ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Siyâsetsiz Bir 'Analiz': Bilim, Felsefe ve Hakîkat-II
Durmuş Hocaoğlu

Aksiyon Dergisi / Sayı: 278, 01.04.2000-07.04.2000
"Kanâatimce, Felsefe, insanın îmânını elinden almaz; belki, içselleştirilebilirse, kendi gerçekliği ile yüzleştirir; ve meselâ, kendisini mü'min sanan kişiye kendi-kendisini, gerçek yüzünü görecek bir ayna tutar."
 
 
Bundan önceki "Bilim, Felsefe ve Hakîkat: I" başlıklı yazımızın son kısmında Felsefe'nin bâzı özelliklerini sıralamıştık. Şimdi burada bunlardan birkaçını bir nebzecik açalım:
 
Felsefe hakkında söylenmesi gereken özet hükümleri şu şekilde tâdât edebiliriz:
 
1: Felsefe'nin soruları cevaplarından daha mühimdir ve her soruya karşı verilen bir cevaptan en az yeni bir soru daha üretilir; Felsefe'nin soruları asla bitmez. Gerçekten de Felsefe, bir anlamda "soru sormak" demektir; soru sormak, yâni merak etmek. Merak etmek ise, merak nesnesi olan konuda bilgisini yeterli görmemek, bildikleri ile tatmîn olmamak ve ayrıca, bunun yanında, Bilgi'yi başka herhangi bir şeyin aracı ve taşıtıcısı olmak için değil, sırf ve yalnız Bilgi olduğu için, "bilmek" için istemek demektir. Nitekim Felsefe tarihinin en büyük isimlerinden Aristo, bu konuda şunları söylemektedir:
 
"…şimdi olduğu gibi başlangıçta da insanları felsefe yapmaya iten şey hayret olmuştur. Onlar başlangıçta açık güçlükler karşısında hayrete düşmüşlerdir. Daha sonra yavaş yavaş ilerlemişler ve ay, güneş ve yıldızlara ilişkin olayları, nihâyet dünyanın oluşumu gibi büyük sorunları ele almışlardır. Şimdi bir sorunu farketmek ve hayret etmek, kendisinin bilgisiz olduğunu kabul etmektir/…/Şimdi (filozoflar – D.H.) bilgisizlikten kurtulmak için felsefe yapmaya giriştiklerine göre, onlar, kuşkusuz herhangi bir faydalı amaçla değil, sırf bilmek için bilimin peşine düşmüşlerdir."
 
Beri yandan, İnsan'ın bilme ihtiyâcı ise sonsuzdur; zîra bilinecek olan şeyler sonsuzdur. Felsefe'de soruların ardının-arkasının kesilmemesinin en temel sebeplerinden birisi budur. Soruların cevaplardan daha mühim olmasına gelince: Bu, doğrudan insan fıtratı ile alâkalıdır. İnsanın sorma gücü cevaplandırma gücünden daha yüksektir, tersi olsaydı insanlık biterdi.
 
Evet: Felsefe soru sormaktır; İslâmî Felsefe (İslâm Felsefesi değil!) olan Kelâm da aynı ihtiyaçtan doğmuştur.
 
Âlemlere rahmet olarak gönderildiği âyet ile sâbit olan Efendimiz, "içimize öyle suâllar doğuyor ki, bunlar zihnimize gelmektense, başımıza ateş düşse de yansak daha iyi olur diyoruz" diyen Sahâbe'ye kızmamış, korkutmamış, azarlamamış; tam aksine, şu ferahlatıcı, göğüs genişletici şu cevâbı vermiştir: "Bu, îmânın kendisidir."
 
2: Felsefe, temel bir insânî iç-itme olması bakımından, naif şekliyle, istisnâsız olarak her insanda doğuştan vardır ve bu şekliyle de bütün hayat süresince, varlığını korur; yâni, her insan, istisnâsız her insan, aslında, naif mânada olmak üzere, Molière'in Monsieur Jourdaine'i gibi felsefe yaptığını bilmeden felsefe yapar. Nasıl ki Jourdaine'in yapmış olduğu 'nesir' onu teknik mânâda nâsir kılmamakla beraber naif mânâda nâsir kılmakta ise, ve dahi herkes de bu kontekstte Jourdaine gibi nâsir addedilmek durumunda ise; kezâlik, teknik mânâda değil ama naif mânâda herkes filozoftur; her Âdem evlâdı bilmeden felsefe yapan birer naif filozoftur.
 
Kim hayatında en az bir kere (ki bu sayı çok kereler "bir" değil "binler"dir), Varlık, Oluş ve "Ben" üzerinde en basitinden de olsa kendi çapında bir tefekküre, murâkabe ve muhâsebeye dalmaz? Hele "Ben"! Herşeyin merkezi olan Ben! Rabbimizi bilmek için öncelikle bilmemiz şart olan Ben! Bütün kâmil dinlerin ve felsefelerin çıkış noktası olan Ben. Kim sormamıştır, hiç olmazsa bir kere "ben kimim?" diye! Bu suâl bir kere sorulmaya görsün; arkası, bir sualler katarı gibi, kendiliğinden gelecek, en zâlim sorular dolu gibi yağacaktır; ve herkes kendi çapında bir Hayy ibn Yakazan olacaktır: "Ben kimim"; "nereden gelmekte ve nereye gitmekteyim?"; "benim bu varlık nizâmındaki yerim nedir?"; "varlık nedir?"; "var-olmak nedir?"; "gerçek nedir?"; "var-olanlar kendiliğinden mi vardır; yoksa onları bir var kılan mı vardır?"; "Allah nedir; ne olduğu, neliği bilinebilir mi?"; "hayat nedir?"; "ölüm nedir?"; "ölüm'den ötesi var mıdır; varsa ne gibi, nasıl birşeydir?... ilââhir...
BU DİZİDEKİ YAZILAR
Siyâsetsiz Bir 'Analiz': Bilim ve Hakîkat-I
Siyâsetsiz Bir 'Analiz': Bilim ve Hakîkat-II
Siyâsetsiz Bir 'Analiz': Bilim, Felsefe ve Hakîkat-I
Siyâsetsiz Bir 'Analiz': Bilim, Felsefe ve Hakîkat-II
Siyâsetsiz Bir 'Analiz': Bilim, Felsefe ve Hakîkat-III




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim