ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Siyâsetsiz Bir 'Analiz': Bilim ve Hakîkat-II
Durmuş Hocaoğlu

Aksiyon Dergisi / Sayı: 274, 04.03.2000-10.03.2000
"Bilim mutlak doğruyu, mutlak hakîkati elde etmeye muktedîr olamadığına binâen, Dinî İnanç için de lehte ya da aleyhte bir hüccet olarak kullanılamaz."
 
 
 
Geçen sayıda kaldığımız noktadan devam edelim.
 
Şimdi Bilim denen şeyin özetlemesini yapabiliriz:
* Bilim, beşer ürünü olan sistemli bir bilgidir;
* Beşer ürünü olması hasebiyle Beşer'in meziyetleriyle birlikte bütün meziyet ve zaaflarını da bünyesinde taşır;
* Bu meziyetlerin en mü'himi, devamlı büyümesi ve zaafların en mü'himi ise, kesinlikten ve mutlak doğruluktan mahrum oluşudur.
* Ortodoks Pozitivistler tarafından dâima, Bilim dışında bulunan amatörler tarafından hemen-hemen dâima, Bilim içinde olup da felsefesinden bîhaber olanlar tarafından da çoğunlukla sanıldığının ve iddia edildiğinin aksine; Bilimsel Bilgi'nin, hiçbir sûrette hatâlardan ve yanlışlıklardan arındırılmış olması mümkün olamaz; aynı şekilde, hiçbir teorinin de yıkılmazlık ve kesin doğruluk diye bir garantisi yoktur.
* Bilimsel teoriler birer açıklama ve/ya öngörme modeli olup ne bizzat Hakîkat'i, değişmez ezelî-ebedî doğru'yu verebilirler ve ne de bizzat hakîkatin kendisi olabilirler.
* Bunun içindir ki bilimsel veriler ve/veya teorilerin mistik bir obje ve/veya fetiş hâline getirilmesi son derece yanlıştır, bir cehâlettir, modern putçuluktur.
* "Yıkılmazlık", yâni "kesin doğru olmak" iddiâsındaki hiçbir önerme, hiçbir teori bilimsel olamaz; Bilimsel olan kesin doğru olamaz, kesin doğru olan bilimsel olamaz.
*Bilim'in bu vasfı, Louis de Broglie'nin şu ilkesinde en yetkin ifâdelerinden birisine kavuşmuş olmaktadır: "Bilimsel bilgiye dayanarak küllî sistemler kurmak, dâimî sûrette hareket hâlinde olan bir arâzi üzerinde hiç değişmeyen bir binâ inşâ etmeye kalkışmak gibidir."
* Bu yüzden, Bilimsel bilgilerin değişmez, ezelî-ebedî hakîkatler imiş gibi algılanarak, mistikleştirilerek, total, totaliter ve otoriter bir(er) ideoloji olarak dikte ettirilmesi meşrû addedilemez.
* Böyle bir davranış, İnsan'ın kendi eserine tapınması gibi çılgın bir fetişizm anlamına geleceği gibi, aynı zamanda, İnsan'ı, kendi yaptığı puta tapar bir ilkel adam konumuna tenzîl etmekle de İnsan'ı ve İnsanlık'ı aşağılayıcı bir davranış olarak da kabul edilmelidir.
* Bilim mutlak doğruyu, mutlak hakîkati elde etmeye muktedîr olamadığına binâen, Dinî İnanç için de lehte ya da aleyhte bir hüccet olarak kullanılamaz. Zira, Dinî İnanç, diğer adıyla Îmân, "kesinlikle ve zorunluklu olarak doğru ve mutlak olan bir hakîkat"in kabûlünü şart koşmaktadır.
* Öyleyse, nasıl ki, Bilimsel Bilgi, Dinî inançları cerh ve iptal etmeye muktedîr değilse, tasdîk ve isbât etmeye de muktedîr değildir.
* Binânealeyh, Bilimsel Bilgi'ye dayanarak yapılan ve aslî gayesi Ateizm'i bilimselleştirmek (?) olan "Ateistik Siyantizm" ne kadar gayri meşrû ise, aynı bilgiye dayanarak yapılan ve aslî gayesi Îmânî Bilgi'yi bilimselleştirmek (?) olan "Fideistik (Îmâniyeci) Siyantizm" de o kadar gayri meşrûdur.
* Böyle bir davranış, iyi niyetli olmakla berâber, Din adına kabûl edilmesi imkânsız olan dehşetli bir yanlışlık olacaktır. Lûtfen dikkat: Bu bir hatâ bile değildir, bir yanlışlık'tır; zîra hatâların usûl (metod) îtibâriyle doğru olup sonuçları îtibâriyle tolere edilmesi mümkündür, halbuki yanlışlıklar hiçbir sûrette tolere edilmez ve usûlden reddedilir.
* Evet: Böylesi bir davranış, Din adına kabûl edilmesi imkânsız olan dehşetli bir yanlışlık olacaktır; zîra, bu, Din'in meşrûiyetinin Bilim'e endekslenmesi, hattâ ondan alınması mânâsına gelecektir.
* Samimî bir dindarın bunu kabul etmesi asla mümkün olamaz; zîra, Dinî Îman, meşrûiyetini başka hiçbir mercîden değil, doğrudan-doğruya kendisinden alır. Meşrûiyeti veren kaynak, yâni meşrûiyet referansı, meşrûiyet verdiği şeyden daha üstün, daha öncelikli, daha güvenilir, daha sağlam olacağına göre; Îmânî Bilgi'yi bilimselleştirmeye müteveccîh olan "Fideistik (Îmâniyeci) Siyantizm", ne kadar saf ve hâlis niyetli olursa olsun, bilmeyerek de olsa, Bilim'i Din'in önüne koymakta, Bilim'i Din'den daha üstün, daha öncelikli, daha güvenilir, daha sağlam telâkkî etmiş olmaktadır.        
* Ayrıca, Bilim'in "değişkenlik" ile mâlûl oluşu, ona yaslanarak Dinî inancını pekiştirmeye çalışanları da çok ciddî bir tehlikenin içine atar; her bilimsel veri, teori, açıklama, kurgulama, hem her ân değişebilir hem de her zaman için farklı şekillerde yorumlanabilir. Dinî Îmân için böyle birşey ancak felâket demektir; zira, Dinî Îmân gibi sarsılmazlık sâhibi olması gereken bir bilgi, Bilim gibi tam bir teslimiyet ile güvenilmesi asla ve kat'a câiz ve meşrû olmayan bir temele oturtulamaz.
* Kaldı ki, bizzat Din'in ve hassaten İslâm'ın hem doktriner esasları ve hem de tarihî tecrübesi buna izin vermez.
* Meselâ: Bilimsel Bilgi "dıştan alınan" nesnel datalara dayanır; Pozitivizm'in herşeyi reddedilse de bu tezi doğrudur. Halbuki Îmân, "içten gelen" teslîmiyete dayanır. Öyle olmasaydı, "Ğayb'a îmân" değil de "Ğayb'ı görme" esas alınırdı. Îman, içten görmek, içten duymak, içten işitmektir. Ama, iki gözüyle görmekten daha sağlam bir şekilde görmek, iki kulağıyla işitmekten daha sağlam bir şekilde işitmek.. ilh. gibidir. Söz gelimi, Sahâbe Ğayb'ı görmeden Ğayb'a îmân etti; ama ben ve bizler fazladan olarak "Resûl"ü dahi görmedik ve yine de îmân ediyoruz; bence bu müthiş birşey!
* Kendi nâmıma konuşayım: Ben bir müslümanım; bununla gurur duyuyorum. Fakat bu kadar gururla taşıdığım bu kimliğimi Bilim ile elde etmedim.  
* Çok net olarak deklare etmekte hiçbir mahzur görmüyorum: İnanmak için hiç bir şekilde Bilimsel Bilgi'ye ihtiyaç hissetmiyorum.
* Bu dinin peygamberi ve onun sahâbesi de öyle yapmadı mı? Hangisi Lisans eğitimini Oxford'da, Doktorasını Harvard'da, Post-Doktorasını Cambridge'de yaptı? Ne Resûl-i Ekrem Efendimiz, ne de İslâm semâsının yıldızları olan Sahâbe! Onların bilimsel bilgileri yoktu; hattâ çoğu okur-yazar bile değildi; ilimleri yoktu, ama granitten veya bazalttan yalçın kayalar gibi îmanları vardı.
* Her ikisinin de mekânı cennet olsun, şehâdet ederim ki, rahmetli annem ve babam katıksız mü'mîn idiler; maddî ve mânevî dünyamın mîmârı olan babamın mütebahhir bir zat olmasına mukaabil, annem Kur'ân okumanın dışında ümmî idi. Annemi hiç unutmam; O, tipik bir müslüman Türk kadını idi: Tek kelimesini bile anlamadığı bir dil olan Arap dilinden Kur'ân dinlediğinde kendisini tutamazdı; iki gözü iki çeşme ağlardı. Bunun "îmân"dan başka bir şeye delâlet etmesini düşünemiyorum.
* Nâçizâne kanâatimce İlim (veya Bilim; ben her ikisini tamâmen aynı mânâda kullanıyorum) ile ne mü'mîn olunur ne de münafık, veya kâfir, ya da zındık, yâhut mülhîd.
* İlim insanı tek başına mü'mîn yapmaya kifâyet etseydi, en büyük mü'minlerin en büyük âlimler arasından çıkması gerekirdi!
 
Ya aksi? 
 
Bence bu konuyu devam ettirelim; Siyâset'in bulantılarından daha iyi.
     
BU DİZİDEKİ YAZILAR
Siyâsetsiz Bir 'Analiz': Bilim ve Hakîkat-I
Siyâsetsiz Bir 'Analiz': Bilim ve Hakîkat-II
Siyâsetsiz Bir 'Analiz': Bilim, Felsefe ve Hakîkat-I
Siyâsetsiz Bir 'Analiz': Bilim, Felsefe ve Hakîkat-II
Siyâsetsiz Bir 'Analiz': Bilim, Felsefe ve Hakîkat-III




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim