ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

İnternet ve Kürelleşme
Durmuş Hocaoğlu

Karizma Dergisi / Sayı: 13, Ocak-Şubat- Mart 2003
Küreselleşme'ye Dâir
 
Bu kısa ve iddiasız yazıda Küreselleşme (Globalization) gibi çok geniş çaplı bir konunun ne gibi farklı tanım çerçevelerine oturtulduğunu ele alacak olmamakla berâber, sâdece anahatlarıyla ve çok kalın çizgilerle kısaca temas edilecek olursa; söylenmesi gereken şey, efrâdını câmi' ağyârını mâni' bir tanım çerçevesine dâhil edilemeyecek kadar karmaşık ve muğlak birşey olduğudur.
 
Küreselleşme'nin yolaçmış olduğu kavramsal düzeydeki karmaşaya, aynı zamanda onunla birlikte ortaya çıkan terimlerde de rastlamaktayız. Meselâ "yırtıcı küreselleşme" (predotary globalization), "saldırgan küreselleşme" (aggressive globalization), "ekonomik küreselleşme", "kültürel küreselleşme", "siyâsî küreselleşme", "yek vücut küreselleşme" (corporate globalism) gibi doğrudan küreselleşmeye ilişkin kavramlar yanında, "exceptionalism", "exemptionalism" (istisnâîcilik) ve ayrıca, global ve local kelimelerinin birleşiminden mürekkep ve "küyelleşme" gibi garip bir biçimde Türkçeleştirilen "glokalleşme" (glocalization), "küresel-latinleşme" (glolatinization) gibi kavramlar da tedâvülde dolaşmakta olduğu gibi "dünya milliyetçiliği" (world nationalism), "normatif globalizm", "dünya parlamenterizmi" gibi kavramlar da yine onunla ilintili ve ilgili olmak üzere karşılaştığımız kavramlardır. Bunun yanında, "tarihin sonu" ve "milenyumculuk / milenaryancılık" gibi terimler dahi, bu çerçevede fikir piyasasında harâretli tartışmalara sebep olacak şekilde ihyâ edilen kadîm kavramlardandır.
 
Başlangıçta da dile getirmeye çalıştığımız üzere, Küreselleşme efrâdını câmi' ağyârını mâni' bir tanım çerçevesine dâhil edilemeyecek kadar karmaşık ve muğlak birşey. İmdi: Karmaşık ve muğlak da olsa "birşey"; burası muhakkak, mes'elenin bu tarafı sûret-i kat'iyyede ne muğlak ve ne de karmaşık; ama "nasıl birşey"? Bir olgu mu, bir süreç mi, irâde dışı tarihî bir kader mi; ne? Yoksa daha başka ve daha karmaşık bir 'şey' veya bir 'şeyler kompleksi' mi? Gerçekten de, Küreselleşme, birçok bakımdan bir olgu ve/ya bir süreç olarak anlaşılabilir; ancak, muhakkak ki fizikî/tabiî değil, beşerî; insan eseri.
 
Ve yine muhakkak olan başka bir şey de şu ki, birçok veçheye sâhip olmakla beraber, Küreselleşme'yi asıl karakterize eden yanı, sonuç olarak, dünyanın Batı eliyle yeniden ve îcâbında "tedhiş" yoluna da başvurarak kolonize edilmesi şeklinde hâsıl etmiş bulunduğu yıkıcı sonuçtur ve benim de benimseyerek kullandığım "Saldırgan Küreselleşme" (Aggressive Globalization) teriminin anlatmak istediği budur.
 
İnternet
 
İmdi; Küreselleşme olgusunun temelinde yatan aslî sebep, Batı'nın, tarihin belirli bir döneminde, büyük bir başarı göstererek - İslâm dünyasının çoktan unuttuğu ve sırtını döndüğü - Tabiat'ı keşfetmesi, onu bir hâkimiyet nesnesine dönüştürmesi ve bunun sonucunda daha önce hiçbir yerde bir örneği ve modeli bulunmayan yep-yeni bir çağ, insan-eşyâ ve insan-insan ilişkilerini yeni baştan ve yepyeni bir formatla düzenleyen "modernite" denen bir çağ başlatması ve bununla bütün dünyanın istese de istemese de içinde yaşayacağı yep-yeni bir dünya kurması; zamanla bütün dünyayı kapsayan ve bütün rakiplerini ve hasımlarını mağlûp eden, bütün medeniyetleri çökerten ve bütün kültürleri ezen karşı konulamaz siyâsî, iktisâdî, askerî, medenî ve kültürel üstünlük te'sîs etmesi ve aynı zamanda da zayıflar ve mağlûplar karşısında merhametsiz ve kıyıcı olmasıdır.
 
Yâni: Ne yazık ki Batı üstündür ve yine ne yazık ki zayıf karşısında merhametsiz, kıyıcı ve yayılmacıdır; birincisi O'nun başarısı, ikincisi de, tarihinden tevârüs ettiği "barbar", yâni "yabancı" olanı adam yerine koymama geleneğinin bir uzantısıdır. 
 
Batı'nın bu iki belirleyici özelliği olan üstünlüğü ve yayılmacılığı kıyıcılığından birincisi bir "câzibe", ikincisi de "defia" (itme) rolü oynamaktadır ki birincisinin te'sîriyle Batı-dışı toplumlar hangi yere giderlerse gitsinler, Batı'dan çok şey almak, yâni şöyle ya da böyle "batılılaşmak" gibi bir zarûretle yüzyüze kalmışlardır, kalmaktadırlar ve aynı zamanda O'nun gücünün temellerini keşfedemedikleri için de doğrudan ya da dolaylı olarak ap-açık bir sûrette te'sîri ve yönetimi altına da girmişlerdir ve girmektedirler de. Yine, Batı, bütün dünyayı, kendi medeniyeti vâsıtası ile birleştirmekte, O'nu bir "tekil dünya" hâline getirmekte ve bunun hem sebebi ve hem de netîcesi olarak değerleri, normları, hayat tarzları bütün dünyada bir "tekkel" oluşturmaktadır. Şöyle de diyebiliriz: Bütün dünya, açık ya da gizli, Batı'nın iktisâdî, siyâsî, medenî ve kültürel hakimiyet alanı haline gelmekte; Batı merkezde olmak üzere "tekilleşmekte"dir.
 
İşte, Küreselleşme denen olgunun en önemli veçhesi çok kısaca budur. 
 
Ne var ki Batı'nın hemen bütün var-oluş alanlarını kapsayan ve bütün taşları yerinden oynatan bu üstünlüğü, Batı-dışı toplumların eline, "iyi ve hayırlı" istikamette kullanabilecekleri çok şey de veriyor: Demokrasi gibi.
 
... ve İnternet gibi.
 
İnternet, iki yüzü de kesen bir kılıç gibi: Hem, "iyi ve hayırlı" istikamette kullanabilecek evrensel ve muhteşem bir enstrüman ve hem de birçok bakımdan, saldırgan küreselleşmenin bir aracı.
       
 
İnternet ve Bilgisayar
 
Küreselleşme'nin kendisinin en bâriz bir şekilde ortaya koymuş olduğu somut var-oluş alanlarının başında gelenlerinden birisinin ve hattâ birçok bakımdan birincisinin İnternet olduğu tartışmasız bir husustur. Fakat İnternet'i "Bilgisayar"dan bağımsız olarak sâdece kendi tekilliği içerisinde ele aldığımız takdirde içinden çıkılamaz bir karmaşaya dûçâr olacağımız gün gibi zâhirdir; zîra, İnternet bir anlamda Bilgisayar'ın bir sonucu, ürünü ve fonksiyonudur, öyle ki, Bilgisayar olmasaydı İnternet de olamazdı; biraz daha ileri giderek şunu dahi söyleyebiliriz: Bilgisayarsız bir internet bir "hiç"ten ibârettir, tasavvur dahi edilemez.
 
O hâlde, ilk önce, şu "bilgisayar" denen nesneye kısaca bir göz atalım.
 
Bilgisayar Nedir
 
Artık hayatımızın hemen-hemen vazgeçilemezleri hükmündeki nesneler arasında en başta gelenlerden birisi olan Bilgisayar'ın dikkate değer birkaç özelliğinden muhtsaran da olsa bahsedebiliriz: İlk akla geleni, bütün sınırları aşarak tüm dünyayı birbirine bağlayan, bugüne kadar bir örneği görülmemiş muazzam bir bilgi (daha sıhhatli ve sahih ifâdesiyle, enformasyon) ağı oluşu; ikincisi, bu ağ (web) aracılığıyla farklı potansiyellerdeki kültür ve medeniyetleri birbirine bağlaması; üçüncüsü ise bunun sonucu olarak yüksek potansiyelli kültür ve medeniyetlerin düşük olanları ezmesine, tahrip etmesine, dönüştürmesine, kendisine yabancılaştırmasına, yâni kısacası "küresel çapta" bir kültürel emperyalizme yardım eden bir âleti fonksiyonu üstlenmesi; dördüncüsü, dünyanın, belirli merkezlerden kontrol edilebilir hâle getirilmesine olağanüstü katkı sağlaması ve bu yönüyle ayrıca yine küresel çapta bir siyâsî emperyalizme de âlet olabilmesi veya en azından potansiyel olarak böyle bir imkânı haiz olması; beşincisi, 19. asırda buhar gücünün sembolleştirmiş olduğu "mekanik çağ"ın mekanistik düşüncesinin yerini alan/almaya başlayan "elektronik çağ"ın sembolü ve fetişi hâline dönüşmesi; altıncısı ise, bu sebeple ilintili olarak, bir tür "teknolojik Darwinizm"e yol açmış olması olarak özetlenebilir.
 
Hâsılı Bilgisayar, günümüzde Teknoloji'nin sembolü ve hatta - biraz mübalağa ile, 'kendisi' - olmak durumundadır diyebiliriz.
 
 
Bilgisayar, Enformasyon, Bilgi, Sibernetik ve Organize Sistem
 
Bilgisayar sibernetik anlamda bir organize sistemdir ve her organize sistem gibi "enformasyon"dan "bilgi"ye giden şu prosedüre tâbîdir: 1: İlk enformasyon safhası; 2: İzlenim (impresyon) safhası; 3: Duyumlama (sensation) safhası ve 4: İntegrasyon safhası; 5: Bilgi safhası: Bu, nihaî safha olup, aynı zamanda "enformasyon işleme" (information process) safhası olarak da anılabilir. Artık, bilgi edinme prosedürü son kademesine ulaşmış ve bilgi hâsıl olmuştur. Ne var ki, bu nihâî safhaya kadar olup-biten şeyler birer fizikî fenomen olmak hasebiyle ölçülebilen (kemmî, kantitatif) büyüklükler olduğu halde, bu son safhada elde edilen şey, yâni "bilgi", herhangi bir sakala ile ölçülemeyecek olan, uzamsız ve kütlesiz, gayri fizikî bir şeydir; bu sebeple bilgisayarın yapabileceği her şey dördüncü safhada kalır; "bilgi", yâni saf bilgi yalnız insan'a hastır . 
 
İmdi, görüldüğü üzere; Enformasyon, bilginin kendisi değil, ham malzemesidir. Beşerî mânâda bilgi (knowledge), enformasyon'da mevcut olan bu potansiyel (bil-kuvve) bilgi imkânını aktüel hâle dönüştürmeye, "bil-fiil bilgi"ye ircâ etmeye muktedir olan, bilen (bilebilen, bilmeye muktedir) bir süje'nin zihnî (beyinsel değil) ürünü olduğundan, işbu 'bilen süje' olmadığı sürece bu enformasyonlar hiçbir epistemolojik değer ifâde etmeyeceklerdir. Bilgi edinme prosedüründe son safha olan bilgi safhasına kadar bütün safhalardaki ameliyeler fizikî neviden olup ölçülebilen şeyler olduğu halde, bu prosedürün ürünü olan bilgi, gayr-i fizikîdir.
 
Bilgisayar ve/ya Sun'î Zekâ
 
Bilgisayar, belirli hesaplamalar yapmak ve kendini-kendisini geri-besleme (feed-back) sûretiyle kontrol etmek üzere gerekli mekanizma ile donatılmış, belirli veriler (data) girildiğinde belirli sonuçlar elde edebilen bir makina, bir "elektro-mekanik yapay organize sistem"dir. Organize Sistem ise, belirli bir denge durumunu elde etmek için çalışan ve bu denge durumunu değiştirmeye yönelik dış te'sirler karşısında iç dengesini koruyabilen bir elemanlar cümlesi, bir sistemdir. Bu en umûmî târif çerçevesinde ele alındığında, makine ile biyolojik sistemler arasında da temel prensipler yâni organizmanın çalışma prosedürü düzeyinde, radikal bir fark yoktur ve bu durumda Biyoloji de umûmî makineler teorisinin bir şubesine indirgenebilir.
 
Makina kavramı fizik ve sibernetik açılarından farklı anlamlar taşır. Fizik Makine, dışarıdan verilen enerji ile belirli işleri yapabilen, veya, önündeki dirençlere karşı bir güç tatbik edebilen sistem anlamında olduğu halde, Sibernetik Makine, hâl değiştirme (tranformasyon) kaabiliyetine sâhip bulunan sistem anlamındadır. Bu târif ile Sibernetik, makine'nin mânâ ve muhtevâsında önemli boyutlarda değişiklik yapmakta ve bu sûretle cansız sistemler ile canlı sistemler arasında bir birlik (Sibernetik Monizm) kurmaktadır. Bu bakımdan, sibernetik bağlamdaki makina târifiyle Mekanizm önemli ölçüde terkedilmekte ve böylelikle de canlı sistemlere "mekanik makinelik" atfetmekle Mekanizm'in dar kalıplarından kurtulunmuş olmakta ve meselâ, Mekanizm'e saplanmadan, bir insanın burnunu kaşıması ile bir asansörün katlar arasında inip-çıkması - bu bağlamda - aynı kategoriye dâhil edilebilmektedir.
 
Modern bilgisayarların esasını da oluşturan bir organize sistemin umumî davranış prosedürü şu şekilde özetlenebilir:
 
1: Enformasyonların intikali (giriş = input);
2: Enformasyonların duyumlama yolu ile ilgili değerlendirme merkez(ler)ine sevki;
3: Duyumların birleştirilmesi (integrasyon);
4: Enformasyon işleme safhası (çıkış = output; insanda, bilgi safhası;)
5: Giriş-çıkış kontrolü ve karar safhası;
6: Bu kararın yerine getirilmesi için icrâ organlarına tâlimat sevki;
7: Bu tâlimat(lar)ın yerine getirilmesi: Reaksiyon
 
İşte, bugünkü modern bilgisayarların esası da bu şekilde bir sun'î organize sistem teşkil etmekten ibarettir.
 
Canlı sistemelrde bu mekanizma organik (uzvî, hayâtî) iken bilgisayarlardaki fark, yapay (sun'î, artificial) olmasıdır.
 
 
Bilgisayarın Tarihî Gelişim Seyri:
 
1: Mekanik Hesaplayıcılar; Otomat, Otomasyon
 
Hesaplayıcı (Computer veya Calculator) , kendisine verilen belirli verilerden (data) belirli hesap netîceleri elde etmeye yarayan mekanik ve/veya elektronik tertibatların genel adıdır ve bilgisayarda esas olarak bir "hesaplayıcı"dır (computer). Tarihte bilinen ilk hesaplayıcı, bugün de ilkokul çağı çocuklarını hesaba alıştırmakta kullanılan ve en az beşbin yıllık bir tarih biçilen, on adet çubuk üzerine geçirilmiş onar adet boncuktan oluşan ve parmaklar yerine kullanılan ilkel bir sayma ve hesap mekanizması olan "abaküs"'tür. Ancak, aradan geçen uzun zamanlar boyunca başka bir hesaplama mekanizması görülmemişken, ilk defa olarak 12. yüzyılda, devrimsel bir yenilik olan bir "sun'î organize sistem", nâm-ı diğer "otomasyon sistemi" gerçekleştiren ve birçok buluşun yanında en dikkat çekici olanı, birisi "hesaplayıcı", diğeri de "yazıcı" olan iki ayrı üniteden müteşekkîl bir kombinasyon olan ve (üstelik fiilen çalışan) bir makine-insan'ın, yâni robot'un detaylı bir biçimde açıklandığı "Olağanüstü Mekanik Araçların Bilgisi Hakkında Kitab"ın müellifi Artukoğlu Türklerinden Cizre'li Ebu'l-İz'dir (ünvânıyla birlikte tam adı: Bedi'üz-zamân, Ebu'l-İz İsmail bin er-Razzaz el-Cezerî). Ebu'l-İz'in teknoloji tarihine büyük katkısı olan "otomasyon", dışarıdan belirli bir enerji verildikten sonra, kendi-kendine çalışan (meselâ zemberekli bir saat gibi) bir sistem demek olan "otomat"tan farklı olarak, enformasyon alış-verişi ile kendi-kendine çalışabilen sistem, ya da sistemler arasında kendi-kendine dengeler kurabilen ve ayarlamalar yapabilen sistem anlamındadır. Ancak bir terim olarak çok yenidir: İlk defa 1949'da Ford Motor Şirketi'nden D. S. Harder tarafından, "otomobil îmâlâtında belirli işlemlerin insan eli değmeden yapılması" anlamında kullanılmış olup, daha sonra J. Diebold tarafından sibernetik anlamında kullanılmıştır.
 
Ebu'l-İz'den sonra geçen zuun yıllar boyunca bu konuda yine başka herhangi bir katkı görülmemiş, ancak, gelişmenin ilk aşamalarına Rönesans sonrasının matematikçisi ve Batı'da logaritmanın kâşifi olarak kabûl eidlen John Napier'in (1550-1617) logaritması yeni bir hesaplama sistemi olarak ortada görülmüş, bunu, Wilhelm Schickard'ın (1592-1635) ilk defa gerçek bir mekanik hesaplama makinası olarak kabûl edilen buluşu tâkip etmiş; daha sonraları 17. asrın önemli filozof, fizikçi ve matematikçisi Blaise Pascal'ın kollu hesap makinelerinin de temel sistemi olan "dişli çark sistemi" ortaya çıkmıştır. Pascal'ı takiben daha gelişmiş bir çark sistemi Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716) tarafından îcad edilmiş, onu da Charles Babbage'ın (1792-1871) daha da mütekâmil bir sistem olup, kendinden öncekilerin makinalarından farklı olarak "kolla çevrilen" bir hesaplayıcı yerine, "kendiliğinden çalışabilen" ve fakat fikir babasının gerçekleştiremeden öldüğü ve bir sun'î organize sistem denemesi olduğu için modern bilgisayarların ilk atası sayılabilecek mekanizması tâkip etmiştir.
 
Babbage'ın sistemi, Ebu'l-İz'den bu yana geçen uzun asırlardan sonra, biri "diferansiyel" ve diğeri de "analitik" olarak çalışan iki sistemden oluşan, daha da gelişmiş ve Joseph Marie Jacquard (1752-1834) tarafından icat edilen "delgi kartları" sistemininn kullanıldığı bir otomasyon denemesidir. Daha sonra, Amerikalı istatikçi Hermann Hollerith (1860-1929), mekanizmayı daha da geliştirerek, 1890 senesi ABD genel seçimlerinde oy sayımında kullanılmış olan ilk "istatistik makinesi"ni gerçekleştirmiştir ki bu sâretle ilk defa olarak teknoloji tarihine "programlanabilen" otomasyon sistemi girmiş oluyordu. Hollerith'den bir müddet sonra Harward Üniversitesinde Howard Aiken, 1944'de, ilk tam otomasyonlu ve genel amaçlı hesaplamayı gerçekleştirdi; ancak o da kendisinden öncekiler gibi elektronik değil, mekaniktir ve çarklardan müteşekkildir.
 
2: Elektronik Hesaplayıcılar: İlk Gerçek Bilgisayarlar
 
Gerçek Bilgisayar olan Elektronik Hesaplayıcılar'ın (Electronic Computer) gelişim tarihi dört ana safhaya taksim edilmektedir: 1945-1956: 1. Kuşak Bilgisayarlar; 1956-1963: 2. Kuşak Bilgisayarlar; 1964-1971: 3. Kuşak Bilgisayarlar; 1971'den günümüze: 4. Kuşak Bilgisayarlar.
 
İlk nesil elektronik hesaplayıcılar, birbirine çok yakın zamanlarda Almanlar, Amerikalılar ve İngilizler tarafından ayrı-ayrı olarak II. Dünya Harbi'nin devam ettiği yıllarda, 1941-45 arasında yapılmıştır. Almanların ilk bilgisayarı "Zuse", Amerikalılarınki "Eniac" ve İngilizlerinki de "Edsac" ismini taşımaktadır; daha sonra Almanlar, peşpeşe, hepsinin hesaplama hızları Amerikan makinalarından daha üstün olan ancak Eniac'a göre biraz geride bulunan Z-1, Z-2, Z-3, Z-4'ü îmâl ettiler. Bu üstünlüğünden dolayı, bugün, 7237 iş saati mesâî ürünü olup 18.000 adet elektron tübü, 1500 adet kontaktör ve binlerce metre uzunluğunda kablo, binlerce devre elemanından müteşekkil ve 30 ton ağırlığı ile bir dev olan ve ancak 20 adet 10 rakamlı sayı depolayabilen bir hâfıza ve bir o kadar da zincirleme hesap kaabiliyetine sahip olmaktan başka bir yeteneği olmadığı için bugün artık teknik olarak hiçbir değer taşımayan, bütün ilk kuşak bilgisayarlar gibi "elektron tüpleri"nden oluşmuş bulunan Eniac ilk tam anlamındaki elektronik bilgisayar olarak kabûl görmektedir.
 
Bilgisayarların asıl gelişmesi, 2. Kuşak ile başlar ki bu da 1956'da Ge (germanyum) ve Si (silisyum) gibi "yarı-iletken kristaller"in keşfinin elektronik teknolojisinde olağan-üstü bir ufuk açması ve elektron tüplerinin yerini almasının bir sonucudur; o zamandan beri bilgisayardaki teknoloji prensip olarak aynıdır.
 
Özetleyecek olursak:
 
Felsefî açıdan, bilgisayarın ürettiği şey "bilgi" değil, onun ham malzemesi. Olan "enformasyon"dur. Bu sebeple de bilgisayarlar Soyutlama (Tecrit), Anlamlandırma ve Yor­um yapamaz; bunları yapan insandır. Bilgisayarlarda sadece "enformasyon" bulun­masına karşılık, insanda bununla beraber ve bunun da üstünde olan şey "bilgi" dir. Enformasyon, ölçülebilen bir fizikî kemmiyetdir; halbuki Bilgi, zatı itibari ile ölçülemez; ancak onun dışlaşmış (manifeste edilmiş) hali olan enformasyonları ölçülebilir. Enformasyon'un fizikî olmasına mukabil Bilgi spiritüel'dir. Yâni, bilgisayar sonuç olarak insan ürünü bir makineden ibârettir; ne düşünebilir ve ne de müessîrini aşabilir. Velhâsıl: Bilgisayar, "bilgisayar"dır, insan, "insan" dır.
 
İnternet: Kısa Tarihçe
 
İnternet o kadar yakın zamâna ait bir şey ki "tarih" kavramı altına konması bile tebessümle karşılanabilir; ama yine de deneyelim:
 
Modern bilgisayarların, yâni elektronik hesaplayıcıların ortaya çıkış tarihi ile İnternet'inki arasında pek fazla bir zaman farkı bulunmakta değildir: 12 yıl. İlk defa olarak, garip bir çakışma ile, Marshall Mcluhan'ın 1960'da kaleme aldığı "Understanding Media: The Extensions of Man" isimli eserinde zikrettiği "Global Köy" (global village) tâbiri ile yükselttiği Küreselleşme kavramıyla hemen-hemen aynı yıllarda, 1962'de, RAND Corporation'un 1962'de askerî kumanda ve control gayesiyle sağlam ve distribütif bir iletişim araştırmasına başlaması ve Savunma Bölümü'nün liderliğinde oluşturulan "Advanced Research Project Agency" (ARPA) ve bunun bir uzantısı olan küçük bir network (ARPANET) projesi ile ABD'deki süper bilgisayarların birbirine bağlanması ile start alan İnternet, aradan geçen yıllar içerisinde bilgisayarların gelişmesine paralel olarak hızlı bir tekâmül grafiği çizmiş ve ilk defa 1969'da dört kampüsü (Stanford Araştırma Enstitüsü, UCLA, UC Santa Barbara ve Utah Üniversitesi) birbirine bağlayan bir "host" oluşturulmuştur. 1970'de ALOHANET geliştirilmiş, ARPANET'in host adedi 213'e yükselmiştir ve artık hergün ortalama yirmi günde bir host bu listeye eklenmeye başlanmıştır.
 
O güne dek bilinmeyen "İnternet" teriminin ilk defa kullanılışı ise 1982'dir. 1982-87 arasında TCP/IP yaratılmış; ARPANET ilk defa olarak "internet" adıyla görünmüş, 1983'te ise TCP/IP İnternet'in evrensel dili hâline gelmiştir.
 
1984'de William Gibson "Neuromancer" isimli romanında "cyberspace" terimini kullanmış ve bu terim kısa sürede internet literatürüne yerleşmiştir.
 
1985'de Internet e-mail ve haber grupları artık hayatın her alanına yavaş-yavaş girmeye başlamış, 1986'da Ohio-Cleveland'da Case Western Reserve Üniversitesi ilk "Serbest Net"i (Freenet) ihdas etmiş, 1987'de host adedi 10,000'i aşmış, bu rakam 9 yıl içerisinde bin katına ulaşarak 10 milyonu ulaşmış (1996) ve İnternet gerçek anlamıyla "küreselleşmiş"tir.
 

Nitekim web sitelerine servis sağlayan "host"ların adedi günümüzde (Eylül 2002) takrîben 150 milyona, online İnternet kullanıcılarının adedi ise 550 milyona ulaşmıştır [Bkz: Şekil 1 ve 2]

 


İnternet ve Saldırgan Küreselleşme
 
 
Yukarıda da ifâde ettiğim gibi, İnternet, hem saldırgan küreselleşmeye hizmet eden bir araç, hem de, "iyi ve hayırlı" istikamette kullanabilecek evrensel bir değer.
 
Önce iyisine temas edecek ve bir "internet düşkünü" olan birisi olarak, birbuçuk yıl önce Aksiyon'da heyecanla kaleme aldığım ve hâlâ aynı heyecanı duyduğum bir yazımdan uzunca bir iktibasta bulunacağım ["En Büyük İnternet, Başka Büyük Yok!"., Aksiyon., Sayı: 342; Tarih: 23.06.2001-29.06.2001]:
 
     
"..../ İnternet, Globalleşme'nin en bâriz göstergelerinden birisi; fakat acaba hangi anlamda?...
 
.../...
 
"İnternet'te hemen-hemen herşey var diyebilirim; hemen-hemen her şey! Ama benim en fazla ilgimi çeken tarafı, "bilgi bankası veya deposu" niteliği. İnternet, gerçekten de tam mânâsıyla bir bilgi denizi! Adetâ, sanki, devâsâ bir baraj patlamış da apartman yüksekliğinde su dalgaları üstünüze geliyor; dikkat etmezseniz boğulmak işten bile değil. Şöyle bir manzara tahayyül ediniz: Bir gün, hayırsever bir amca, bütün ömrü boyunca birkaç plastik parçasından maâdâ doğru-düzgün bir oyuncağı olmamış bir fukara çocuğunun kolundan tutarak onu, envâ-ı türden oyuncak ile lebâbe-leb dolu bir hipermarkete götürüyor ve şöyle diyor: "Haydi evlâdım, buradaki bütün oyuncaklar senin; istediğin her oyuncağı alabilirsin; kırmak-dökmek dahi serbest". İmdi: Ömrü boyunca hayâlini bile kurmaktan âciz kaldığı bu zenginlik karşısında, darı ambarına düşmüş aç tavuk gibi kalan bu garîban yavrucak ne hâle gelir? Eğer bir yerine inme inmez de sağ kalırsa ne âlâ; ve fakat yine de dikkatli ve seçici davranmazsa oyuncakları ellemekten oynamaya fırsat dahi bulamayabilir. İşte, ben kendimi bâzan böyle hissediyorum; siteler arasında sörf yapmaktan, o site senin bu site benim, dolaşıp makalelere, tezlere ve kitaplara bakmaktan okuyamadığım zamanlar oluyor. Onun için, diyorum ki: İnternet, en büyük kütüphâne; başka büyük yok! En azından benim için!"
 
"Evet; İnternet, benim için en büyük kütüphâne! Uzunca zamandır, özel ve istisnâî hâller hâriç, kütüphânelere gitme ihtiyâcı duymadığımı söyleyebilirim! Lâzım gelen bilgi malzemesini (kitap, dergi gibi) yine gücüm vüs'atinde satın alıyorum; ama en fazla Bilgi Denizi'nde arıyorum. Artık, bir iş yapmaya değil yapmamaya, bir işe yaramaya değil yaramamaya kodlanmış; beni, yapacağım araştırmadan lânet ederek vazgeçirmek için var gücüyle gayret eden; kütüphâneye gelmiş bir kitabı üç-dört yılda okuyucuya çıkarmayan, üşengeç, tembel, canından bezmiş gibi duran, asık suratlı kütüphâne memurlarının vech-i mübâreklerini görmeyeli hayli uzun zaman oldu! Aman yâ Rabbim! Ne haz; ne saâdet! Evimdeyim; mekân, çalışma odam; rahat bir kıyâfetle masamın başında, ekranın karşısındayım, yanımda kahvem veya çayım; evimden uzanıyorum, Amerika'daki bir kütüphânedeki bir dergide neşredilmiş bir makaleyi, bir kitabı veya bir doktora tezini ekrana alıyorum; elime toz değmiyor, kütüphâne memuru da yok!..."
 
"İnternet'le savaşan zavallılara inat: Yaşasın İnternet! Kağşamış kütüphânelere ölüm!"
 
***
 
"İnternet denen bu çağdaş teknolojik kerâmetten istifâde etmek için aşırı bir gayret sarfetmenize hâcet yok: İyi bir bilgisayar, İnternet bağlantısı, bir yazıcı ve onun - kâğıt, toner, dram gibi - sarf malzemesini temin edecek ve faturasını ödeyecek kâfî miktarda mâlî güç (en zor tarafı burası); ve bir de en mühimi: Okuduğunu anlayabilecek bir ecnebî lisânı; tercihen ve bâhusus, İngilizce! İllâ ki İngilizce; an-şart İngilizce! İngilizce yoksa, hiç zahmet etmeyiniz! Çok istisnâî hâller hâriç, İngiliz lisânı yeter de artar bile! Fransızca ve Almanca gibi birinci sınıf kültür dilleri dahi İngilizce yanında bir kıymet-i harbiye ifâde etmiyor; esâsen bu işi pek de beceremiyorlar. ....Türkçe mi dediniz? Pek mahdut birkaçı hâriç, Türkçe siteler işe yaramaz. Üniversite siteleri umûmiyetle çok zayıf; bölüm programları, hocaların adları vesâirden başka dişe dokunur pek bir şey yok; bir de birkaç adet sâde suya tirit link; fazla bir ehemmiyeti yok; onların verdiği linklerin yüz katı zenginini ben kendim "favorit"e kaydettim. Kaldı ki, üniversitelerinden dahi çoban yetişen bir ülkenin kabîle diline, bir işâretleşme sistemine dönüşmüş dili ile kim ne yazar ve kim ne okur ki? Geçiniz efendim!"  
 
***
 
"Bugüne kadar İnternet'ten aldığım makale, tez ve kitap sayısı binleri geçti; bunların hepsini tab' etme imkânım maalesef yok; zira, bu, yukarıda "en zor tarafı burası" diye zikrettiğim sebebe müstenîddir; ol sebebe binâen kısm-ı âzâmını "camdan" okuyorum. Bu hâl pek nâhoş; okumanın hazzını tadmak içün illâ ve muhakkak el kâğıda meshetmeli; ama n'eylersiniz, buna da şükür!"
 
***
 
"İnternet'ten "retrieve" ettiklerim içerisinde neler yok ki! Bereketli bir ummândan hangi balıklar çıkmaz? Birkaç örnek sayayım: Batı düşüncesinin hemen-hemen bütün klasikleri bu bilgi denizinde mevcut; Antik Grek'in en tanınmış filozof, edip, şâir ve tarihçilerinden yirminci asra kadar yaşamış olanlar dâhil. Roma ve Hristiyan Ortaçağ döneminde ve daha sonraları, Latince'nin bütün Batı'da "Lingua Franca" olduğu dönemde te'lif edilmiş Latince eserlerin nerdeyse külliyâtı, asılları ve İngilizce tercümeleri ile birlikte mevcut; bâzı siteler bunları "trilingual", yâni "üçdilli" veriyor; aynı metnin hem Latincesine, hem İngilizcesine, hem de Fransızcasına aynı anda ulaşmak en fazla bir kaç tuşu tıklatmaya veya farenin kuyruğunu biraz oynatmaya bakıyor; hepsi bu. Grekçe eserlerin ve modern dönem metinlerinin büyük bir kısmı aynı şekilde, "on-line"; emre hâzır! Gerisi sizin kaabiliyetinize kalmış; bilgi orada, karşınızda duruyor; uzan, al ve oku!"
 
***
 
İnternet'te çok önemli "tam akademik" siteler de var; meselâ EBSCO'da, birkısmı hakemli bir kısmı hakemsiz binlerce akademik dergiden derlenmiş olan 1.100.000'den (birmilyon yüzbin) ziyâde akademik makale, "Digital Dissertations"da, 1861'den günümüze kadar yapılmış, 1.600.000'den (birmilyonaltıyüzbin) ziyâde master ve doktora tezi tam metin olarak on-line yayınlanıyor ve bu siteye her sene ortalama 55.000 master ve doktora tezi ilâve ediliyor. Daha böyle niceleri var ki burada sayamam. Türkiye'de hiçbir kütüphânenin vizyonu, ufku, gücü ve imkânı buna elvermez. Ne var ki, bu sitelerin hepsi "free" (yâni beleş) değil; yıllık abonelikleri hayli tuzlu olanlar da var (100.000 dolar gibi). Onun için, benim fikrimce, üniversitelerimizin yapacağı en hayırlı işlerden birisi, bu gibi sitelerin abone ücretlerini ödeyip ücretsiz ya da mâkul bir ücretle sunmak olacaktır; bunu kısmen de olsa yapan birkaç üniversite var/.... Ama yetmesi mümkün değil; dahası gerek. Kim belir, belki bir gün, bu ülkede "Bilgi"nin değeri anlaşılırsa ya da balık kavağa çıkarsa?"
 
***
 
"İnternet bilgi materyalleri artık git-gide daha yaygın bir şekilde akademik yayınlarda da kullanılıyor; vâkıa hâlâ buna direnenler yok değil, ama, boşuna; İnternet'e karşı direnmek, vaktiyle Matbaa'ya karşı direnmekten daha dar bir kafa anlamına gelmektedir."
  
***
  
Evet; birbuçuk yıl önce kalem aldığım bu yazımdaki fikir ve kanâatlerim değişmediği gibi, İnternet tutkunluğum değişmedi; hattâ katlanarak arttı bile.
 
Ne var ki, en fazla altıbin karakterle tahdîd edildiğim Aksiyon sayfasında pek dile getiremediğim çok ciddî ve git-gide büyüyen şikâyetlerim de var ve çoğu da küreseleşme, hassaten saldırgan küreselleşme ile ilgili.
 
Ancak, önce başka ve "müsbet" bir şikâyetimi dile getirmek istiyorum. İnternet'in getirmiş olduğu büyük bir problem, yoğun kullanıldığında, yukarıdaki yazıdaki fakir çocuk metaforundakine benzer bir olguya, "enformatik cehâlet"e sebebiyet vermesidir. Gerçekten de, nasıl ki bir plastik oyuncak bile zor-belâ bulurken birdenbire devâsa bir oyuncak dükkânına düşen bir çocuk, eğer kendisini kontrol edemeyecek olursa oyuncaklara elleriyle temas etmekten tek bir tanesiyle bile oynamaya fırsat bulamaz ise, benzer şekilde, aşırı bilgi materyalleri (enformasyonlar) içerisine gömülen bir internet tutkununun da okumasında azalma olabilir ki enformasyon bolluğuna mukaabil bilgi kıtlığını ifâde eden ve çağdaş bir hastalık olan "Enformatik Cehâlet" budur.
 
Gelelim diğerlerine: Bunlardan birisi, yukarıdaki iktibasımın şu cümlelerinde mündemiç: ".../ Okuduğunu anlayabilecek bir ecnebî lisânı; tercihen ve bâhusus, İngilizce! İllâ ki İngilizce; an-şart İngilizce! İngilizce yoksa, hiç zahmet etmeyiniz! Çok istisnâî hâller hâriç, İngiliz lisânı yeter de artar bile! Fransızca ve Almanca gibi birinci sınıf kültür dilleri dahi İngilizce yanında bir kıymet-i harbiye ifâde etmiyor..."
 
İşte mes'elenin bu tarafı ziyâdesiyle mühim; zîra, İnternet, İngiliz dilinin diğer dilleri - silemese bile - sindirmek, ikincileştirmek konusundaki en büyük enstrümanı, bütün dünyayı artık "batılılaşma"dan ziyâde, onu da aşan başka bir dönüşüme - hattâ diğer batılı ülkeleri dahi -  "amerikalılaşma"ya zorlayacak kadar büyük bir kültürel hegemonyanın aracı hâline dönüşmüş bulunuyor.  
 
İmdi, Dil bir ifâdedir; kişilerin olduğu gibi toplumların da kendilerini inşâ etme, anlamlandırma, tanıma, tanıtma, tanımlama ve dışlaştırma, kısacası "ifade" vâsıtasıdır ve hattâ daha bile fazla birşeydir. Aristoca söylersek "Dil'de olmayan, Düşünce'de yoktur". Fakat Dil ile ilgilenen herkesin bildiği bir başka ve mühim gerçek daha vardır: Dil, aynı zamanda kültür ve medeniyetin de kurucu unsudur. Dili çökmüş bir millet, bütün medeniyet projelerini ve hattâ hayâllerini dahi kaybedecektir. Kolonyalizm'e isyan eden Edward Said'in Doğu'dan söz ederken, küresel kolonyalizmin "medeniyetlerini, kültürlerini ve hattâ dillerini tahrip ettiklerini" dile getirmesi bu gerçeğin en çıplak ifâdesidir.
 
İnternet, bütün dünyaya "bilgi" olarak cidden çok şey veriyor; ama sâdece saf bilgi vermiyor; gerek sağlamış olduğu enformasyonun nicelik ve niteliği ve gerekse de tek yönlü bilgi ve propaganda bombardmanı ile dünyanın belirli merkezlerden yönlendirilmesi ve bütün bunlar yanında Batı-dışı dünyanın ve hassaten Türk-İslâm küresinin bir medeniyet projesinin olabilirliğini git-gide daha tartışmalı ve daha ümitsiz bir hâle getiriyor.
 
İnternet, efendilerinin, en çok da Amerika'nın; tarihli, derinlikli, ortaçağlı, aristokratlı, elitli bir toplum olan Avrupa'nın dahi değil; tarihsiz, derinliksiz, ortaçağsız, aristokratsız, gerçek anlamda elitsiz, zengin, güçlü, şımarık, kaba, küstah Spartakların, ulus olmaya çalışan ham yığınların, asâlet kazanmaya çalışan sonradan görme virtüozitesiz köylülerin, sığır çobanlarının, Gasset'nin terimleriyle, "kitle adamlar"ın, "yığınlar"ın ülkesi Amerika'nın, kurguladığı dünyasını, kültürünü ve onların somut var-oluş tarzını, "American Way of Life"ı, Coca-Cola'yı, Jeans'i şırınga ediyor!
 
Yine bu sûretle bütün dünya homojenleştiriliyor; herkesin Coca-Cola içtiği, herkesin fast-food tıkındığı, herkesin her giyeni birbiriyle özdeş hâle getirerek kişilikleri törpülediği "homojen" bir dünya!
 
Ancak İnternet, bu en büyük kütüphâne, okuyanları kontrol altında tutuyor; her internet kullanıcısı potansiyel olarak nefes alışlarından bile haberdar olan "Big Brother" tarafından "gözetlenme, kontrol altında tutulma" tehdidi altında yaşamaktadır. Ve yine her internet kullanıcısı bilir ki, İnternet'te bir "alınan datalar" vardır bir de "gönderilen datalar"; alınan data benim aldıklarım, ama ya "gönderilen datalar"? Kime kim tarafından gönderiliyor? Bizi kim gözetliyor? Kolejli züppe ağzında "iy meyıl" şeklinde telâffuz edilen elektronik mektuplarımızı kimler okuyor?
 
Bunun adı, dolaylı bir "saldırgan küreselleşme"den başkası olabilir mi?
 
***
 
İnternet'in başka ve mühim bir tehdit içeren yanı da virüsler: Korsanlar bir yana - bence onlar çok mâsum - "bana herşeyi vermeye muktedir olan benden herşeyi almaya da muktedirdir" prensibine göre, bütün dünyadaki elektronik bilgilerin bir veya birkaç merkezden kısa bir sürede "delete" edilmesi neden mümkün olmasın? Yedeklemek bile hiçbir te'mînat taşımıyor; hiçbir "bekap" müstekarr değil.
 
***
 
Zaman-zaman aklıma gelmiyor değil: Galiba en iyisi yine daktilo; ne virüs tehlikesi var, ne çökme korkusu, ne de kontrol edilme endişesi; küreselleştirmeye karşı büyük bir emniyet sağlıyor ve en iyisi de şu ki, ânında çıkış alıyorsunuz; üstelik hiçbirşey kağıdın yerini tutmuyor.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 959,06 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim