ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Yeni, Yenileşme ve İlerleme Üzerine Bir Kritik
Durmuş Hocaoğlu

Çerçeve Dergisi / Sayı: 39, Haziran 2006
Yeninin birinci niteliği ve birinci etkisi, büyük ihtimal ile, günümüzde olduğu kadar hiçbir vakit bu mertebede ön plana çıkmamıştır. Çünkü, yaygın olarak, hemen-hemen adeta "iyi ve doğru" olan demek olarak algılanıyor, "iyi ve doğru" olan ile özdeşleştiriliyor: Ne ki yenidir, muhakkak ki iyidir, muhakkak ki doğrudur. İşte asıl olarak üzerinde durulması gereken can alıcı sual de budur fikrimce.
 
"Yeni", denebilir ki, ekseriyetle, birbirine taban-tabana zıt iki duyguya ve bu duygulardan beslenen taban-tabana zıt iki davranış tarzına kaynaklık eder. Bu zıt duygulardan birisi cazibe ve diğeri defia (itme), zıt davranış tarzlarından ise birisi yönelme ve diğeri de uzak durma olarak nitelendirilebilir. Bu paradoksların kaynağını bizzat Yeni'nin kendisinde aramak gerekir; çünkü "yeni", bilinmeyendir, meçhul olandır, denenmemiş olandır, taze olandır ve her bilinmeyen, her denenmemiş, her meçhul gibi bir yandan merakı ve yönelmeyi tahrik eder; burası cazibenin kaynağıdır; ama diğer yandan da bu vasıflarıyla beklenmedik sürprizlerin kaynağı olmasını da intac edeceği için aynı zamanda tedirginlik de yaratır ki bu da itme demektir.
 
Söz gelimi, yeni bir semte taşınmanın, yeni bir araba ve/veya ev almanın, yeni bir çevre edinmenin, yeni bir işe girmenin v.s. bir yandan heyecan ve ümit veren bir yanı olduğu gibi diğer yandan ise endişe ve tedirginlik veren yanı da vardır. Heyecan ve ümit; çünkü, yeni bir semt, yeni bir araba, yeni bir ev, yeni bir çevre, yeni bir iş, bir tazeliktir, bir ferahlıktır, "eski"nin bir yerde getirmiş olduğu olduğu bıkkınlıktan kurtulmak demektir, onun dışında farklı bir tad demektir. Ancak buna mukabil; yeni bir semt tanımadığımız bir yerdir, yani "bilinmeyen"dir, halbuki eskisinin her tarafını biliyorduk, sürprizlerini bile; yeni bir arabanın, yeni bir evin bir tazeliği vardır, ama bizzat tarafımızdan denenmemiştir, nasıl bir ev, nasıl bir araba olduğunu, olacağını ya başkalarından edindiğimiz aktarma bilgilerle ya da her zaman az veya çok şüphe ve kuşku uyandıran ticari reklamlardan edinebildiğimiz bilgilerle bilebildiğimiz kadarıyla biliyoruzdur; yeni bir çevre, yeni bir iş, yeni arkadaşlar da hakeza.
 
Bunun yanında, dikkat çekilmesi olan bir başka husus da şudur ki, insanların yaşlandıkça daha muhafazakarlaştıkları, hatta "tutucu" kesilmeye bile başladıkları da bir vakıadır ve bu da her zaman tasvib edilmese bile, en azından, anlaşılabilir bir şeydir; çünkü eski, kimliğimizi, kişiliğimizi, kendiliğimizi oluşturan birikimler, yani kendi ferdi tarihimiz demek olduğundan, eskiyi terketmek tarihsiz kalmak demektir; bu saikin te'siriyle olsa gerek, yeninin heyecanı da daha ziyade, kimliğini, kişiliğini, kendiliğini, yani kendi ferdi tarihini inşa etmenin ilk basamaklarında bulunan; aynı zamanda yeninin bütün risklerine göğüs gerebilecek, onlara tahammül edebilecek olanları, yani gençleri daha ziyade cezbeder. Çünkü, yaşamanın ve yaşlanmanın aynı kökten geldiğine, her yaşayanın yaşlanacağına ve yaşamanın bir birikim olduğuna ve bu birikimin, tarih, yani 'eskimişilik" ile vücut bulduğuna dikkat edilecek olunursa, yeniye kırk kere ölçüp bir kere biçmeden, hemen acullukla atılmanın, eskiyi birden ifna etmek ve kendi kendisini adeta boşlukta bırakmak demek olduğuna da dikkat edilmelidir. Yaşlıların önünde, artık, herşeylerini silip de bütün dünyalarını, ne olduğunu pek de bilmedikleri yeninin üzerine silbaştan kuracakları kadar bir zaman da pek o kadar yoktur; kum saatinin altındaki kum birikintisi arttıkça, tedirginlik ve eskiye sarılma, aynı zamanda bu yüzden daha da artar.
 
Yeni ile eski arasındaki bu mütenakız durum, gençlerde yeniye karşı "eskiye rağbet olaydı bit pazarına nur yağardı" aforizmasıyla ifade edildiği şekliyle, eskiden yeniye doğru kuvvetli bir yönelişe kışkırtış yaratırken, daha ziyade yaşlılarda ise, çoğu can yakılarak edinilmiş derin tecrübelerin süzgecinden geçmiş hikmetli vecizelerden olan "ko beni tanıyan kurtlar yesin" diyen aforizmada olduğu gibi, eskiye daha bir sıkı sarılma sonucunu hasıl eder.
 
Şüphesiz, insanlığın yüzü geçmişe değil, geleceğe dönüktür; bu sebeple, şu veya bu şekilde, daha ziyade "gelecek"i temsil eden "yeni," geçmişi temsil eden "eski"yi şu veya şu şekilde zamanla tedavülden kaldırır. Lisanların değişmesi kontekstinde eski neslin lisanı ile yeni neslin lisanı arasında bir mukayese yapan H. Wein'in şu cümleleri bu bakımdan dikkate değer görünmektdir[1]:
 
Bütün bu diller, istisnasız olarak bir değişme içindedir­ler. Gençler, yaşlılardan başka bir dille konuşurlar: yaşlılar ise buna, gençler problemleri başka türlü çözüyorlar, derler; ve gençler, eskilerden daha başka şeylere sahiptirler ve bu başka olan davranış-örnekleri, yeni nesil üzerinde bir kuvvete maliktir. Eskiler, problemler "böyle çözülüyor" diye şüphe içindedirler ve bunu da, korku veva üzüntü ile şöyle anlatırlar: "Bu böyle gitmez." Fakat bu böyle gider, insanın bu değişmesi, yine insanda değişmeyen bir şey olarak kalır.
 
Evet; Wein'in de dediği gibi, eski nesil korku veva üzüntü ile "bu böyle gitmez" derken aslında bu, "böyle gider"; yani bu vazıyet böylece "sürer gider"; bu bir değişmedir veinsanın bu değişmesi, yine insanda değişmeyen bir şey olarak kalır. Tıpkı Herakleitos'un dediği gibi: Varolmak değişmek demektir, her şey değişir, değişmeyen tek şey, değişmenin kendisidir.
 
İmdi; geleceğin yüzü yeniye dönüktür; ama beri yandan insanlık Janus gibidir: Hem öne bakar, hem de arkaya... Bu ise şu demek olmaktadır: Evet, gelecek yenidedir; ancaki eskiye yaslanmayan, eski ile bağını koparan bir yeni, köksüz nilüferler gibi, akıntılarla savrulup gitmeye mahkumdur; çünkü geçmişe yaslanmayan geleceğe uzanamaz, geçmişi olmayanın geleceği de olamaz. 
 
"Yeni" Fetişizmi
 
Ancak, bütün bunlara karşılık yine denebilir ki, yeninin birinci niteliği ve birinci etkisi, büyük ihtimal ile, günümüzde olduğu kadar hiçbir vakit bu mertebede ön plana çıkmamıştır; öyle ki, "yeni"nin günümüzdeki en uygun sıfatının bir tür "idol" veya "fetiş" olduğunu dahi söylemek mümkündür. Evet; bir tür idol, bir tür fetiş, çünkü, yaygın olarak, hemen-hemen adeta "iyi ve doğru" olan demek olarak algılanıyor, "iyi ve doğru" olan ile özdeşleştiriliyor: Ne ki yenidir, muhakkak ki iyidir, muhakkak ki doğrudur. İşte asıl olarak üzerinde durulması gereken can alıcı sual de budur fikrimce: "Yeni" olanın aynı zamanda "iyi ve doğru" olarak algılanmasının bizzat kendisi ne kadar iyi, ne kadar doğru, ne kadar sağlıklı ve güvenlikli bir düşünce ve davranıştır?
 
Bu suale cevap aramadan önce, yeninin bir fetiş haline dönüştürülmesinin dinamiklerine bir nebze temas etmenin münasip olacağını düşünmekteyim; öyleyse şimdiki sualimiz, Yeni'nin fetişleşmesininin dinamiklerinin sorgulanması olmalıdır.
 
Yeni, İlerleme ve Bilimsel Gelişmeler
 
Yeni'nin bir fetiş haline dönüştürülmesinin en başta gelen dinamiği, modern bilimlerin yükselme çağı ile birlikte insanlığın kesiksiz bir ilerleme içinde olduğuna dair Aydınlanma felsefesince geliştirilen "İlerleme" kavramıdır.  Basite indirgenecek olursa,  tarihi zaman ekseninde, insan aklının gelişmesine bağlı olarak, herbir noktanın bir öncekinden ileri, bir sonrakinden geri olduğu, 'Geri' ile kastedilenin ekseriyetle en genel kontekstteki anlamıyla, 'geçmiş zaman', özel kontekstteki anlamıyla ise "Dinlerin Çağı", 'İleri'den kastedilenin ise, en genel kontekstteki anlamıyla, 'şimdiki zaman', özel kontekstteki anlamıyla ise "Akıl Çağı" olduğu varsayımına dayanan "İlerleme" fikri, prensip olarak çok eskidir ve ne Batı dünyasına ve ne de kendilerine ilerlemeci sıfatını uygun addeden felsefe ve görüşlere münhasırdır; yani aslında prensipler düzeyinde ele alındığında hiç de "yeni" değil "eski", yani bir manada "geri" bir fikir sayılabileceğini, zira bu fikrin asıl motorunun, veya asıl motorlarından birisinin iddia edilenin aksine, birçok bakımlardan din olduğunu söyleyebiliriz. Dikkat edilecek olursa, birçok din, bilhassa semavi dinler ve tabiatiyle İslam, eskiye, yerleşmiş olana, geleneklerle sorgu-sual edilmeden körü-körüne mutaassıbane biat edilen yanlışlıklara karşı çok yerde de şiddetli ve radikal tepkiler şeklinde ortaya çıkmış ve bunun yanında, insanlığın da kendi içinde bir tekamül seyri takip edeceğini belirtmişlerdir. İnsanlığın İlk Günah trajedisi sonucunda Arz'a sürülmüş olduğunu çıkış noktası yapan Hristiyanlıkta dahi, en azından belli bir nisbette bulunduğu söylenebilecek olan bu ide, İslam'da daha vurgulu bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Nitekim, beşeriyetin "kemal" yeteneği ile donatılmış olduğu kabul edilmeksizin, niçin nübüvvet kapısını kapatan bir "son peygamber" gönderilniş olduğunu izah etmek mümkün görünmemektedir[2].
 
Ancak, bütün bunlara rağmen İlerleme'nin adeta hemen herşeyin merkezine konması, tarihin belirli bir çağında, onyedinci yüzyıl batısında yaşanmaya başlanan ve bir çığ gibi dünyayı saran bilimsel devrimlerin bir sonucu olarak vuku' bulmuştur. Newton Mekaniği'nin evreni açıklamakta göstermiş olduğu baş döndürücü başarı ile birlikte, Kilise doktrininin çöküşü, artık "Tanrı'ya ihtiyaç duyulmayan, tamamiyle insanın eseri yeni bir dünya yaratmak" fikri git-gide kökleşirken, beri yandan, insan eliyle yaratılacak olan bu yeni-dünya'nın tasviri, bir anlamda etkisinden kurtulamadığı "eski"nin, yani Din'in cennet motifini de dünyevileştirilmiş bir tarzda tasvir etmekteydi. İlerleme kavramını "Bilgilerin giderek gelişip derinleşmesi ve yaşam kalitesi­ni arttırma şeklinde anlaşılan fikir" şeklinde tanımlayan Gordon Marshall bu durumu şöyle açıklamaktadır[3]:
 
Dinsel bir cennet umutlarının yavaş yavaş yok olmasıy­la, insanların düşünceleri, ilerlemeyle ulaşılacak dünyadaki cennet hayaline yönelmiştir. On sekizinci yüzyıl dü­şüncesinin beş öğesi vardı: insan ya­şamı ve kaderinin anlamı hakkında özcü bir iyimserliği yansıtan Yardımse­ver Tanrı'ya duyulmaya devam edilen Tanrısal inanç; tarihin bir kaos olma­dığı, bilinebilir yasalara bağlı olarak önceden kestirilebilir evrelerle ilerledi­ği inancı; ilerleme vaadini tamamlaya­cak ve bunu olanaklı kılan öncüleri onur­landıracak olan, gelecek kuşaklar inan­cı; ilerlemenin itici gücü olarak bilgi­nin merkezi rolü; insanoğlunun son ker­tede kusursuzlaşabileceği inancı. Tüm bunların temelinde güçlü bir dinsel geç­miş özlemi yatıyordu ve pek çok ta­rihçi, ilkinden bugünküne kadar tüm ilerleme ideolojilerinin, cennet vaadi­nin yerine laik ütopyayı kullanan bir Hıristiyanlık imgesi olduğunu iddia et­mektedir"
 
Nitekim, bu dönemden sonra gerek Comte'un üç devre (Teolojik, Metafızik ve Pozitif) olarak tarif ettiği ilerleme, gerek Marx'ın beş devre (İlkel Komünal Toplum, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Kapitalist Toplum, Sosyalist Toplum ve Komünist Toplum) olarak tarif ettiği ilerleme, gerek Hegel'in Geist'ın kendisine yabancılaşlamasıyla başlayıp nihai safhada insan bilincinde kendisine tekrar geri dönmesi ve insan ruhunun ken­disini ve dünyayı mükemmel biçimde kavraması ile nihayetlenen sürecinden oluşan ilerleme, gerek Spencer'ın en güçlü olanların hayatta kaldığı tabii mekanizmanın insanlık alemine uyarlanması olan Sosyal Darwinist ilerleme, aşağı-yukarı hep aynı temayı işlemişte ve dikkat edilecek olursa 'öte-dünya'daki cennet inancını kaybetmiş bir insanlık için 'bu-dünya'da bir cennet yaratma cehdi şeklinde tezahür etmektedir.
 
***
 
Fizik'te başlayan ve bütün etkilerini dalga-dalga diğer alanlara yayan bilimsel gelişmenin insanları bu derece büyülemesini bir yere kadar anlayabilmek mümkün görünmektedir. Filhakika insanlığın - sadece bir bölümünün değil, topyekun insanlığın - binlerce yıllık bilgi birikimi ve bu birikimin teknoloji şeklinde somutlaşarak elde etmiş olduğu elle tutulur gözle görülür sonuçlar artık çok ileri bir se­viyeye ulaşmış bulunuyor ve bu da önümüze, bugüne kadar görül­memiş vüs'atte ufuklar açıyor: Daha düne kadar birer fantazi olmaktan ileri gidemeyen birçok şey avuçlarımızın içindeki sert gerçekliklere dönüşmüş olduğu gibi bir kısmı da şöyle ya da böyle, ucundan-kulağından gerçekleşmeye yolunda. Bugün yaşayan insanlar olarak bizler, cedlerimizin hiç birinin hayalinden bile geçiremedikleri ölçü­de bir kudret ve kuvvete sahip bulunuyoruz. Mesela, askeri olarak, Roma'nın lej­yonları veya Cengiz'in dehşet saçan süvarileri bugün en zayıf bir devletin ordularına nisbetle bile bir çete gücünde dahi değildirler; mesela fizik dünya, madde üzerinde hakimiyet kurmak noktra-i nazarından, en azgın nehirlere gem vurulan, en derin denizlerin diplerine, en yüksek dağların tepelerine fütursuzca hakim olunan, kıt'adan kıt'aya uçmanın vak'a-yı adiye sınıfından addedildiği, dünyanın en ücra bir köşesinde olup-bitenlerin anında herkesin evine haber olarak girdiği, savaşların bile naklen yayınla televizyondan takip edilebildiği; dünyanın fiziki gövdesinin dahi gözümüze basbayağı küçük görünmeye başladığı, insanoğlunun gözlerini uzaya, diğer gezegenlere ve hatta güneş sisteminin dışına diktiği bir çağda yaşıyoruz. Bilimin ve onun somut sonuçlaırnın bu gelişme trendini ilanihaye böyle devam ettirip ettiremeyeceğini kat'iyetle bilmek mümkün olmasa da, söz gelimi, bu gidişle, yarım asır sonra olacakların yanında bugünkülerin de adeta hiç mesabesinde kalacağı ileri sürülebilir. Bu, - en azından maddeler dünyasına hakim olmak açısından - inkar edilemez bir gelişme, ap-açık bir ilerleme ve bütün bunları da sağlayan da, bilim ve teknoloji!
Bu da ister-istemez, modern insanı derinden etkiliyor ve bilim ve teknolojiye öylesine bir hayranlık uyandırıyor ki, bu hayranlığın ölçüsü kaçmış şekli, yukarıda zikrettiğimiz "fetiş" olmaktadır.
 
Evet; bilim ve teknoloji ve onun kesintisiz ilerlemesi ile elde edilen sonuçlar ve hulasaten insanlığın yükselişi, nihai safhada kesiksizce ilerlediği şeklinde bir fikri besliyor ve bilhassa bazı konulara dikkat etmeyenlerce kelimenin tam ve hakiki manasıyla bir fetişleşmeye yol açıyor. Bilim ve teknoloji yok mu; O, her şeyi bir gün tereyağından kıl çeker gibi çözecek, hiç bir sır, hiç ama hiçbir bilinmeyen kalmayacak.
 
Ama acaba gerçek böyle mi?
 
Yeni, İlerleme ve Bilimsel Gerçekler
 
Klasik Fizik, Determinizm ilkesiyle, evrendeki sebep-sonuç ilişkisinin en azından teorik olarak tam tesbit edilebilmesini ve buna dayanarak da evrenin geçmişinin ve geleceğinin avucumuzun içindeymişçesine bilebileceğini öngörmekte idi. Nitekim, omurgasını Newton Mekaniği üzerine oturtan Marksizm, "...marksizm-leninizm öyle bir araçtır ki, onun yardımıyla geleceğin üzerindeki örtü kaldırılır ve tarihin gelecekteki dönemeçleri görülebilir. Bu bir "zaman teleskobu" gibidir." İfadesiyle[4] kendisini bir zaman teleskopu gibi addederken bu görüşe dayanmakta idi: Fiziki dünyada olduğu gibi beşeri dünyada da kesintisiz bir ilerleme vardı ve bu da önceden görülebilir ve belirlebilir bir şeydi. Tabiatiyle Marksizm bu konuda tek örnek değildir; bilimdeki bu kesinlik anlayışı, fiziki dünyayı da aşacak şekilde, Historisizm taraftarlarınca bütün beşeri varlık alanına da aynı şekilde uygulanmak istenmiştir. Popper'in ifade ettiği gibi[5]: 
 
"Çağdaş tarihselciler (historicists - D.Hocaoğlu) Newtoncu teorinin başarısından ve özellikle onun çok önceden gezegenlerin yerlerini tahmin edebilme gücünden büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Onlara göre böylece mümkün hale gelen bu tür uzun dönemli tahminler, uzak geleceği önceden haber vermeye ilişkin eski rüyaların insan aklının sınırlarını aşmadığını gösterir. Sosyal bilimler de aynı derecede yüksek hedefler yönelmelidir. Eğer astronominin ay ve güneş tutulmalarını önceden görüp haber vermesi mümkün olabiliyorsa, sosyolojinin aynı şeyi ihtilaller için yapması neden mümkün olmasın?" 
 
Gelişmeler göstermiştir ki, mümkün olmuyor; olamıyor, çünkü gelecek avuçlarımızın değil, hiç olmadı, hiç de olmayacak.
 
***
 
Böyle ağır ve abartılı bir iddia, beklenenin aksine, en ağır ve öldürücü darbeyi felsefeden değil bizzat bilimin kendisinden almış, Modern Fizik, İndetermizm ilkesiyle, Klasik Fizik'in bu prensibini ortadan kaldırınca bu hülya da tarihe gömülmüştür. Klasik Fizik'in bu ilkesinin nasıl had safhada ileri sonuçlar tasarlamış olduğunu "... (Klasik Fizik'in etkisi ile... -D.H.) nedensellik kavramı, son olarak, bir doğa olayının inceden-inceye belirleneceği anlamına gelir oldu. Buna göre doğayı, ya da doğanın bir parçasını kavrayıp bilmeniz, geleceği kestirmenize yeter sayılıyordu. Newton fiziğine göre, bir sistemin belli bir andaki durumundan yola çıkarak, o sistemin gelecekteki deviniminin ne olacağı hesap edilebilirdi. Bu bir doğa ilkesiyse, Laplace onu en genel ve anlaşılır biçimde dile getirmişti: Ona göre, belli bir anda bütün atomların durumunu ve devinimini bilebilen bir şeytan (üstün zeka), evrenin geleceğini toptan kestirebilirdi. Nedensellik (kozalite, illiyet) dar anlamında "gerekircilik"(determinizm)'i düşündürmektedir. Bununla şunu demek istiyorlar: Bugünkü durumuna bakılarak, bir sistemin gelecekte alacağı durumu kesinlikle belirleyen değişmez birtakım doğa yasaları vardır" şeklinde özetleyen, İndeterminizm'in kaşifi Heisenberg[6], rüyanın sona erişini de "yasaların Quanta kuramına göre matematiksel formüllere sokul­masına gelince, gerekircilik ister istemez bırakılmıştır."[7] ifadesiyle açıklamaktadır.
 
İyi, İlerleme, Tabiat, Entropi, Zaman Oku
 
Nasıl ki İndetermizim, evrendeki sebep-sonuç ilişkisinin kesin belirlenebileceği inancını ilga etmiş ve bunun bir sonucu olarak da geleceği ve geçmişi kesin okumanın imkansızlığını göstermiş ise, benzer şekilde, yine Termodinamik'teki Entropi ve Zaman Oku kavramları da, evrenin sürekli olarak gelişme ve ilerleme halinde olduğu şeklindeki naif fikri ortadan kaldırmıştır.
 
19ncu asırda, ilk mimarları olan Sadi Carnot, Rudolph Clausius, Benoit Claperyon, James Clerk Maxwell, William Thomson (Lord Kelvin) ve Ludwig Boltzmann gibi zirve isimler tarafından geliştirilen Termodinamik'te ilk defa olarak Clausius'un "On Different Forms of the Fundamental Equations of the Mechanical Theory of Heat" (1865) ve "The Mechanical Theory of Heat" (1867) isimli eserleri ile geliştirilen ve Entropi kavramı, "düzensizlik"in bir kıstasıdır. Buna göre, Entropi, Madde ve Enerji'nin aksien, korunumsuz bir fiziki kemmiyet (kantite) olup, bütün doğal (tabii, natural) süreçlerde artar; yani evrendeki en küçük bir kareket, en küçük bir kımıldayış dahi, düzensizliğin artmasına, düzenliliğin biraz daha bozulmasına yol açar; fakat beri yandan, evren ve evrendeki her şey, sürekli, kesintisiz hareket halindedir, hareket durduğu anda evren de yok olur.  Şu halde Entropi, Kainat'a "başlangıçta" belirli bir miktar enerji ve maddenin verilmiş olduğunu, bu madde ve enerjinin bir formdan bir başkasına transferine izin ve imkan tanındığını, fakat yok edilmelerine de yeniden yaratılmalarına da izin verilmediğini vaz'eden Madde ve Enerjinin Korunumu Kanunu'nu ihlal etmemekle beraber, her termal işlemin sonucunda mutlaka düzensizliğin arttığını ve bunun önlemezliğini ve keza, evrenin hareketten soyutlanamaması da entropi artışının kaçınılamazlığını; buna bağlı olarak, Zaman Oku kavramı ise, termal süreçlerin geriye döndürülemezliğini göstermektedir. Bu ise bir yandan insanlığın eski bir ütopyası olan "Devr-i Daim Makinası"nın (Perpeteum Mobile) imkansızlığını isbat ettiği gibi, Kainat'ın ilerlemekte olduğunu değil, bilakis daha yüksek bir seviyeden daha alçak bir seviyeye doğru "gerilemekte" olduğunu; evrenin ilk yaradılış anında maksimum olan yükseklikteki düzenin sürekli azalarak en nihayetinde dibe vuracağını ve bir iş yapamayan ölü enerji ile dolu bir evrene, diğer tabirle, "Termal Ölüm"e ulaşılacağını isbat etmek suretiyle bir başka ütopyayı daha yıkmıştır.
 
Şu halde, tabiatta sürekli ve muntazam bir ilerleme olduğu fikri, bizzat tabiat bilimlerince tekzip edildiğine binaen, İlerleme'nin ve onun bir neticesi olan Yeni'nin fetişleşmesinin evrensel bir kıymeti de kalmamak iktiza etmektedir. 
 
Yeni, Eski, Maddi İlerleme ve İnsani İlerleme
 
Şimdi de kısaca şu hususa temas edelim: Her "yeni" mutlaka insani ve ahlaki olarak da daha iyi ve daha yüksek bir seviyeye mi tekabül etmektedir?
 
Bu suale alelumum şekliyle sığ ve sıradan insanların büyük bir kısmı "evet" diye cevap verebilir; çünkü saf bir bakışla öyle görünmektedir ve maddi medeniyet unsurlarındaki ilerleme ve gelişmeler de buna uygun verilerle doludur: Öyle ya, yukarıda da birkaç kelimecikle temas edildiği veçhiyle, bilim ve teknoloji adeta düz bir hat üzerinde ilerleyerek gelişiyor ve tek bir örnek olarak, mesela, bugünkü bilgisayar teknolojisi, on yıl önce ancak tahayyül edilebilenleri tahakkuk ettirmiş bulunuyor; beşeri alanda da mesela demokrasi, insan hakları yaygınlaşıyor vesaire…
 
Ne ki, bu, çocuksu bir saflık ve sıradan bir sığlıktan başkası değildir; insanlığın, maddi medeniyet unsurlarındaki terakkisine bakarak insani varoluş alanlarında da ileriye gittiği, yani yeninin yine eskiye galebe çaldığı iddiası hiç de "doğru" görünmüyor. Bu noktada, tek ama belki de en anlamlı örnek olarak, insanın eskiye nisbetle bizzat kendisini, yani "insan"ı tanımakta daha ileriye gitmiş olmadığını hatta eskinin gerisine bile düşmüş olduğunu vurgulayarak belirtelim mütebahhir bir filozofu, Cassirer'i dinleyelim[8]:
 
Günü­müzde ruhbilim, budunbilim, insanbilim ve tarih şaşırtıcı ölçüde zengin ve sürekli artan bir olgular topluluğu biriktirmiştir. Gözlem ve deneyim için gerekli teknik araçlarımız pek çok geliştirilmiş, çözümlemelerimiz da­ha yetkin ve kuşatıcı duruma gelmiştir. Bugünkü zenginliğimizle karşılaş­tırıldıkta geçmiş çok yoksul görünebilir. Ama, olgular konusundaki zen­ginliğimiz zorunlu olarak bir düşünce zenginliği anlamına gelmiyor. Bizi bu labirentten çıkaracak Ariadne'ınki gibi bir ipucu bulmayı başaramazsak insan kültürünün genel özyapısı için gerçek bir görüşe sahip olamayacak; tersine kavramsal birlikten tümüyle yoksun, bağlantısız ve ilişkisiz bir veriler çokluğu içinde yitip gideceğiz.
 
Şu halde sonuç olarak diyebiliriz ki: Gelecek, yenidedir; ancak bu, yeninin sırf ve yalnız yeni olduğu için "iyi" olmasını da tekeffül etmesi demek değildir; gelecek yenidedir, ama gelecek mutlaka daha mı iyidir; elbette "hayır"! Yeni olmak ne iyi olmanın te'minatıdır, ne de ileri ve ahlaki olmanın; iyi, ileri ve ahlaki olmak, hem zamandan bağımsızdır, hem de maddi medeniyet unsurlarının tekamül ve terakkisinden           "İyi", ancak iyi bir kaynaktan kaynaklandığında, ve şüphesiz ki "en iyi" (hayr-ı ala; summun bonum) ise en iyi ve en yüce kaynaktan kaynaklandığında ulaşılabilir bir şeydir. 
 
 
Dipnotlar:
 
 
[1] Hermann Wein., Tarih, İnsan ve Dil Felsefesi Üzerine Altı Konferans (Beitrage zur philosophischen antropologie)., Çev.: İsmail Tunalı., İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları., İstanbul, 1959., s.25
     
[2] Hatta, bizzat İslam'ın kendisinin dahi kendi içinde bir tekamül seyri geçirdiğini, nübüvvetin kademeli olarak gelişinde olduğu gibi, "Bugün dininizi kemale erdirdim" diyen ayetten (Maide: V/3) çıkarmak da mümkündür
 
[3] Gordon Marshall., "İlerleme"., Sosyoloji Sözlüğü., Çevirenler: Osman Akınhay, Derya Kömürcü., Bilim ve Sanat yayınları., Ankara, 1999., 335-336
 
[4] Marksizm-Leninizmin İlkeleri., Kuzinen başkanlığında bir heyet tarafından yazılmıştır., Yar Yayınları., Çev: Nadiye R. Çobanoğlu., Yedinci Baskı., İstanbul, Eylül 1990., C: I., s.13
 
[5] Karl R. Popper., Tarihselciliğin Sefaleti., Çev: Dr. Sabri Orman., İnsan Yayınları., İstanbul, 1985., s.64
       
[6] W. Heisenberg., Çağdaş Fizikte Doğa., Çev: Vedat Günyol, Orhan Darı., Çan Yay.., İstanbul, Ekim 1968., s.39
 
[7] W. Heisenberg., a.e., s.45
 
[8] Ernst Cassirer., İnsan Üstüne Bir Deneme., Çev.: Necla Arat., Remzi Kitabevi Yay.., İstanbul, Aralık 1980., s.31
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 2,67 MB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim