ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Dilimin Sınırları Dünyamın Sınırlarıdır
Durmuş Hocaoğlu

Muhalif Gazetesi / Sayı: 26, 14.07.2000-20.07.2000
Saygıdeğer okuyucularımdan aldığım elektronik mektupların önemlice birkısmı kullanmış olduğum "dil" üzerine yoğunlaşıyor. Bu konuda tarafıma bildirilen görüşleri iki ana gruba taksîm edebilirim. Genel olarak, kullanmış olduğum dil tasvîb edilmekle berâber, birkısım okuyucum hem dilimi biraz "ağdalı" bulduğunu ve hem de imlâ işâretlerinde gereksiz şekilde ince tafsîlatlara giriştiğimi düşündüklerini belirtiyor. Birkısım okuyucularım da tam aksi görüşte; hattâ içlerinde, zâtımı 'Türk dilini inşâ etmek' gibi çok yüce bir mevkıe ref' edenler dahi bulunmakta. Bunun yanında, dilimi tasvîb etmekle berâber, sayfanın münâsipçe bir yerine bâzı 'ağır' veya 'eski' kelimelerin açıklandığı bir lûgatçe eklenmesini talep edenler de var.
 
Bu yazıda bir yandan bu kıymetli görüşler üzerinde fikirlerimi îzah ederken diğer yandan da umûmen Dil ve husûsen de Türkçe üzerine bâzı fikirlerimi muhtasaran beyân etmek istiyorum.
 
***
 
Çok ciddî, çok derin ve çok ağır bir kültür krizi yaşamakta olan ülkemizde en büyük kültür problemlerinden birisinin "Dil" olduğunu tereddütsüz söyleyebilirim. Öncelikle tebârüz ettirmeliyim ki, Dil, İnsan'ı "insan" yapan en büyük âmillerden birisidir. En eski dinlerden ve felsefelerden günümüze kadar bu konuda hemen-hemen hiç istisnâsız tam bir mutâbakat oluşmuş bulunmaktadır. İncîl'de, "Önce Kelâm (Söz, Logos) vardı" denmektedir. Âdem birçok şeyi kendi aklı ile bulmuştur; ama, Yüce Kitâbımız'da da buyrulduğu veçhiyle, Âdem'e Eşyanın İsimleri, yâni "Dil", "öğretilmiştir"; Dil, Akıl ile elde edilmemiş, Âdem'e adetâ vahyedilmiştir. Öyle de olmalıdır: Risâlet dahi Dil'den sonra gelir. Fahr-i Kâinat Efendimiz'den sonraki en büyük nebî, babasız hak peygamberin pâk annesi, kutlu kadın, Meryem Hâtun'a Allah'ın Kelimesi (Kelimatu'llah) ilkah edilmiştir. İslâmî Felsefe'nin adı Kelâm'dır. Eski filozofların birkısmı Grekçe'deki Logos kelimesine hem Dil mânâsını izâfe etmişlerdir, hem Akıl, hem de Evrensel Ruh mânâlarını. Aristo Dil'i o kadar ehemmiyetli görmektedir ki "Dil'de mevcut olmayan Düşünce'de de mevcut değildir" demektedir... ilââhir. Bu konuda sâdece bir özet yazmaya kalkışacak olsam, elinizdeki bu derginin tamâmı dahi kifâyetten uzak kalacaktır.
 
Lâkin biz kestirmeden gidelim.
 
İmdi:
 
  • İnsanlığın gelişmesi aynı zamanda Dil'in gelişmesine paraleldir. Dil, medeniyetin, insanlığın, inceliğin, rafineriliğin ve virtüozitenin, birçok halde, adetâ tek başına bir göstergesidir dahi denebilir. Her medeniyet ve ileri ve yüksek kültür aynı zamanda yüksek ifâde kaabiliyetini hâiz, mütekâmil ve müterakkî bir dil sâhibidir. Bu cümlede Kültür için yaptığımın aksine, Medeniyet kelimesi için "ileri ve yüksek medeniyet" diye ayrıca vurgulamayışım, Medeniyet'in zâten yüksek bir irtifâ mânâsını tazammun etmesindendir; dikkat buyrulması ricâ olunur: "İlkel Kültür" olabilir ama "İlkel Medeniyet" olmaz!
  • Her medeniyette ve yüksek ve ileri kültürde dâimâ, Yazı Dili dili ile Konuşma Dili farklıdır; nasıl ki insanlar yatak odalarındaki kıyâfetleriyle nass içerisine çıkmazlarsa konuşma dilleriyle de edebiyat (literatür) dünyasına çıkmazlar. Böyle birşeyi sistematik olarak savunmak, "edebiyat"a da, "edeb"e de mugayir ve hâlisüddem iptidâîliktir.
  • Ve kezâ, bu sebebe binâen, dâimâ ve her zaman elitlerin, entellektüellerin, yüksek kültür birikimine sâhip insanların dilleri diğerlerine göre farklıdır, öyle de olması gerekir.
  • Halbuki ülkemizde insanların - hem de "yüksek" tahsil yapmış insanların - ekseriyetinde Dil ve Kelime Hazînesi mevzûunda hâkim olan kanâat, en fazla liseye kadar öğrenmiş oldukları dilin kendilerine bütün hayatları boyunca yetmeleri gerektiğidir.
  • Yâhû Efendiler! Hiç kimse darılıp gücenmesin, ama, bu dehşetli bir hatâdır, hattâ bir cehâlet!
  •  Efendiler ve Hanımlar! Dil bir süreçtir; nasıl ki insanoğlu anasından doğduğunda beşikteki Îsâ Mesîh gibi ân-ı vâhidde şakır-şakır tekellüm etmiyor da "hînun mine'd-dehr" misillû uzun bir zaman dilimi içerisinde ilk lâkırdılarına başlıyor ve bu dil - ve onunla birlikte zihin - egzersizlerini ilerleterek ancak muayyen bir yaştan îtibâren bir anlam dünyası kurmaya başlayabiliyor ise; bu vetireyi bütün hayâtı boyunca ve irâdî olarak devâm ettirmelidir. Bu da şu demektir: Evvelâ ve behemehâl öğrenmenin ve zihnî genişlemenin bitmeyen bir süreç; basitten mürekkebe, iptidâîden mütekâmile, kolaydan zora yükselmeye çalışmanın bir zarûret olduğu kabul edilmeli ve sâniyen, zevkini ve dilini, düşünce ufkunu hep aynı seviyede tutmaya ve kendisini sahte bir tatmîn duygusuna gömmeye değil, bilâkis, hergün bir öncesine nisbetle fikren ve zihnen zenginleşmeye, kafasının içini havalandırmaya çalışılmalı; dimâğını ve rûhunu terakkî ettirmeye müteveccîh, dili nisbeten zor, kelime hazînesi (frenklerin 'vokabüleri' dedikleri şey) zengince olan metinler okunmalı ve dahi, dâimâ, el altında en az birkaç adet ciddî lûgat bulundurulmalıdır.
  •  Ayrıca: Yazarlar - ki bu çok sıhhatli olmayan bir kelimedir; onun yerine müellif denmelidir - dahi, az okunma riskini göze alarak, hiç olmazsa muayyen bir zenginlik, genişlik, yükseklik, temizlik ve kaliteye sâhip bir dil seviyesini tutturabilmeli ve bundan asla tâviz vermemeli, bu sûretle de hem Dil'in hem de okuyucuların seviyesinin terfî etmesine katkıda bulunmalıdır. Şahsî kanâatime nazaran, ziyâdece okunuyor olmanın da belirli bir değeri, yeri ve hizmeti mutlaka bulunmakla berâber, bu değer tek başına yüksek değildir; yârınlara da kalıcı birşeyler bırakamazlar üstelik.
  • Bunlardan maâdâ, şahsen fevkalhad ehemmiyeti hâiz olduğunu düşündüğüm iki fikrimi de bu vesîe ile yüksek sesle dile getirmek istiyorum:
 
1: Bir metin içerisinde aynı kelimenin mümkün mertebe az tekrar ettirilmesi gerekir, aksi, ya müellifin kelime fukaralığına delâlet eder veya okuyucuyu zihnen sığ ve basit gördüğüne.
 
2: Cümlelerin uzun veya kısa oluşu bir tercîh meselesidir; ancak uzun cümle de yerine göre çok mühimdir ve dahi sıkça mürâcaat edilen kısa cümle bir miktar okuyucu seviyesini tahfîf etmektir. 
 
***
 
Şahsıma dâir bir tavzîhler cümlesi olmak üzere, yazı dilim mevzûunda dikkat etmeye gayret ettiğim hususların birkısmını şu şekilde dercedebilirim:
 
  • Bir dil dâhisi olmak gibi bir iddiam elbette yok; ama anadilim Türkçe'yi muayyen bir kıvamlılık ve yoğunluğun altında kullanmayı ne kendime yakıştırabilirim ve ne de muhterem okuyucularıma. Aslında daha ziyâde bir kesâfet ile yazmak dahi isterdim; lâkin bu defa da bir yandan yanlış anlaşılarak bir "snob" görüntüsü vermekten ve diğer yandan da büsbütün okuyucudan koparak "kellim kellim lâ-yenfâ" mevkıine düşmekten havf ederim doğrusu.
  • Dil ırkçılığından olduğu kadar dil uydurmacılığından ve kötü bir görgüsüzlük kokan zoraki lüzumsuz ecnebî kelime istîmâlinden de o kadar tiksinti duymaktayım; fakat, ecnebî kelimelerin külliyen reddine de aynı şekilde tavır konması gerektiği kanâatindeyim. Artık birşekilde yerleşen ve kendisine bir anlam dünyası yaratmaya muvaffak olan kelimelerin, kakofonik olmadıkça velev ki uydurma da olsa belirli bir sınır dâhilinde kullanılmasına karşı değilim; ama o kelimenin içine tıkılıp kalmayı da kabul edemem; özel, özellikle, öznel, özgül, genel, genellikle kelimelerinin yanında umûmî, umûmen, bil-umum, alel-umum, husûsî, husûsen, bâhusus, hassaten... ilh. kelimelerini de kullanmakta olduğum gibi. Prensibim şudur: Yeni bir kelime artık bir anlam taşıyorsa kullanılmalıdır; ama "eski" diye bir kelimeyi atmak, yeni bir kitap alınca aynı mevzûdaki eski bir kitabı kütüphaneden atmak gibi bir basitliktir, bir vandallıktır, medeniyet ve insanlık düşmanlığıdır.
  • Dikkat etmeliyiz: İngilizcede kelime sayısı bir milyona dayanmış vazıyettedir ve üstelik her sene yeni kelimeler üretilmektedir; ama hiçbir zaman, "yeni içeri-eski dışarı" denmemektedir ve dahi İngiliz lûgatindeki kelimelerin içerisinde "Öz İngilizce (?)" olanların adedi belki bin (sayı ile: 1.000) kadardır; geri kalanların hemen tamâmı, ekseriyeti Latince ve Yunanca olmak üzere, ithal edilmiş ve fakat İngilizceleştirilmiş kelimelerdir. Böylece ortaya "huge" bir "vocabulary" çıkmaktadır ki bu dilde kaleme alınan edebî şâheserlerin, İngilizce'ye yeni başlayanlar (müptedîler) için "ihtisar edilmiş", yâni en alt düzeye indirilmiş, basitleştirilmiş özetleri takrîben 2.000-3.000 kelimeliktir; bizde ise müzmin Nobel adayı büyük edîbimizin "baş yapıt"larında kullandığı "tilcik" adedi ancak bu kadardır! Yâni: "Bizimkiler"in yükseldiği en üst seviye, adamların indiği en alt seviyeye tekaabül ediyor. Gel de kahrolma!
  • Mühimsediğim bir husus da, "kelime zenginliği" ile birlikte "nüanslar"dır; git-gide garipleşen Türkçe'miz, anlam farklılıklarını, yâni nüansları ifâde etmekte zorlanmaktadır. Küçük bir "misâl": Misâl, mesel, timsâl, nümûne, nümûne-i timsal ve örnek kelimelerinin tamâmının "öztürkçe" diye yalnız ve ancak "örnek" ile - ki Ermenice "orinak"tan geldiği mâlûmdur, ama artık o da Türkçe'dir; yâni Biz'den - ve meselâ, misâlen, timsâlen, farz-ı misâl gibi kelime ve tamlamaların da aynı gerekçe ile yalnız ve ancak "örneğin" - ki onun da Ermenice "orinagin"den uydurulduğu mâlûmdur, ama artık o da bir galat-ı meşhur olarak Biz'den olmaya başlamıştır - ile; meselâ, ziyâde, fazla, mebzûl, çok gibi  kelimelerinsâdece"çok" ile ve yine meselâ hürriyet ve serbestlik kelimelerinin "özgürlük" - ki resmen ve alenen ve düpedüz uydurma bir kelimedir - ile; ama, fakat, lâkin, amma ve lâkin, amma fakat gibi kelime ve tâbirlerin sâdece ama ile... ilâahir karşılanmaya çalışılması düpedüz bir dil fukaralığı ve bil-bedâhe bir geriliktir. Sırf bu nümûneler dahi işin vehâmetini gösterir. Yine 'rastgele' bir 'örnek': Anlı-şanlı Medya Gözdeleri ve burnundan kıl aldırmayan Magazin Ulemâsı, "lâlettâyin, rastgele bir misâl vermek istiyorum" diyemiyor da hiç utanıp sıkılmadan, zerre ve hattâ miskal kadar dahi hazer edip yüzleri kızarmadan, "atıyorum" diyor! Böyle rezâlet ve bu mertebede cehl-i mürekkep olur mu birâder!
  • Ayrıca, imlâ işâretlerine titizlik göstermeye çalışmakta olduğumu söyleyebilirim; bâhusus, çekme ve uzatma işâretlerine! Zîra, ondan başka bir imlâmız da kalmamıştır, maatteessüf! Daha eski yazılarımda, daktilo kullandığım zamanlarda bu kadar riâyet edemiyordum doğrusu; zira daktilo teknolojisi bunu zorlaştırdığı gibi, mürettip ve musahhihleri de hayli müşkîl vazıyetlere dûçâr kılmaktaydım. Fakat bilgisayar teknolojisi çıkıp bir de günden-güne tekâmül edince bu babda biraz daha rahat ve serbest hareket imkânına kavuştum; bilâhare klavyelerden verilen tuş komutlarıyla her türlü özel işâret ve sembollerin yerleştirilmesi çok basite inince, ve bir de buna ilâveten "e-posta" - bâzılarının çirkince telâffuzu ile "eee-mayıl" - îcâd olup mürettip ve musahhihlerle olan kavga da minimuma inince - ama unutmamalıyız el-yevm dahi musahhih ve mürettipler müelliflerin kaatilleri olmaya devam etmektedirler - bu iş kısm-ı âzâmı îtibariyle kökten halledilmiş oldu denebilir; bir de hâlâ "PC"leri katleden şu "İrticâî Mc" teknolojisi bu dünyadan elini-eteğini bir çekiverse; ne güzel olacak [bu sütunlarda zaman-zaman gördüğünüz - gibi garip işâretler aslında bu "geri" makinaların uzun tireleri okuyamamasının ve bir nebze de tashîhat yapmayan kaatil musahhihlerin bir mahsûlüdür].
  • Uzatma ve inceltme çok mühim meseledir; Dil'e tadını, revnâkını, lezzetini veren en mühim hususlardandır; ama nasıl ki tuz yerine şeker - veya vice versa - kullanılınca bir câzibe değil de bir defia hissi yaratırsa, yanlış uzatma veya kısaltma da aynı hissi vermekte. Bu mevzûda ziyâdesiyle bol örneklerden birer nümûne-i timsâl olmak üzere, "hala" ve "hâlâ"nın utanç verici komikliği ile "lise" yerine "lîse", "kelime" yerine "kelîme" 'tilciklerini' kullanmanın sakîlliğini takdîm edebilirim.
  •  Bâzı çok husûsî ecnebî - lûtfen dikkat, "ecnebî", "yabancı", "yad", "el" birbirine yakın durur ama aralarında nüans vardır - ibâreleri de bir yandan müterâdifi bulunmadığından, diğer yandan da bir nebze tahrik hissi vermek gayesine mâtûfen ve pek nâdiren, mânâsını kaarîlerimin fehmine tevdî ve havâle ederek kullanmaktayım; fakat bu gibi çok öznel ibâreler veya kelimeler mutlaka italik dizilir; usûlü budur: Yukarıdaki cümle içindeki "vice versa" gibi.
 
***
 
Hâsılı azîz kaarîlerim; Dil mühim meseledir. Ama derim ki bir temrin olmak üzere, bizzat şu "dil" kelimesinin üzerinde duralım ve evvelemirde bir nümûne-i timsâl olmak şu garip cümle üzerinde tefekkür edelim: "Tarih boyunca dilin gelişmesinde, dilin ve elin büyük bir rolü olmuştur". İmdi, sual: Burada acaba hangi 'dil' hangi 'dil'in gelişmesinde büyük bir rol üstlenmiştir?
 
***
 
Bir kere daha ve vurgu ile: "İfâde edilemeyen şey, düşünülemeyen şeydir."
Yâni: Ne kadar Dil, o kadar Düşünce! 
Bir de şu Wittgenstein'a bakalım:
"Dilimin sınırları, Dünyâmın sınırlarıdır".
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 225,01 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim