ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Calib-i Dikkat Kesişmeler Kavşağında Calib-i Şüphe Tartışmalar ve Tehlikeli Alakalar
Durmuş Hocaoğlu

Aksiyon Dergisi / Sayı: 368; 22.12.2001-28.12.2001
"Herşey, tıpkı usta bir stratejistin elinden çıkmış san'atkarane bir harp planı gibi; parçalar dağınık, ama bir kompozisyon içerisinde mütalea edilince manidar bir tablo çıkıyor ortaya."
 
Sovyetlerin çökme sürecine girişinden beri meydana gelen gelişmeler sonucunda, Türkiye'nin, Batı nezdinde, Sovyet ürküntüsünden kaynaklanan pozitif önemi zail olmakta, tersinden, negatif bir önem ortaya çıkmaktadır. Asırlar boyunca Batı ile gırtlak-gırtlağa boğuştuktan sonra, dünya şartlarının değişmesi yüzünden bu çatışmaya ara verilmesiyle, bütün dünyayı tehdit eden yayılmacı Sovyet gücü karşısında Batı ile aynı safta buluşan ve bunun sonucunda da bu tarihi kavga döneminin bir daha avdet etmemek üzere ebediyen kapandığını ve kendisinin Batı için ilelebed vazgeçilemez bir dost (?) ve müttefik olacağına iyice inanan Türkiye ile Batı arasındaki eski çamlar bardak olmak üzeredir.
 
...Şartlar değişmiştir; öyleyse politika da değişecektir: Düne kadar kendisini Sovyetler'e karşı Batı kalkanı ile koruyan ve aynı şekilde kendisi de Batı'yı koruyan Türkiye, şimdi kendisini, metodları çok değişmiş ve çok daha müessir hale gelmiş olan Batı saldırganlığına karşı korumalıdır.
 
***
 
İşte, ülkemizde birtakım "calib-i şüphe tartışmalar" ve "tehlikeli alakalar" da işbu "calib-i dikkat kesişmeler kavşağında" vuku' bulan bu hadisat ile hem-zaman olarak başla(tıl)dı ve geliş(tiril)di. Herşey, tıpkı usta bir stratejistin elinden çıkmış san'atkarane bir harp planı gibi; parçalar dağınık, ama bir kompozisyon içerisinde mütalea edilince manidar bir tablo çıkıyor ortaya.
 
En ziyade calib-i dikkat bir gelişme olduğu halde, bölgesinde güç ve söz sahibi, üniter bir Türkiye'nin müsbet ehemmiyetinin azalmaya ve menfi ehemmiyetinin artmaya yüz tutması ile PKK terörünün patla(tıl)ması ve Türkiye'ye senelerce kan kusturarak, O'nu adeta "para-normal" bir hale getirmesi ve birçok bakımdan siyasi, iktisadi ve içtimai erozyon ve çürümeye sebebiyet vermesi ve bütün bunların hemen daima akıl hocalarının, finansörlerinin Batı'da olmasının bu makas değişimi ile alaka ve rabıtası tartışma konusu edilmedi.
 
Fakat, bu arada, çok düşük bir seyir hızına sahip olduğu için pek fazla dikkat çekmeyen, ancak, zamanla büyüyerek azmanlaşıp karşımıza dikilen bir başka gelişme de, hep Türklerin aleyhine olacak olan "eski defterler"in yeniden açılması olmuştur. Dünya'da ve Türkiye'de Türklerin binbir dert ve sıkıntı ile kıvrandığı, dünya ölçeğinde en fazla hürriyetinden mahrum olan kitlenin Türkler olduğu zamanlarda dahi (el'an dahi öyledir) "Türk için" kalem oynatmayı neredeyse zül telakki eden birçok "medyatör"ün adeta başını açmadan seğirttiği ve birçok iyi niyetli safdilin de destek verdiği bu eski defterlerden ikisi, bunların büyüğüdür.
 
İstiklal Harbi'nden sonra, Anadolu'da hala önemli kitlesel büyüklükleri bulunan Rum ekalliyet, Harb'in muzaffer kurmay hey'eti tarafından, kan dökmeden, gayet barışçı metodlarla bu topraklardan "mübadele" ile tard edilmişlerdi. Bu ihrac, İstiklal Harbi'nin politik bir uzantısı idi ve O'nu taçlandırıyordu; zamanlaması gayet yerindeydi ve de bütünüyle haklıydı: "Bizler", artık bundan böyle, bu eski vatandaşlarımızla dost olamazdık; çünkü aramıza kan girmişti. Hikmetli bir halk hikayesinde anlatıldığı veçhiyle, Onlar'da kuyruk acısı vardı, Biz'de ise evlat acısı. Bu ihracı, daha sonraki yıllarda, İstanbul'un daha kesif bir surette Türkleştirilmesi (ve İslamlaştırılması) takip etti.
 
İşte şimdi kanatırcasına kaşınan bu "eski yaralar"dan birisi de budur; mutad olduğu veçhiyle san'at ve edebiyat üzerinden başlatılan bu "estetik-politik" taarruzun bir tek gayesi olduğunu anlamamak için sıra-altı bir zeka dahi kifayet etmeyecektir. Anadolu'dan Belde-i Tayyibe'ye gelen bu ülkenin gerçek sahiplerini aşağılayanların; onların şiveleri, müzikleri, kıyafetleri ve lahmacunlarıyla ve hatta bir fütuhat sembolü gibi diktikleri camileriyle edepsizce alay eden hayasız "entel" makulesinin, beş asır İmparatorluk payitahtında birlikte yaşadığı ve aynı zamanda "millet-i hakime" olan Türklerin dilini doğru-düzgün öğrenmeye dahi lüzum görmeyen ve İmparatorluğun kanını emen İstanbullu ekalliyetlerin zenginlik unsuru olduğuna ve Ülke kültürüne büyük katkılarda bulunduğuna dair ileri sürdükleri saçmalıklar komik bile değil; komedi haysiyetli bir san'attır, soytarılık değil.
 
Aynı tehlikeli alakanın calib-i dikkat ve şeddad uzantılarından birisi ve en azılısı ise, "Ermeni Tehciri"dir. Artık kendilerini çok da gizleme gereği duymayacak kadar pervasızlaşmış içimizdeki "ötekiler"in kabul ettirmeye çalıştığı tezin basitleştirilmiş şekli şudur: "Vakıa Ermeniler de biraz ayıp ettiler, biraz Türk öldürdüler, ama, kabul etmek gerektir ki Türkler de ölçüyü kaçırdı; onları vatanlarından sürdü, kesti, soylarını kuruttu. Şimdilik yapacağımız şey çok basit: "Soykırım"ı kabul edelim. Edelim canım; ne çıkar!... Hele bir kabul edelim, gerisi nasıl olsa gelir."
 
***
 
Nasıl olsa Türk aptal ya; usul-usul söylenirse, O'na kabul ettirilemeyecek hiçbir şey yoktur.
 
Nasıl olsa Türk aptal; "kendi gerçeklerimizle yüz-yüze gelmek" maskesinin arkasına gizlenerek icra edilen bütün bu cılk tartışmaların, önümüze konan "Ermeni Soykırımı'nı kabul et" dayatmasıyla; 65 milyon dolar gibi yüksek bir bütçe ile hazırlanan "Ararat" filminin vizyona girmesinin yaklaşmasıyla; Körfez Harbi ile başlayıp Afgan Harbi ile devam eden ve kısa sürede Batı'nın Doğu'yu bloke etmesiyle sonuçlanan garip çatışmalar zinciri ile; Fukuyama ve Huntington'un tezleri ile, Churchill'in 55 yıl önce açıkça hedef olarak işaret ettiği "Avrupa Birleşik Devletleri" projesi ile ne harika bir şekilde kesiştiğini fehm ve idrak edemez.
 
Ve keza, Türk aptal; Çünkü O'na layık görülen iki görevi var: Evvelce İmparatorluğun, şimdi ise Cumhuriyet'in topraklarını korumak için "ölmek" ve bir de "çiftçilik ve amelelik yapmak". Türk aptal olduğundan naşi, kendisi "ölürken ve köylülük ve amelelik ile iştigal ederken", bu ülkenin dilini bile adam gibi öğrenmeyenlerin nasıl olup da ülkenin servetlerini zimmetlerine geçirdiğini ve kendisinin yükselmesinin yolunu nasıl tıkadığını anlayamaz. Türk "aptal" ve Türk "köylü". Onun için, hiç kimse O'nun romanını yazmaz, filmini de yapmaz.
 
***
 
Ey Türk! Haddini bil! Sen köylüsün ve amelesin; köylü ve amele kal! İstanbul'a yakışmazsın! Bu canım şehri kirlettiğin yetti gayri! Seni buradan kovmanın ve Varlık Vergisi ile mutazarrır edilen gayri müslim ekalliyetlerimizi af ve nedamet dileyip zarar-ziyanlarını tazmin ederek geriye çağırmanın vakti gelmiştir; köyüne defol!
 
***
 
Hamiş: Unutma! Şayet ihtiyaç hasıl olursa, seni yine "ölmek" için çağırırız; Bizden haber bekle! O zaman belki senin için de bir "Battal Gaazi" filmi yapıveririz.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 244,54 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim