ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

LEVIATHAN: Sözleşmeli Canavar
Durmuş Hocaoğlu

Muhalif Gazetesi / Sayı: 32, 25.08.2000-31.08.2000
Bundan önceki yazılarımızda, hâtırlanacağı üzere, sık-sık, "Toplumsal Sözleşme"den bahsetmiştik. Fakat Sözleşme, siyâset felsefesi tarihinde her zaman bugün kullanıldığı şekliyle, müsbet bir mânâ atfedilen yüce ve fazîletli bir kavram; bilinen bütün rejimler içerisinde daha kusursuz (veya daha az kusurlu) bir devlet modeli olan Demokratik Devlet anlamında kullanılmış ve tanımlanmış değildir; hattâ, bâzı hallerde bu kavram, Despotik Devlet anlamında dahi istîmal edilmiştir. Nitekim, Toplumsal Sözleşme, İngiliz filozofu Thomas Hobbes (1588-1679) tarafından, toplumun kendi rızası ile kendisini yönetmek üzere, karşı gelinemeyen, karşı gelinemeyecek kadar güçlü bir otorite tesis etmesi mânâsında tanımlanmıştır. Hobbes tahayyül ettiği bu otoriter devlete Leviathan adını vermiş ve fikirlerini de bu adı taşıyan ve siyâset düşüncesi tarihinin en mühim eserleri arasında yer alan kitabında açıklamıştır.
 
J. W. N. Watkins., Leviathan kavramını şu şekilde açıklamaktadır ["Thomas Hobbes (1588-1679)"., Maurice Cranston Maurice (Ed.)., Batı Düşüncesinde Siyaset Felsefeleri., Çev.: Nejat Muallimoğlu., Marmara Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi Yay., İstanbul, 1993., s.54]
 
"Kitab-ı Mukaddes'te, Leviathan, diğer bütün hayvanlar üzerinde hâkimiyet kurmuş olan bir timsahtır. Onun hâki­miyeti altında yaşamayı gururlarına yediremeyen bazı hay­vanlar, timsahın elindeki otoriteyi almak istediler, fakat hayvanın derisindeki pullar öylesine keskindirler ki, hiç biri timsaha yaklaşamaz. Kitab-ı Mukaddes; Leviathan'dan "gu­rurun bütün çocuklarının kralı" diye bahsediyor. Hobbes, şu­nu göstermek istiyordu: mağrur hırs, gayri-realist ve yıkıcı­dır, ve bundan böyle, aklı başında ve realist insanlar, kendi çıkarlarını düşünerek, başkaldırma ile yıkmaya çalışmanın bir çılgınlık olacağı Leviathan gibi bir devletin yönetiminde bulunmak gerektiğini göreceklerdir."
 
***
 
İmdi; bu noktadan îtibâren, bugün bu sayfada kendiliğimden fazla birşeyler eklemeksizin, sizleri Hoobes'un bu eserinde, insanların kendi elleriyle yaratmalarını arzu ettikleri bu yenilmez, karşı-konulamaz canavarı tasvîr ettiği en önemli yerlerinden birisi ile başbaşa bırakacağım. Bunu yaparken, esas olarak, günümüz konjonktürü açısından ibretli dersler çıkartılması ve üzerinde tefekkür edilmesi husûsunda fayda mülâhaza ettiğim kısımları takdîm edecek, diğerlerini ihmal edeceğim. (Bold vurgular tarafımdan yapılmıştır).
 
***
 
Thomas Hobbes
 
Leviathan
 
[Çev.: Semih Lim., Yapı Kredi yayınları., 2. Baskı, İstanbul, Kasım 1995., s.130 v.dv.]
 
Bölüm 18: Sözleşme ile Kurulmuş Egemenlerin Hakları Üzerine
 
Bir devlet kurmak nedir. Bir insan topluluğu, kendi arasında ahit yaparak, hepsinin birden kişiliğini temsil etmek, yani onların temsilcisi olmak hakkının hangi kişiye veya heyete verileceği konusunda çoğunlukla anlaştığı vakit, bir devlet kurulmuştur denir; bunun lehinde oy verenler gibi, aleyhinde oy verenler de, barış içinde birlikte yaşamak ve başkalarına karşı korunmak amacıyla; o kişi veya heyetin bütün eylemlerini ve kararlarını, bunlar kendi eylem ve kararları imişçesine, yetkili kılacaktır.
 Devletin kurulmasının sonuçları şunlardır. Bir devletin bu şekilde kurulmasından, halkın rızası ile kendisine egemenliğin devredildiği kişi veya heyetin bütün hakları ve yetkileri doğar.
 
l. Uyruklar hükümet şeklini değiştiremezler:
 
.../ Bazı kişiler, egemenlerine itaat etmeme nedeni olarak, insanlarla değil fakat Tanrı ile yapılmış yeni bir sözleşnıe iddiasında bulunmuşlardır; fakat bu da haksızdır: çünkü Tanrı'nın kişiliğini temsil eden birinin aracılığı olmaksızın Tanrı ile sözleşme yapılamaz; Tanrı'nın kişiliği ise, sadece, Tanrı'nın altında egemenliğe sahip olan Tanrı'nın vekili tarafından temsil edilir./...
 
2. Egemen güçten vazgeçilemez.
 
 .............. 
 
3. Hiç kimse, çoğunluk tarafından belirlenen egemenin kuruluşuna, adaletsizlik etmeden karşı gelemez.
 
Üçüncü olarak, çoğunluk, muvafık oy­larla bir egemen tayin ettiği için; karşı oy vermiş olan da diğerlerine uymalı; yani, egemenin yapacağı bütün eylemleri kabul etmeye veya, kabul etmediğinde, diğerleri tarafından haklı olarak yok edilmeye razı olmalıdır. Çünkü, toplanmış olanların birliğine gönüllü olarak girmiş ise, orada iradesini gerektiği biçimde açıklamış ve, dolayısıyla, çoğun­luğun karar vereceği şeye uyacağına zımmen söz vermiş demektir: ve, dolayısıyla, bu karara uymayı reddeder veya onların kararlarından her­hangi birine karşı gelirse, ahdine aykırı ve bu nedenle de adaletsiz davranıyor demektir. O kişi birlikten olsun veya olmasın; ve onun rı­zası istensin veya istenmesin, ya onların kararlarına boyun eğmeli ya da daha önce içinde bulunduğu savaş durumunda bırakılmalıdır; ki bu durumda iken, herhangi bir kişi tarafından adaletsizlik olmaksızın yok edilebilir.
 
4. Egemenin eylemleri uyruk tarafından eleştirilemez.
 
Dördüncü ola­rak, her bir uyruk, kurulmuş olan egemenin bütün eylemleri ve karar­larının amili olduğu için; egemenin yaptığı hiçbir şey uyruklarına ya­pılmış bir haksızlık olamaz; ve ayrıca egemen, uyruklarından herhangi biri tarafından adaletsiz olmakla suçlanamaz. Çünkü, bir başkasından aldığı yetkiyle herhangi bir şey yapan bir kimse, yetkisine dayanarak hareket ettiği kişiye bu şeyle haksızlık etmez. Bir devletin bu şekilde kuruluşu ile, herkes egemenin bütün yaptıklarının amilidir ve, dolayı­sıyla, egemeninden haksızlığa uğradığından şikayet eden bir kimse, bizzat kendisinin amili olduğu bir şeyden şikâyet ediyor demektir; ve bu nedenle kendisinden başka hiç kimseyi suçlamamalıdır; hatta ken­disini bile haksızlık yapmakla suçlayamaz; çünkü bir kimsenin kendi­sine haksızlık yapması imkânsızdır. Egemen güce sahip olanların in­safsızlık edebilecekleri doğrudur; fakat onlar, kelimenin doğru anla­mında, adaletsizlik veya haksızlık etmezler.
 
5. Egemenin yaptığı hiçbirşey, uyruk tarafından cezalandırılamaz.
 
Be­şinci olarak ve son söylenen şeyin bir sonucu olarak, egemen güce sa­hip olan hiç kimse, uyrukları tarafından adil olarak öldürülemez veya başka bir biçimde cezalandırılamaz. Her bir uyruk, egemeninin ey­lemlerinin amili olduğuna göre; kendisi tarafından yapılmış eylemler için bir başkasını cezalandırmış olur.
 
6. Uyruklarının barışı ve savunulması için neyin gerekli olduğuna ege­men karar verir.
 
Bu kuruluşun amacı, bütün herkesin barışı ve savu­nulması olduğu ve bu amaca ulaşmaya hakkı olanın ona ulaşmaya ya­rayan araçları kullanmaya da hakkı olduğu için; hem barış ve savunma araçları hem de barış ve savunma önündeki engeller ve sorunlar hak­kında karar vermek hakkı ve hem, önceden, yurt içinde uyumsuzluğu ve yurt dışında düşmanlığı önlemek suretiyle barış ve güvenliğin ko­runması için; hem de, barış ve güvenlik kaybolduğu vakit, bunların yeniden tesis edilmesi için yapılmasını gerekli göreceği her şeyi yap­mak hakkı, egemenliği elinde bulunduran kişiye veya heyete aittir. Dolayısıyla;
 
Uyruklara hangi düşüncelerin öğretileceğine egemen karar verir.
 
Altıncı olarak, hangi görüş ve düşüncelerin barışa aykırı, hangilerinin ise uy­gun olduğuna; ve dolayısıyla, hangi durumlarda, nereye kadar ve han­gi insanların topluluklar karşısında konuşmalarına izin verileceğine; ve yayımlanmadan önce kitaplardaki düşünceleri kimin inceleyeceğine karar verilmesi de egemenliğin bir parçasıdır. Çünkü insanların ey­lemleri onların düşüncelerinden doğar; ve, barış ve uyumu sağlamak için, insanların eylemlerinin iyi yönetilmesi düşüncelerinin iyi yönetil­mesine bağlıdır. Düşünceler konusunda, doğruluktan başka hiçbir şe­yin dikkate alınmaması gerekirse de; bu, düşüncelerin barış için yön­lendirilmesi ile çelişmez. Çünkü, barışa aykırı bir düşünce ne kadar doğru olabilir ise, barış ve uyum da doğal hukuka o kadar aykırı olabi­lir, daha fazla değil. Yöneticilerin ve öğretmenlerin ihmali veya bece­riksizliği nedeniyle yanlış düşüncelerin zaman içinde çoğunluk tara­fından kabul edildikleri bir devlette, doğru fikirlerin genel olarak itici olabileceği doğrudur. Fakat yeni bir gerçek ne kadar ani ve paldır kül­dür bir şekilde ortaya çıkarsa çıksın, hiçbir zanıan barışı bozmaz, sade­ce bazen savaşı uyandırır. Çünkü, bir düşünceyi savunmak veya kabul ettirmek için silaha sarılmayı göze alacak kadar kötü yönetilen insanlar hâlâ savaş halindedirler; ve içinde bulundukları durum, barış değil, sa­dece, birbirlerinden korktukları için bir ateşkes durumudur; ve böyle insanlar sürekli olarak adeta savaş mevzilerinde gibi yaşarlar. Dolayı­sıyla, barış için gerekli bir şey olarak; yani, nifak ve iç savaşı önlemek amacıyla, görüşler ve düşünceler hakkında karar vermek veya bu ko­nularda karar verecek yargıçları atamak yetkisi, egemen gücü elinde tutana aittir.
 
7. Uyruklardan her birinin, başka hiçbir uyruğun adaletsizlik etmeden ondan alamayacağı hangi şeylerin kendisine ait olduğunu bilebileceği kurallar yapmak hakkı.
....
 
8. Yargılama ve anlaşmazlıkları çözme hakkı da ona aittiır.
 
Sekizinci olarak, yargılama hakkı; yani, toplumsal veya doğal hukııkla veya ol­gularla ilgili olarak ortaya çıkabilecek bütün anlaşmazlıkları dinleyip çözüme bağlama hakkı da, egemenliğin bir parçasıdır./...
 
9. Uygun gördüğü şekilde savaş ve barış yapma lıakkı da ona aittir.
 
Dokuzuncu olarak, diğer milletler ve devletlerle savaş ve barış yapma hakkı; yani, bunun ne zaman kamu menfaatine olduğuna ve bu amaç­la hangi büyüklükte güçlerin toplanacağına, silahlandırılacağına ve bunlara ödeme yapılacağına karar vermek ve bunun nıasraflarını karşı­lamak için uyruklara vergi salmak hakkı da egemenliğin bir parçasıdır./
 
11. Bütün barış ve savaş danışmanlarını ve bakanlarını seçmek hakkı da ona aittir.
 
....Onuncu olarak, hem barışta hem de savaşta bütün danış­manların, bakanların, yargıçların ve memurların seçilmesi de egemen­liğin bir parçasıdır./...
 
11. Ödül ve ceza vermek ve (önceki bir yasa, ölçüsünü belirlememiş ise) bunu dilediği gibi yapmak hakkına da sahiptir.
 
Onbirinci olarak, önceden yaptığı yasaya göre veya, böyle bir yasa yoksa, insanları devlete hizmet etmeye özendirmek veya devlete zarar vermekten caydırmak için uy­gun bulacağı şekilde, uyrukları mal mülk ve şerefle ödüllendirmek ve­ya bedensel veya parasal cezalarla veya küçük düşürerek cezalandır­mak yetkisi de egemene aittir.
 
12. Şeref ve paye vermek hakkı da ona aittir.
 
Son olarak, durmaksızın aralarında yarışma, kavga, hizipleşme ve sonunda savaşa yol açan ve birbirlerini yok etmeye ve ortak bir düşmana karşı güçlerinin azalma­sına neden olan, insanların doğal olarak kendilerine vermeye eğilimli oldukları değer, başkalarından bekledikleri saygı ve başkalarına ne ka­dar az değer verdikleri dikkate alındığında; şeref yasalarının olması ve devletin ihsanına layık olan veya layık olabilecek kişilerin değeri için genel bir ölçünün olması; ve bu yasaları uygulamaya koymak için, şu veya bu kişinin elinde bir kuvvet olması gerekir. Ancak, sadece devle­tin bütün militia (ordu) veya güçlerinin değil; bütün anlaşmazlıklarda yargıla­ma yetkisinin de egemene ait olduğu daha önce gösterilmişti. Bu ne­denle, şeref unvanları vermek; ve herkesin hangi paye ve soyluluk de­recesine sahip olacağını; ve kamusal veya özel buluşmalarda birbirleri­ne hangi saygı işaretlerini göstereceklerini belirlemek de egemene ait­tir.
 
Bu haklar bölünemez. Egemenliğin esasını oluşturan, ve egemen gücün hangi kişide veya heyette olduğunun anlaşılmasına yarayan işa­retler işte bunlardır. Çünkü bunlar devredilemez ve bölünemez./...
.................
 
Uyrukların gücü ve şerefi, egemen güç karşısında yokolur.
 
Bu büyük yetki bölünemez olduğu ve egemenliğe ayrılmaz biçimde bağlı bulun­duğu için, egemen krallar hakkında, singulis majores (tekil olandaki çoğunluk) olarak uyrukları­nın her birinden daha fazla kudrete sahiptir, fakat universis minores (genel olandaki azınlık) olarak onların toplamından daha az kudrete sahiptir diyenlerin görüşü için pek fazla dayanak yoktur. Çünkü, onların toplamı ifadesiyle, tek bir kişilik gibi kollektif bir varlık kastedilmiyor ise, onların toplamı ve herbiri ifadeleri aynı anlama gelir; ve bu söz saçma olur. Ancak, onların toplamı ifadesiyle, onları, egemenin temsil ettiği tek bir kişilik olarak anlıyorlar ise, o zaman onların toplamının kudreti egemenin kudreti ile aynıdır; ve o söz yine, saçma olur: egemenlik bir heyette olduğu va­kit bu saçmalığı yeterince görebiliyorlar; fakat bir monarkta olduğu va­kit, göremiyorlar; oysa egemenlik kudreti, her kimdc olursa olsun, ay­nıdır.
 
Egemenin kudreti gibi şerefı de, uyruklarının herhangi birinden veya tümünden daha büyük olmalıdır. Çünkü, şerefin kaynağı ege­menliktedir. Lord, kont, dük ve prens unvanları egemen tarafından yaratılır. Efendilerinin huzurunda hizmetçiler nasıl eşit ve şereften yoksun iseler; uyruklar da egemenin huzurunda böyledir. Onun görüş alanı dışında iken bazıları daha çok, bazıları daha az parlarsalar da; onun huzurunda, güneşin karşısındaki yıldızlardan daha fazla parla­mazlar.
 
Egemen güç, yokluğu kadar zararlı değildir ve zarar, genellikle, dalıa küçük bir zararın kabul edilmemesinden gelir.
 
Fakat, burada, elinde bıı kadar büyük bir kudret bulıınan bir kişi veya heyetin ihtirasları ve di­ğer anormal duygularına tabi oldukları içiıı, uyrukların durumunun son derece berbat olduğu itirazı öııe sürülebilir. Genelde, bir monar­kın egemenliği altında yaşayanlar, bıınun, monarşinin kabahati oldıığunu düşünürler; ve demokrasi veya başka bir egeınen lıeyetin yöne­timi altında yaşayanlar da, hütün sorunları bıı devlet biçimine bağlar­lar; (oysa, iktidar bütün biçimlerde, eğer uyrukları korumak için yete­tince mükemmel ise, aynıdır) ve insanlık durumunun asla sorıınlardan uzak olmadığını; herhangi bir yönetim biçiıninde genel olarak halkın başına gelebilecek en büyük kötülüğün, bir iç savaşın neden olduğu ıstıraplar ve korkunç felaketlerin veya yağma ve intikamdan alıkoya­cak yasalara ve zorlayıcı bir güce tabi olmadan yaşayan başıboş insan­lar anarşisinin yanında bir hiç olduğıınu; egemen yöneticilerin büyük baskısının, uyruklarına zarar vermekten veya onları zayıflatmaktan bekleyebilecekleri herhangi bir zevk veya kazançtan kaynaklannıadı­ğını (çünkü egemenin gücü ve görkemi uyruklarının refah ve sağlığın­dan gelir); tam tersine, uyrukların kendi savunmalarına isteksizce kat­kıda bulunmalarındaki inatları yüzünden, herhangi bir acil durumda veya ani bir ihtiyaç karşısında, düşmanlarına direrımek veya üstün gel­mek için gerekli araçların hazır bulunması amacıyla, barış zamanında onlardan ne alabilirlerse almak zorunda olmalarından kaynaklandığını hiç düşünmezler. Çünkü, bütün insanlar, en küçük bir ödemeyi bile büyük bir ıstırap gibi gösteren büyütücü gözlükler, yani tutkuları ve öz-sevgilerini taşırlar; fakat kendilerini bekleyen ve böyle ödemeler yapılmaksızın kaçınılması mümkün olmayan felaketleri görebilmeleri için gerekli uzak gözlüklerinden, yani ahlak ve uygarlık biliminden yoksundurlar.
 
***
 
Hâmiş:
 
1: Bu metinde zikredilen Egemen Güç, Leviathan Canavarı ile sembolize edilen, halkına hesap vermeyen, Yer-Yüzünde "Tanrının vekîli" olan yönetim erkidir. Uyruk (tebaa) ise, O'nun dışında o ülkede yaşayan tüm insanlar.
 
2: Teknik bir terim olarak, "Kutsal Devlet" tâbir edilen devlet modeli, işte bu Leviathan Modeli'dir ve gündelik dilde kullanılan, Devlet'in ne kadar yüce olduğunu ifâde eden avâmî (popüler) terim ile bir ilgisi yoktur.
 
D. Hocaoğlu.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 323,13 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim