ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Siyasi Milliyetçiliğin İflası: V
Durmuş Hocaoğlu

Muhalif Gazetesi / Sayı: 37; 29.09.2000-05.10.2000
Bundan önceki yazılarda toparlamış olduğumuz sonuca göre:
  • Siyasi Milliyetçiliğin İflası, yarım asırlık hasretinden sonra, 18 Nisan 1999 seçimlerini müteakiben MHP'nin beklentilerin üzerindeki yükselişi ve ardından ikinci büyük parti olarak İktidar ortağı olmasından bugüne kadar geçen zaman içerisinde, oldukça net bir şekilde tavazzuh etmiş bulunmaktadır.
  • Burada kullanmış olduğumuz "iflas" terimi, Siyasi Milliyetçiliğin, MHP'nin şahsında, İktidar dışında bulunurken toplumda uyandırmış olduğu intibaların, vaadlerin ve iddiaların altında ezilmiş olması manasında olup, bir "ide", bir "ideal" olarak iflas manasında değildir. Siyasi Milliyetçilik, bir ide, bir ideal olarak, her zaman canlı olacaktır; ancak, bütün bunlara rağmen MHP Tecrübesi, bu ideal üzerinde çok büyük ve telafisi - gayri mümkün değilse de - çok zor olan tahribatlarda bulunmuştur.
  • Ne var ki, Siyasi Milliyetçiliğin İflası, MHP tecrübesinde, vaadler ve iddialardan ziyade, esas olarak "intibalar"dan kaynaklanmaktadır. Zira, cümlenin malumu olduğu veçhiyle, Siyasi Türk Milliyetçiliği'nin kitlesel bazdaki en büyük ve hem tarihi olarak hem de gelenek olarak en köklü siyasi teşkilatı olan MHP zaten Seçim öncesinde ahım-şahım ve calib-i dikkat vaadlerde bulunmuş olmadığı gibi, oy patlamasını da bu vaadlerle yapmış değildi. MHP'nin seçimler öncesinde enflasyon, AB, Dış-Türkler, bölge siyaseti, kalkınma, refah, gelir dağılımı, etnik ve mezhebi problemler, ayrımcılıklar ve bölücülükler, demokrasi, hukuk v.b. konularda ne gibi radikal vaadlerinin bulunduğu sorulacak olsa kaç kişi bu suale doğru-düzgün bir cevap verebilecektir? Hayır! MHP, bu şekilde vaadlerle büyümedi; büyüme, bir yandan muhtelif tepkilerden, bir yandan yine muhtelif sebeplere binaen MHP'ye oy verme konusunda cesaretlenen MHP kitlesinden ve en mühimi de, büyük oranda, FP, ANAP, DYP gibi Sağ kulvardaki partilerin zayıflamasının hasıl ettiği siyasi konjonktürün zorlamasıyla MHP'ye "itilen" çaresiz seçmenden geldi. Ve dahi bu seçmen indinde, MHP, ciddi ve iler-tutar planı, programı olan, göz doldurur bir kadroya sahip, kendisine gelmeye zorlanan seçmene vaadlerde bulunan ve onu cezbeden, "tecrübeli" bir parti değildi; MHP hiçbir surette böyle sıfatlarla muttasif olmadı; ama herşeye rağmen bir "MHP intibaı", bir "MHP imajı" vardı, veya birşekilde oluşmuştu. Bu "müphem, bulanık, sisli, amorf, ne olduğu pek belli olmayan" imaj şöyle özetlenebilir: "Milliyetçilik", "Vatan-severlik" ve "Duruş". Yani: MHP, vatan-severdir ve eğilmeyen, bükülmeyen delikanlıların partisidir. Herkes ilkelerinden geri adım atabilir; ama MHP ve MHP'liler asla.
 
İmdi; daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi MHP büyük darbeyi, ikincisinden, "duruş"tan aldı.
 
Ama birincisi de çok ağırdır doğrusu: MHP, İktidar ortağı olarak bariz bir "millyetçi siyaset" de ibraz edemedi.
 
***
 
Fakat analizin buraya kadarki kısmı yetersizdir; problem hala aydınlanabilmiş değildir: Siyasi Milliyetçilik'ten asıl olarak beklenen nedir, yahut ne olmalıdır.

Şimdi, bir önceki yazıda sorduğumuz suali tekrar edelim: Milliyetçilik'i kendisine birincil bir ilke ittihaz edinen siyasi bir hareketten neler beklemekteyiz veya beklemeliyiz? Yani, Türkiye, Türk Milliyetçileri tarafından idare edildiği takdirde, 'diğer', 'herhangi' siyasi iktidarlara olan farkı ne olacaktır?

İşte, şahsi kanaatimce, asıl problem budur: "Milliyetçilik farkı"!
 
Bu hususta şöyle bir tarif sunuyorum: SİYASİ MİLLİYETÇİLİK, "SİYASETTE MİLLİYETÇİLİK FARKI" DEMEKTİR.
 
Tıpkı, Siyasi İslamcılık'ın "Siyasette İslamcılık Farkı"; Siyasi Liberalizm'in "Siyasette Liberalizm Farkı"; Siyasi Sosyalizm'in "Siyasette Sosyalizm Farkı" demek olması gibi.
 
Aksi takdirde, mevzu, eski bir banka reklamındaki sloganda dendiği gibi "yok birbirimizden farkımız" noktasına gelmek şekline dönüşür.
 
Siyasi Milliyetçiliğin İflası'nın asıl müsebbibi budur: MHP Tecrübesi, Siyasi Milliyetçilik'i, büyük nisbette, "yok birbirimizden farkımız" noktasına getirmiştir.
 
***
 
İmdi: Nedir işbu "milliyetçilik farkı"?
 
"Türk'üz Türkü çığırırız" demek midir; "ölürüm Türkiyem" demek midir; "Türkiye'yi böldürtmem" demek midir; "Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar Müslümanız" demek midir; "Kürtler Türk olduğunu bilmeyen Türklerdir; bir Kürt ne kadar Türkse bir Türk de o kadar Kürt'tür" demek midir; "Bütün Türkler bir ordu katılmayan kaçaktır / Töremizde kaanun var, Harp'ten kaçan alçaktır" demek midir; ... nedir, nedir, nedir?
 
Yukarıda saydıklarımızın her birisi ve bunlara benzer daha birçokları, gençlik çağındaki insanlara cazip gelebilir; gelir de. Ama, Dostlar! Yaşını-başını almış, artık umur-u devlette vazife omuzlama noktasına vasıl olmuş insanlar da bu sloganlardan öteye geçemiyorsa, bu işte vahim bir hata, hatta bir yanlışlık olduğuna hükmetmemiz kaçınılmaz olmaktadır. Zira, slogan, bir hissin taşması, cisimleşmesidir; Milliyetçilik ise, mükerreren ve vurgu ile belirtelim, önce "his" ile başlar; ama orada kalmaz, kalmamalıdır. Hele Siyaset, asla slogan değildir. Şu halde, his ve heyecan ile başlayan ve bunu sloganlarla dışlaştıran bir milliyetçilik anlayışı, salt "kültürel milliyetçilik" olarak dahi yetmezlik ile malul olacağı aşikar olduğu halde bir de siyasileşmekte ise bu yetmezlik bir tıkanmaya dönüşecektir. Fakat bundan daha da kötüsü şudur: Muhalefete iken bu yetmezlikler ve/ya tıkanmalar şu veya bu şekilde setredilebilir ve toplumda birtakım intibalar uyandırılabilir. Asıl felaket, herhangi bir şekilde de olsa İktidar denen ateşten gömleği giymek mecburiyetinde kalmak durumunda ortaya çıkacaktır. İktidar, muhalefette iken verilen bütün vaadlerin, toplumda uyandırılan bütün intibaların sınanma, test edilme sahasıdır: O güne kadar saha kenarında bekleyen ve "farklı" gibi görünen veya öyle bir tez ileri süren oyuncumuz maça alınmıştır; şimdi zaman, oyun zamanı, farkını ortaya koyma zamanıdır.
 
İmdi: Asıl problem buradadır: Oyuncumuzun farkı ne olacaktır?
 
Fiili tecrübe göstermektedir ki, bu "fark"ın ne olduğu belirsizdir; evet, söylemesi rahatsızlık verecektir, ama bunu bile-bile bilerek söyleyelim: Türk Milliyetçiliği'nin Siyaset alanındaki farkının ne olduğu belirsizdir. Şayet bugüne kadar hep yapılageldiği üzere, meseleye sathi, derinliksiz, felsefesiz, safderunane bir şekilde eğilinecek olursa böyle bir farktan söz edilebilecektir; fakat, mesele dikkatli, müdekkik, mütecessis ve münekkidane bir nazarla, mütefelsifane bir metodla ele alındığında, Cemil Meriç'in tabiriyle hakikatlerin peçesi sıyrılmaya başladığında, hayret verici bir şekilde farkedilecektir ki müphem ve muğlak birtakım emareler dışında belirgin ve gerçekten "fark" olduğu söylenebilecek fazla birşey yoktur. 
 
Nitekim, Siyasi Milliyetçilik, yukarıda sadece birkaçını sıralamış olduğumuz sloganların hiçbirisinin içini dolduramamış, histen öteye fazla bir adım atamamıştır. Mesela: Tatbik kaabiliyeti olan bir Milli Kültür tezi üretilememiştir; slogandan daha derinlikli bir Vatan, Devlet, Uluslaşma, Ulus-Devlet fikri, teorisi oluşturulamamıştır; mesela, en genel halde Etnisite, özel halde Kürt meselesi, Globalleşme, Glokalleşme problemleri hiç irdelenmemiş, bunlar adeta konuşulması edebe aykırı müstehcen konular gibi setredilmiş, üzerinde sansür uygulanmıştır; mesela, en basitinden bir örnek vermek gerekirse, "biz bu devleti Kürtlerle beraber kurduk" sloganınından, "madem öyle, bu devlette niçin kurucu asli unsur olduğunu kabul ettiğiniz Kürd'ün hiç adı-sanı yok; bu vicdana sığar mı" şeklinde ağu gibi bir sorunun çıkabileceği hesap edilerek bu sloganda bir yanlışlık olabileceği düşünülmemiştir. Mesela, en can alıcı problemlerimizden olan Din-Devlet ilişkileri, Laisite, Sekülerite konusunda "milliyetçi farkı" olan bir görüş ve buna dayalı bir politika geliştirilememiştir. Mesela Avrupa Birliği, mesela bizim neslimizin en büyük hülyası olan Dış-Türkler, mesela Osmanlı Coğrafyası siyaseti konularında, söyler misiniz Allah ve Resul aşkına, milliyetçilerin ciddi, derinlikli, kaabil-i tatbik, "milliyetçilik farkı" taşıyan görüşleri, projeleri, stratejileri nelerdir? Ve keza; mesela, Türkiye'nin siyasi kaderini ellerine alıp, O'na guya "çağları aşırtmak" gibi çok mutantan fakat bir o kadar da bel kıracak kadar ağır iddiaları ileri sürenler, birgün İktidar olduklarında, ya da İktidar'ın bir ucundan tuttuklarında, bu işi nasıl ve "diğer", "herhangi" bir siyasi anlayış ve/ya partiden bariz bir "milliyetçi farkı" ile ayrılan bir metod ile başaracaklarını hiç düşünmediler mi?
 
Onun için,bir kere daha soruyorum: Ey İhvan! Ey Vatan, Millet ve Devlet aşıkları! Yerin Göğün Rabbi Cenab-ı Allah ve O'nun en şanlı Resulü Muhammed Mustafa aşkına; ister MHP'li, ister BBP'li, ister başka herhangibir partiden, ister bugüne değin hiçbir partiyle hiçbir surette hiçbir nikah akdetmemiş, ister benim gibi, bir zamanlar gönülden bağlı olduğu partisini üçden dokuza, dokuzdan ondokuza, ondokuzdan kırkdokuza, kırkdokuzdan doksandokuza talak-ı kesret ile boşayıp bundan geru hiçbir partiden olmamak için azm ü cezm ü kast ve partisiz olmayı kendisine en birinci bir prensip olarak ittihaz etmiş olunuz; lutfen ve keremen, söyler misiniz: Bütün bu saydığımız ve daha nice saymadığımız problem alanlarında, milliyetçilerin ciddi, derinlikli, kaabil-i tatbik, "milliyetçilik farkı" taşıyan ve dolayısıyla da "milliyetçi siyaset" olarak anılmaya müstahak görüşleri, projeleri, stratejileri nelerdir?
 
Ben diyorum ki: Pek ciddiye alınır birşeyler yoktur.
 
Onun için yine diyorum ki:
 
Ey MHP'li İhvan! Sizi eleştiriyorum; dahası da gelecek! Ama sanmayınız ki düşmanımsınız; sizin devr-i iktidarınız hakkındaki kanaatimi söylüyorum: Siz, Siyasi Türk Milliyetçiliği'ni iflas ettirdiniz. Lakin, eminim ki, bu cürmü bir kast-i mahsusa binaen irtikab etmiş değilsiniz; İflas, prensipler düzeyinde söyleyecek olursak, sizin umumi kontekstte Milliyetçilik, hususi kontekstte ise Siyasi Milliyetçilik anlayışınızın, doktrininizin güzel ve latif hisler ve heyecanlar seviyesinden rasyonellik seviyesine yükselmekteki zaafiyetinin, gayr-i kaabil-i içtinab, zaruri bir neticesi olarak, kendiliğinden vücud bulmuştur; ama tatbikatlar düzeyinde söyleyecek olursak, hiç olmazsa "duruş" gösterebilirdiniz; hiç olmazsa, bütün milliyetçilikler içerisinde en mümtaz bir yeri bulunan "Ülkücülük" gibi füsunkar bir kavramı lekelemeyebilirdiniz.
 
Ama, herşeye rağmen, sizin tecrübenizin çok hayırhah bir neticesi de olduğunu tebarüz ettirmeliyim; tebriklerimi kabul buyurunuz: Bu "tecrübe", ümit ve temenni ediyorum ki, bundan sonrası için, bir ders ve ibret olur.
 
Ey BBP'li İhvan: Bu mevzuda eleştirim pek sizlere müteveccih değil; zira makaam-ı iktidarda bulunan ve Siyasi Milliyetçiliği bilfiil iflas ettiren siz değilsiniz. Fakat açıkça ve net olarak, dobra-dobra söylüyorum: Aynı makamda bulunmuş olsaydınız, BBP Tecrübesi'nin MHP Tecrübesi'nden çok farklı ve daha ileri bir netice istihsal edebileceğine inanmıyorum; "duruş" faslı müstesna; o hususta şimdiden apriorik olarak birşey söyleyemem; ümit ve temenni ederim ki öyle olmaz. Lakin, diğer hususlarda, genetik olarak MHP Geleneği'nden gelmiş olmanın intac ettiği hemen-hemen tüm problemlerin BBP'de de mevcut olması hasebiyle aynı tecrübenin aynı - veya çok benzer - neticeler istihsal etmesi, Eşya'nın tabiatı muktezasındandır. Lutfen dikkat buyurunuz: Yukarıda serdetmeye çalıştığım problemler kümesinde, BBP Camiası'nda vücut bulmuş olan fikirler, teoriler, projeler, stratejiler nelerdir? İşte "Muhalif" dergisi; buyrunuz, yazınız, irdeleyiniz! Yazılanlar mı? Yetmiyor ve yetmez!
 
***
 
İmdi:
 
MHP'liler, BBP'liler, partili, partisiz bütün milliyetçiler; bütün milliyetçi siyaset, ilim, fikir erbabı! Bütün milliyetçi intelijansiya!
 
Fikrim odur ki: Herkese, hepimize görev düşüyor: Düşünmek, irdelemek, kendi doğruları başta olmak üzere bütün "doğrular"la hesaplaşmak; hatalarını başkalarına fatura etme kolaycılığına sapmadan öz-eleştiri yapmak; samimiyetle, garazsız-ivazsız, birtakım kişileri veya partileri savunmak veya cerh etmek gibi bir gayeye tevessül ve itibar etmeksizin, hiçbir fikri "kesin doğru", hiçbir kişiyi "yanılmaz ve eleştirilemez önder" olarak kutsallaştırıp fetişleştirmeden en yoğun şekilde fikirler üretmeliyiz.
 
Bunun için, platformlara, sivil toplum kuruluşlarına, tartışma ortamlarına ihtiyacımız var! Elinde imkanı olanlar bu imkanlarını seferber etmelidir; bu fazr-ı ayndır.
 
Her fikir tartışılmalı; her lider tartışılmalı; böyle susarak, liderlere biat ederek nereye gidilebilir Efendiler?
 
Alparslan Türkeş de tartışılmalı, Dokuz Işık da; Muhsin Yazıcıoğlu da tartışılmalı, Nizam-ı Alem idesi de. Tartışmaya değer olan her şey!
 
Çok mu şey istiyorum?
 
***
 
Mühim Not:
 
Bir su-i tefehhüm ile sanılmasın ki, bu satırların müellifi, zatını merkeze koyup, herşeyi bilen "Dede Korkut" rolüne soyunarak, her derde deva hazır reçeteler sunmak iddiasındadır. Asla ve kat'a! Esasen, müellif, böyle tavırları ciddi bir zihin hastalığı, bir nevi' sanki-entellektüel (quasi-intellectual) hezeyanı olarak kabul etmektedir. Maalesef, bizim ülkemizde en yaygın olan zihin bozuklarından birisi de budur: Kendisini bir zamane Felatunu gibi merkeze koymak, herkesi eleştirirken kendisini dokunulmaz saymak ve her yazısının sonunda hemence bir şıpın-işi reçete sunmak. Fakat dikkat edilmez ki, mesele şayet bu kadar basite irca edilebilir olsaydı, derhal en büyük on meselemizi yukarıdan aşağıya tadat ederek on adet yazı yazar veya birtakım akil ademlere sipariş vererek on oturumda tartıştırır ve her oturumun nihayetinde her bir mes'ele-yi azimeye bir Lokman Hekim reçetesi tesbit ederek ülkenin bilumum mesailinin hallini on celsede bitirirdik. Hayır, Efendiler! Tam aksine; iddia ediyorum ki, meseleyi bu şekilde algılamak onu daha da çıkmaza sokmaktır. O sebeple, "hep eleştiriyorsun; hiç çözüm yolu vermiyorsun" diyerek sitem edenlere ve bundan sonra da edeceklere ve hatta ciddiye almama ciddiyetsizliği göstereceklere derim ki; böyle meselelerin tek kişi ile halline teşebbüs en babayiğitlerin dahi belini kırar ve dahi bu cümleden olmak üzere bu fakirden bir "reçete" talebinde bulunulacak olursa, sunacağım ilk reçete, açık ve seçik olarak şudur ve iki ana maddeden müteşekkildir:
 
1: Selbi (Negatif) Madde: Bu problem, hiçbir kişinin sunacağı "kat'i, kesin doğru" olmak iddiasındaki reçetelerle halledilemez; böyle bir iddia ta başından yanlıştır.
 
2: Sübuti (Pozitif) Madde: Bu problem, ancak ve yalnız, bu derdi kendisine dert edinmiş sağlıklı bir milliyetçi intelijansiyanın teşkili ile bir hal yoluna girmeye başlayabilir. Bu sebeple de, yapılacak ilk iş bu zemini hazırlamak olmalıdır.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 240,27 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim