ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Sığlık ve Sefalet Dizboyu Bu Memleketin Siyasetinde
Durmuş Hocaoğlu

Yeniçağ Gazetesi / 18.12.2006
Hükumet'in, bir hava ve bir deniz limanının Kıbrıs Rum yönetiminin kullanımına açılması ve bunun karşılığında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne uygulanan ambargonun hafifletilmesi ile ilgili olarak AB Dönem Başkanlığı'na götürdüğü teklif münasebetiyle patlak veren tartışmaların birer sığlık ve sefalet nümunesi olduğunu söylemiş ve "çünkü bu 'akil' ademlerin hiçbirisi, AB üyeliğini prensipler düzeyinde radikal olarak reddetmiyor; hepsi AB'ci, şu veya bu şekilde ama neticede hepsi AB'ci – "onurlu üyelik" mucitleri de dahil, hepsi" dedikten sonra "ve hepsinin de anlamadığı taraf şu:..." diyerek ucu açık bir cümle bırakmıştık; şimdi bu ucu açık cümleyi kapatalım.
 
Nedir işbu "hepsinin de anlamadığı taraf"?
 
Kısacası şu:
 
Avrupa Birliği üyesi olmayı prensip olarak kabul eden bir ülkenin, aynı birlik içerisinde yer alan bir başka üye ülkeyi tanımaması diye birşey bahse mevzu edilemez. Tabiatiyle buradaki "bir başka üye" ibaresi ile neyin kastedildiği çırılçıplak bir gerçeklik olarak aynıyla şu: Türkiye'nin bir yandan hem AB'nin bir parçası olmak istikametindeki siyasetini zerre miktar inhiraf etmeksizin devam ettirirken beri yandan da hala "Kıbrıs Rum Yönetimi" demeye devam etmekte tuhaf bir ısrar gösterdiği ve AB tarafından Kıbrıs'ın tamamını tek başına temsil eden tek ve biricik meşru "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak tanıdığı "ülke". İmdi: AB, nihai hedefi, milletlerarası bir pakt değil de, milletlerüstü siyasi bir teşkilatlanma, resmi ismi ne olursa olsun fiilen federal veya konfederal bir devlet olan, bugüne kadar tasarlanmış en büyük ve en kapsamlı bir siyasi mühendislik projesi olduğuna nazaran – esasen ileriki safhalarda gerçek anlamda bir "state" (devlet) olmaktan çıkıp Amerikan modelli bir "state"e, yani "eyalet"e dönüşecek olan - üyelerinin arasında her bakımdan tam ve sıkı bir birliği de sağlamak zorundadır. Bu husus, tekrar edelim ki AB için anlaşılır bir zarurettir, zira aksi halde, böyle bir akıbet, bütün projenin olduğu gibi çökmesine ve yüzlerce yılda fikren olgunlaştırılan bir idealin ve son altmış yılda da adım-adım alınan bütün mesafelerin ve elde edilen bütün kazanımların kaybedilmesine ve belki de Avrupa'nın trajik, hatta ve hatta belki de kanlı bir şekilde, parçalanmasına sebebiyet verebilir. Dolayısıyla da AB'nin, Türkiye'nin, Kıbrıs Rum Yönetimi'ni, aynıyla kendileri gibi, bütün Kıbrıs'ı tek başına temsil eden tek ve biricik meşru Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımakta ısrar etmesinde anlaşılamaz bir taraf olamaz. 
 
Türkiye'nin, Avrupa Birliği'nin bu projesini, herhangi bir şekilde değiştirme imkanı ve hakkı olmadığı gibi böyle bir talebi de olamaz ve aslında bugüne kadar da olmamıştır ve bugünden sonra da olmayacaktır; kaldı ki böyle bir talebi olacak olsa dahi bu talebin karşı tarafca kaale alınabilir olması da mümkün değildir.
 
Öyle ise, bu vazıyet tahtında, AB üyesi olmayı prensip olarak kabul eden her siyasi parti ve her kişi bilmelidir ki, bu üyeliğin bedellerinden birisi de, kaçınılmaz bir zaruretle - yine bir kere daha, mükerreren - Kıbrıs Rum Yönetimi'ni tek ve biricik meşru Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımayı ve binnetice, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni lağvetmeyi de içine sindirmektir.
 
Şu halde, Hükumet'i tam da bu noktadan eleştirmek, bila istisna hepsi – yine mükerreren ve vurgu ile söylemek gerek, "onurlu üyelik" denen komedinin mucitleri de dahil, hepsi – AB'ci olan siyaset erbabının sığlıklarından ve fikri sefaletlerinden başka neye delalet etmekte olabilir?
 
Yani, daha açık ve anlaşılır bir dil ile söylendikte, bu gibilere danışılsa ne olur, danışılmasa ne olur? Ben Sn. Erdoğan'ın yerinde olsam – aynen kendisinin zihniyetinde olmak şartıyla yerinde olsam - hiç bile danışmam; bu zihniyetin üretebileceği başka bir alternatif siyaset yok çünkü: "AB'ye evet" ise, ancak böyle evet denir; hatta az bile. Bugün ortalıkta yalancı pehlivan gibi dolaşıp guya büyük vatanseverlik yapan muhalefet, faraza yarın kendileri iktidar olduklarında, önlerine bu şart geldiği zaman – ki mutlaka gelecektir - başka ne yapabileceklerdir, Allah aşkına? Sadece roller değişecek ve o vakit muhalefet düşecek olan bugünkü iktidar kadrosu bugünkü muhalefet gibi konuşacak, bugünkü muhalefet yarınki iktidar da bugünkü iktidar gibi; hepsi bu ve hepsi bu kadar.
 
***
 
Sığlık ve sefalet diz boyu bu memleketin siyasetinde; bu zevat ya hakikaten hiçbirşeyden anlamıyor ya da safi tiyatro oynuyor – ama çok pespaye bir tiyatro.  
 
Çok yazık.
 
***
 
Yoksa, acaba, bu sığlık ve bu sefalet, Türklerin daha iyisine gerçekten layık olmamasından mı ileri gelmekte?
 
Bunu da düşünmek lazım.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 204,33 KB ]




Copyright ©2006-2018, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim