesile Batı uygarlığı sona ermedi. Barbarlar çok şey tahrip ettiler, ama herşeyi değil. Roma izlerinin hemen tümden silindiği Britanya'dan başka yerlerde (özellikle Galya'da) yeni gelenler Roma uygarlığının büyük bir bölümü­nün olduğu gibi kalmasına göz yumdular ve zamanla - değişikliğe uğramış bir biçimde de olsa - benimseyip kullandılar. Özellikle, İm­paratorluk zayıflayıp düşünce Hristiyan Kilisesinin Papaları onun yerini alarak uygarlığı korudular ve olduğu gibi sakladılar. Barbar­ları Hristiyan yapmakla Kilise onları eğitmek hakkını kazanıyordu, ve bu eğitim işini tümüyle üzerine almakla Roma kültürünü yeni başlıyan çağa götürmeyi başardılar. Yüzyıllar boyunca, geçmişin in­sanlığa öğretebileceği şeylerden ayakta kalan ne varsa ancak Kilise­nin çabasile ayakta kalabildi."
 
***
 
Bilhassa son paragrafa dikkat çekmek istiyorum: Siyaseten mağlup olan Roma dahi, kendisini mağlup edenleri mağlup etmiştir. Öyleyse, siyaseten de galip olan Çağdaş Roma karşısında, bizim nomadlarımızı ne beklemektedir, acaba?.
 
...haftaya görüşelim.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 228,08 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim