ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Filistin Dersleri: III: Filistin, Araplar ve 'Biz' Türkler
Durmuş Hocaoğlu

Türk Haber Gazetesi / Sayı 4: 06.05.2002-12.05.2002
Filistin'den alınacak çok dersler var; bütün dünya için, bütün İslam Alemi için ve keza bizim için.
 
Filistin her bakımdan küçük, çok küçük; ama, Yerin Göğün Yaradanı'nın "bir sineğin kanadı"ndan bile dersler çıkarsayabilmemiz için misaller verişinin hikmetine göz yummak gafletine düşmeyerek; bir sinek mesabesinde addedilebilecek olan Filistin'den alınacak derslerin, prensip itibariyle, bir fil mesabesinde olanlardan aşağı kalır olamayacağına dikkat etmeliyiz. 
 
Ancak, bunun için de an-şart, Halık-ı Zü'l-Celal'in Yüce Kitab'da sekiyüzden ziyade yerde, "akletmeyi" öğütlediğine, bunların çoğunda ise "siz akletmez misiniz", "siz düşünmez misiniz" (efela ya'qilun, efela yetefekkerun...) şeklindeki ilahi ikaz ve ihtarlarına riayet ederek aklımızı kullanmalı ve "daha önce nice milletleri helak ettiğini" bildiren tüyler ürpertici ültimatomlarını mutlaka ve behemehal her daim göz önünde bulundurarak Tarih'e bakmalıyız.
 
Tarih üzerinde çok duruşum, O'nu, alelumum, "eskilerin hikayeleri" (esatirü'l-evvelin) şeklinde algılayanlar tarafından yadırganabilir; ama mesele bu kadar basit değildir. Dünya her sabah yeniden kurulmaz; "Bugün", "Dün"ün içinden çıkar. Dün'ü anlamak, gerçek şeklinde anlamak ise, "tarih felsefesi" demektir; ancak o zaman Tarih, anlamsız bir kronolojik olaylar yığını olmaktan çıkacak ve bir ibretler kitabına dönüşecektir.
     
***
 
İmdi; öncelikle, Biz Türkler, aynı zamanda "bizim bölgemiz" olan Ortadoğu'nun en az üçbin yıldan beri dünya siyasetinin çok önemli, çok hayati merkezlerinden birisi ve nice milletlere ve devletlere mezar olan çok riskli, lutfu da kahrı da bol olan; Arz üzerindeki en eski medeniyetlerin kurulduğu nadir bölgelerden birisi ve en önemlisi, üç büyük semavi dinin hayat bulduğu, birbiriyle kesiştiği ve ardı arkası kesilmez çatışmaların yaşandığı, haddinden fazla ehemmiyetli bir coğrafya olduğuna dikkat etmeliyiz.
 
Bir millet mi, bir halk mı, bir ırk mı olduğu hala tam manasıyla açıklığa kavuşamamış bulunan Yahudilik ve kendisiyle bire-bir özdeşleşmiş Musevilik bu topraklarda doğdu, bu topraklarda devlet kurdu, bu topraklarda mağlup oldu; bu topraklar onlar için, bizim zannettiğimizden çok daha fazla şeyler ifade ediyor. Onlar, Mısırlılar, Asurlular, Babilliler ve Romalılar tarafından defalarca yurtlarından koparıldılar, sürgün edildiler; dünyanın her tarafına dağıldılar; gittikleri hiçbir yerde ne kendileri huzur buldular ve ne de başkalarına huzur verdiler; herkesten düşmanlık ve nefret gördüler, herkese düşmanlık ve nefret beslediler; kinleri dinleri, dinleri kinleri oldu; ama çok çalıştılar, çok kazandılar, çok büyük servetler ve bu servetlere dayalı büyük güçler elde ettiler, lakin hep karanlıklarda dolaştılar; zekalarını başkalarının gövdesini kullanmak konusunda çok geliştirdiler. Bu da onların en tehlikeli yanını oluşturdu: Görünür yanları (zahirleri) ile görünmez yanları (batınları) arasındaki bu aşırı dengesizlik, en büyük avantajları oldu; karşısındakileri hep bu şekilde aldattılar. Nitekim, Yahudi'nin çağımızdaki en büyük ve en müessir silahı, Arab'ın "darabani we beka" (beni dövdü ve ağladı) vecizesiyle ifade ettiğine benzer şekilde, "dövmek ve ağlamak"tır.
 
İşte, şimdi bölgenin bileği bükülmez başpehlivanı olan Yahudi budur. Bütün bu bölgenin sakinleri, hapsedilmiş bulunduğu Pandora kutusu Arapların muazzam yardım ve himmetleriyle Batı tarafından açılınca dışarıya fırlayan; intikamcı ve insanlara karşı kin dolu, batıni gücü zahiri gücünü kerrat ile katlayan; bütün akvam-ı beşeri kendisine köle olarak yaratmış olduğuna inandıkları Yahova'nın intikamcı ve kindar, çok hilekar, çok dessas, çok tehlikeli çocukları ile karşı-karşıya bulunmaktadırlar.
 
Bu bölge Hristiyanlık için de çok fazla şeyler ifade ediyor. Hristiyanlık da bu bölgede doğdu. Roma'nın bütün gücüyle üstüne abandığı bu yeni din, mücadelelerle dolu takriben dört asır sonunda asli menşeinden kopma raddelerine gelecek kadar uzaklaştı; Şirk'in batağına battı, ama mağrur ve mütekebbir "Imperium Romanum"u, kendi payitahtında "Roma"da beyninden vurmaya da muvaffak oldu ve Pagan Yunan ve Roma ile şekillenmiş olan Avrupa'yı doğululaştırdı; ondan sonraki Batı, bu itibarla, aslında, çok mühim bir nisbette "doğululaşmış" bir Batı olmuştur. Batı, "doğululaşmış" bir Batı olması hasebiyle, bu bölgeyle zannedilenden çok daha fazla kuvvetli alakalara sahiptir. Bu bölgenin Batı indindeki değerini sadece maddi zenginlik kaynaklarına bağlayan "iktisat temelli" teoriler ve stratejik ehemmiyetine bağlayan "strateji temelli" teoriler de bütünü gözden kaçırmaktadırlar: Buranın ekonomik ve stratejik değeri çok yüksektir, ama hiç olmasaydı dahi Batı için yine çok fazla mühim olacaktı.
 
..ve tabii, Bizim için de: Umumen Biz Müslümanlar ve hususen de Biz Türkler için, Bölge'nin, hiçbir ekonomik ve stratejik değeri olmasa dahi yine de yüksek bir değeri vardır.
 
Zira: Kendisinden önceki iki semavi dinin varisi ve doğrultucusu olan son ve değişmez din İslamiyet de bu topraklarda doğdu; bereketlendi, boy attı; burası O'nun da döl yatağı oldu.
 
Her üç din arasında, aynı menşe'den geliyor olmakla beraber, görülenden daha derin olan ihtilaflar bitmez-tükenmez gerilimlere, gerginliklere, sıcak ve soğuk çatışmalara sahne oldu, olmaktadır ve olacaktır da.
 
Şu halde, kabul etmemiz gerekmektedir ki, bu bölgede çok kişinin menfaati vardır; menfaat çekişmeleri çok büyüktür. Öyleyse, diyebiliriz ki, bu netameli bölgede taşları yerinden oynatmaya kalkışmak bir çılgınlıktır; burası mayınlı bir arazi; tali' zebun, düşman ise çok kavi. İhtiyatsızlığın, Yahudi ve arkasındaki Batı ile açık çatışmalara girmenin ve O'nu burada yok saymaya çalışmanın hiçbir manası yoktur; yok olduğu gibi faturası da çok ağırdır.
 
İsrail Devleti bir realitedir; bunu böylece kabul etmek ve varlığını tanımak gerektir.
 
Bence ilk ders bu; küçük ve basit fakat mühim: Yutulamayacak kadar büyük lokmalar ağızlara atılmamalıdır.
 
Gelelim diğerlerine.
 
***
 
Bu konuda biz Türklere düşen çok görevler olduğu gibi alınacak dersler de vardır. Kısaca tadat edelim.
 
Öncelikle bu vesileyle ele almamız ve üzerinde çok tefekkür etmemiz gerekenlerin birincisi, "kendimiz üzerine" çıkaracağımız derslerdir ki şimdilik burada bu derslerin en mühim birkaçına temas etmekle yetineceğim:
 
İlk ders, "Hürriyet ve İstiklalin Değeri" üzerine olmalıdır. Bu konuda, Filistinliler'e bakmalı, onlardan ibret almalı ve kendimizden utanmalıyız. Evet, açıkça belirtmek lazım: Kendimizden utanmalıyız!
 
Ortada gerçek bir devleti olmayan, tarihinde de hiçbir zaman bir devleti olmamış bulunan Filistinliler'in beğensek de beğenmesek de, yanında veya karşısında olsak da, bir noktada takdir etmemiz gereken, bir "devlet sahibi", hür ve müstakil bir millet veya halk olmak için verdikleri mücadeleye ibretle bakarak şu soruyu kendimize sormalıyız: "Biz"e, Biz Türkler'e ne oldu da var olan bir devleti bitirmek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz?
 
Bu millete guya akıl hocalığı yapan birkısım entel(lektüel) makulesinin, "Bağımsız Filistin" için kalemlerinden kan damlarken, Türkiye Avrupa Birliği'ne girdiğinde bağımsızlığı bitecektir diyenlere karşı "ama şimdi bağımsızlıklar tedavülden kalktı" diyerek "ulus-üstünün felsefesi"ni müdafaa etmesinin nasıl bir kronik fikir şizofrenisi teşkil ettiği de yine alınacak en önemli derslerden birisi olsa gerektir.
 
İkinci mühim ders, Bizler ile birlikte Filistinler'in üzerinedir ve yine aynıdır: "Hürriyet ve İstiklalin Bedeli"!.
 
Hürriyet ancak kendi ellerimizle, dişlerimiz ve tırnaklarımızla kazandığımızda "hürriyet" olur; başkalarının verdiğine "hürriyet" değil "azadlık" denir ve her azadlığın bir bedeli, bir diyeti vardır. Hürriyet ve İstiklalin Bedeli ise, "kan"dır: Kan! Bez parçalarını "Bayrak" adlı kutlu aleme, toprakları da "Vatan" adlı kutlu beldeye, Yer-Yüzü'ndeki cennete dönüştüren ve bunlara gerçek kıymetini kazandıran, "Kan"dır.
 
Filistinliler gerçek anlamda bir hürriyer isterlerse bunun diyetsiz olmasının lazım geldiğini ve onun da şartının kan olduğunu öğrenmelidirler. Ama ondan önce öğrenmeleri şart olan ise, gerçekten bağımsızlığa hazır olup-olmadıklarıdır.
 
***
 
Filistin meselesinde Biz Türkler'i, konunun dışında kalmaktan veya yarım-ağız ilgileniyor gibi yapmaktan men' etmesi ve konunun içine ciddiyetle müdahil olmayı zaruri kılan çok fazla husus mevcut. Öncellikle, Bölge'yi alakadar eden herşeyin Biz'i de alakadar edeceğini bilmeliyiz.
 
Bizi alakadar eden çok şey var olduğu için yapmamız gereken ve yapabileceğimiz çok şey de var.
 
Bunlardan birincisi, Arap ülkelerini motive etmektir. Bu motivasyonda en fazla kullanabileceğimiz şey ise, bu güne kadarki politikalarının onlara, bir "ortak düşman idolü" ile kendilerini bir millet olarak tanımlayabilme (ne kadar?) ve bir de içeride, gerçekten "vatandaş" olmaktan ziyade "reaya" veya "tebaa" hükmünde bulunan halklarını oyalamaktan maada ciddi bir getiri sağlamadığı ve adeta çöpe atarcasına sarfettikleri kaynakların hesabı üzerinde ciddiyetle düşünmek konusunda aydınlatmak olmalıdır. Filhakika, Arap dünyası, bilhassa 1973 harbinden sonraki ambargo sonrasında değeri iyiden iyiye artan petrolleri ile ellerine geçen akıl almaz miktardaki meblağların önemlice bir kısmını bu gaye ile, büyükçe bir kısmını da sonradan görmelerde sıklıkla rastlanan çiğ ve görgüsüz hovardalıklarla heder etmişlerdir; ülkelerinin sınaileşmesine, çalışkan, disiplinli bir toplum inşaına, eğitim, bilim, sağlık, imar gibi birinci dereceden önemli ve öncelikli alanlara yatırıldığı takdirde bir mucize yaratacak kadar yüksek miktarlara erişen bu kadar paradan geriye hemen-hemen dişe dokunur hiçbir şey kalmamıştır.
 
İkinci olarak, Araplara anlatmalıyız ki, Filistinliler, mücadelelerinde ciddi bir metod hatası işlemişlerdir: Terör. Bu kötü metod ile Onlar, sadece kendilerine zarar vermek ve haklı mücadelelerinde kendi-kendilerini açmazlara sokmakla kalmamışlar ve fakat kat be kat daha fazlasıyla bütün İslam dünyasına çok ağır, telafisi çok zor zararlar vermişlerdir. Filistinliler ve onları destekleyen Arap ülkeleri, Dünya'nın gerçek hakimlerinin, dünya propaganda makinalarının kimlerin kontrolünde olduğunu gözardı ederek, görünürde sadece Filistinliler'in fakat aslında İslam'ın hasımları olan "karşı taraf"ın eline, Terör'ün İslam ile özdeşleştirilmesi konusunda çok güçlü bir propaganda imkanı hediye etmişler, İslam dinini ve bütün İslam dünyasını ağır bir töhmet altında bırakarak, hem kul ve hem de Allah indinde ağır bir vebal üstlenmişlerdir. Filistinliler, bu babda kendilerine örnek ve model olarak tarihten Hasan Sabbah'ın fedailerini ve asrımızdan da Moşe Dayan gibi İsrailli teröristleri değil de tarihten Dağıstan Türkü Şeyh Şamil'i ve günümüzden de Çeçenleri almalıydılar. Metod yanlıştır: Askeri karakollar, tank taburları, mühimmat depoları vs. dururken ilkokula saldırmak, düğün evi basmak, çarşıda-pazarda işiyle uğraşan sivilleri bombalamak hem İslam'a yakışmaz ve hem de metod olarak geri teper; şimdi olduğu gibi.
 
Üçüncüsü, İsrail'in bu bölgedeki varlığının, hem "de jura" olarak tarihi temellere dayanan bir meşruiyete sahip bulunduğunu ve hem de "de facto" olarak, şimdi ve yakın gelecekte üstesinden gelemeyecekleri kadar ağır bir düşman olduğunu; ve hele, uluslar-üstü bir şehir statüsünün bile kabul görmesi mümkün olmayan Kudüs'ün İsrail'den istenmesinin bir çılgınlık olacağını; Filistin meselesinin mutlak bir bağımsızlık şeklinde çözüme kavuşturulmasının zorluğu ve getirisinin götürüsünden az olması karşısında, Filistinliler'e İsrail vatandaşı olarak daha fazla sivil haklar alınmaya çalışılmasının ve en aşırı haddinde de bir tür otonominin daha ehven-i şer ideal olabileceğini; bağımsız bir Filistin'in kuvvetle muhtemel olarak başka güçlere yem olacağını idrak etmelerine yardımcı olabilmeliyiz.
 
Bunun yanında, Biz'i de fevkalhad alakadar etmesi hasebiyle, tabiatiyle önce kendimiz çok iyi anlamalı ve Araplara da anlatabilmeliyiz ki, bu hatalarıyla karşılarında bütünleşmiş bir Batı Koalisyonu yaratmakta ve Batı'yı her adımda Bölge'de daha fazla aktif hale getirmektedirler. Gerçekten de, Bölge'deki her çatışma ve gerginlik dışarıdan müdahaleler ile sonuçlanmakta ve Ortadoğu'nun ipleri, her seferinde biraz daha fazla Batı'nın eline geçmektedir. Bu hadisenin bir benzerinin şu anda Afganistan'da yaşanmakta olduğuna dikkat etmek gerektir: 11 Eylül sonrası gelişmeleri değerlendirirken; nasıl ki vaktiyle İsrail de tıpkı Yunanistan gibi, bir siyaset mühendisliği ürünü olarak kuruldu ise, şimdi de yine aynı şekilde bir siyaset mühendisliği ürünü olarak yeniden dizayn edilmesine çalışılan bir Afganistan ile karşı-karşıya bulunmakta olduğumuzu düşünebiliriz. İsrail'i - ve tabiatiyle O'nunla beraber Batı'yı - bu bölgeye, bir ehliyetsizler koalisyonu olan İttihat ve Terakki'nin hamakati ve Arap biraderlerimizin de yardımları ile trajik bir şekilde, aniden çöken Osmanlı'nın hasıl ettiği vakumun getirmesi gibi, Taliban'ın hamakatinin hasıl ettiği vakum da ABD'yi Afganistan'a getirdi; tıpkı boyuna posuna bakmadan Cihan Fatihi olmaya özenen Saddam'ın aptallıklarının ABD'yi bu bölgeye getirmesi ve her adımında biraz daha yerleşmesine vesile olması gibi.
 
Nitekim, Bölge'de Batı'nın ağırlığı her geçen gün biraz daha artıyor; Batı'nın ilmeği her geçen gün biraz daha Bölge'nin boğazını sıkıyor. Bu gidişat iyi değil; böyle giderse, yakın gelecekte, Akdeniz'in bütün çevresi, Batı tarafından sadece "üstü örtülü" değil, setr edilmeye hacet kalmayabilecek bariz bir şekilde kolonize edilmiş olacaktır diyebiliriz. Hassaten, Türkiye'nin, ap-açık bir şekilde kendi-kendisini feshetmesi demek olan Avrupa Birliği'ne girmesi ile Batı'nın sınırları hukuken ve fiilen, aniden ve bir adımda, Anadolu sınırları olacaktır ki bu durumda, şimdi sesi soluğu çıkmayan AB, o zaman bir Bölge devleti haline gelecek ve İslam dünyasının başına bela olacaktır: Yedibuçuk milyon kilometre kare yüzölçümlü, 550 milyon nüfuslu bir iktisadi ve askeri dev olacak olan Avrupa Birleşik Devletleri'nin bir Ortadoğu ülkesi olması tam bir felakettir.
 
***
 
Türkiye'nin yapması gereken ve yapabileceği çok şey var; ancak;
 
- Türkiye, öncelikle kendisinin "varlık problemi"ni kesin ve tartışmasız bir biçimde halledebilmelidir ki bu da "hür ve müstakil Türkiye" olarak mevcudiyetinin muhafazası demektir.
 
- Bununla birlikte "kimlik problemi"ni de halledebilmeldir ki bu da gerçek yerinin Batı dünyası değil Doğu dünyası olduğunu anlamak; İslam-Doğu karşısında Batı'nın adamı ve ajanı olmamak demektir.
 
- Ve Türkiye mutlaka "güç problemi"ni de halledebilmelidir ki bu ise gücün gerçek menbaının kalkınma ve endüstriyelleşme olduğunun anlamak ile başlar.
 
- Ancak o zaman, dünyadaki yerini ve kimliğini kavramış; muhtac-ı himmet olmayan, Batı'nın siyasi ve iktisadi vesayetinden kurtulmuş; güçlü, hür ve müstakil bir Türkiye olarak, Bölge'de Osmanlı'nın yıkılışından sonra Batı'nın doldurduğu vakumun geriye alınabilmesi için bir "Yeni Osmanlı Paksı" te'sis edecek projelerini hayata geçirebilir.
 
... aksi takdirde, bugün kendilerinden ibret almaya çalıştığımız Filistinliler'in akıbetine Biz Türkler duçar oluruz; başkaları bizi "ibretlik mevzu" olarak yazar.
 
Ben, bu en son söylediğim ihtimali çok ciddiye alıyorum. Bu koca dünya, Tarih'e yön vermeyi düşlerken Tarih'e gömülen nice milletlerin hazin hikayesine şahit olmuştur.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 187,69 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim