ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Fransa Bize Kim Olduğumuzu Öğretiyor
Durmuş Hocaoğlu

Yeniçağ Gazetesi / 16.10.2006
Bundan bir önceki yazımızda bir devletin varlığının nasıl ve hangi şekillerde tehdit ve tehlike altında bulun(durul)abileceğinden bahisle, harici ve dahili devlet düşmanlarına muhtasaran temas ederken, başında binbir türlü gaile bulunan Türkiye'nin asıl bela ve musibetleriyle uğraşmak yerine, neden bütün dikkatlerin "irtica" üzerine odaklanıyor olabileceği sorusuna gelmş ve "üzerinde durmak lazım..." diye noktalamıştık. Bu son cümledeki üç nokta, bir sonraki yazının, "irtica" mes'elesi üzerine tahsis edileceğini ima etmekteydi; ancak, Fransız parlamentosunun almış olduğu menhus karar, bu niyetin ertelenmesine sebebiyet vermiş bulunuyor. Fakat, yine de bir önceki yazıyla olan bağ tamamen kopmuş da değil; hatta neredeyse tevafuk var bile diyebilirim. Gerçekten de var: Nitekim, harici düşmanlardan söz ederken, karşımıza silahıyla dikilen açık bir düşman yerine, teşhisi biraz daha üst düzey bir zekayı istilzam eden, karşımıza, reform dayatmaları, ev ödevleri, "demokratik" açılım paketleri ile gelen, patronluk yapan ve de kendisinin patron bizim yanaşma olduğumuzu her davranışında hissettiren, talimatlarına harfiyyen riayet edildiğinde evinin mutfağından artan ekmekleri yedirebileceğini söyleyen, zengin, müreffeh, güçlü ve dolayısıyla da cazibeli ve küstah ve kıyısından bucağından da olsa bir üyesi olmak için her şeyimizi feda etmeye hazır olduğumuzu ihsas ettirdiğimiz için küstahlıklarını kendi ellerimizle beslediğimiz bu partnerlerin bütün dayatmalarının nihai neticesinin ortada devlet diye bir şey bırakmamak esasına müstenid olduğunu söylemiştik.
 
Öyle olmadı mı nitekim? Biz aynı irtica dosyasını tekrar açıp tekrar aynı şeyleri binbirinci kere konuşurken, Fransa'dan gelen haber başımıza balyoz gibi indi ki bu bir bakıma, "hal böyle iken neden bütün dikkatler "irtica" üzerine odaklanıyor olabilir?" sualine de dolaylı bir cevap sayılır. Filhakika, niyet o olmasa bile, sonuçta bu kabil tartışmaların belki de en büyük getirisi, gerçek tedhit ve tehlikelerden dikkatleri uzaklaştırmak olacaktır. Öyle ya, elin oğlu, sadece bir devleti değil, bir milleti, bütünüyle bir milleti küstahlıkların en şedidi, en alçağı ile kaatil ilan ederek hakaretlere boğarken, bizim bütün mesaimizi bu mevzua tahsise etmek yerine irtica üzerine yoğunlaşmamız her halde bu küstahlığın değirmenine bir şekilde de olsa, su taşımaya yaramıştır.
 
İmdi, daha dün irtica konusunda yüksek sesle konuşanlardan henüz bu ağır hakarete aynı ses tonuyla bir cevap gelmediğini hatırlatarak, "pekala, şimdi ne olacak?" diye soralım?
 
Evet, ne olacak? Bu sorunun adresi Fransa değil, elbette Türkiye. Fransa cephesinde ne olacağı hemen-hemen belli: Parlamento'nun almış olduğu karar Senato'ya ve oradan da tasdik edilirse Cumhurbaşkanı Chirac'ın imzasına gidecek. Senato'da kararın değiştirilmesi ihtimali pek zayıf; Chiraca gelince: O değil miydi, daha henüz geçen hafta, "Türkiye Ermeni soykırımını tanımadığı sürece AB'ye giremez" diyen? Yani, ne yapacağı meçhul değil: Niyet, ne olursa olsun ve neye malolursa olsun, namusu iki paralık olma bahasına da olsa, illa ki ve muhakkak AB'ye girmeyi tam anlamıyla bir saplantıya dönüştürmüş olan Türkiye'ye, Haluk Şahin'in tabiriyle, her gün gübre şerbeti içirmektir ["Her Gün Gübre Şerbeti"., Radikal., 01.10.2004]. Ne demek ki "gübre şerbeti?". Ne anlıyorsanız o demek: Türkiye'yi ve Türkleri, haysiyet, vekar, onur, gurur, şeref, izzet-i nefs, ar, haya, edep, namus gibi insanlık kaynağı olan ne varsa hepsinden dımdızlak soyundurulmuş, "ar ü namus şişesini taşa çalmış" bir devlet ve bir millete dönüştürmek; tabii, öyle bir defalık da değil, yine Şahin'in ifadesiyle, "üyelik müzakereleri süresince, yani on-onbeş yıl müddetle her gün gübre şerbeti içileceğini" dikkate alarak, artık ortada bir Türk devleti ve bir Türk milleti kalmış olabileceğini hala düşünebiliyorsanız.
 
Şüphesiz bu şerbeti şapur-şupur içmeye gönüllü olanlar çok ve içiyorlar da kemal-i afiyetle nitekim: İyi çocuk ol koçum, iç gübre şerbetini, kap ödülünü.
 
Ancak, yine de fikrimce Fransa fransızlığını yaparken, farkına varmadan, kim olduğumuz konusunda ağır bir ders vererek, bize dolaylı olarak hizmet etmiş de oluyor: Gerisi bizlerin idrak, basiret ve ferasetine kalmış bir husustur. Ama buna rağmen yine de "eh ne yapalım, hoş bir mönü değil ama, Şahin'in tavsiyesi mucibince, 'yolda gübre şerbeti fıçıları var; midemizi (ve kafamızı) sağlam tutmamız gerekiyor" dersek, işte o zaman gerçek bir millet değil, daha bile fazlasına müstahak, esfel-i safiline yuvarlanmış bir "yığın" olduğumuzu tarihe tescil ettirmiş oluruz.
 
Haydi Türkler!
 
Françe Vilayeti Kralı Françesko'nun torunları başta olmak üzere cümle aleme kim olduğumuzu göstermenin ve kendimizi tarihe temiz bir isimle kaydettirmenin tam zamanıdır!
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 180,64 KB ]




Copyright ©2006-2018, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim