ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Anadil'de Eğitim Üzerine Odaklandırılmış Bir Büyük Projeye Dâir
Durmuş Hocaoğlu

Türk Yurdu Dergisi / Sayı: 176 (537), Nisan 2002
Girizgâh: Eğitim, Dil ve Siyâset Üzerine
 
Türkiye'de son zamanlarda yaşadığımız çok dikkat çekici gelişmelerden birisi de hiç şüphesiz, "Eğitim" konusundadır. Ancak, burada sözünü etmiş olduğumuz Eğitim tartışmaları, daha iyi, daha yüksek kaliteli, daha yüksek seviyeli bir eğitim konusunda değil, bambaşka bir konuda odaklanmış bulunmaktadır: "Anadil'de Eğitim".
 
Türk kamuoyunu hegemonyası altında tutan gayri millî Medya'nın adetâ balıklamasına daldığı ve ateşli taraftarı kesildiği bu konu, zâhiren son derece mâsûm bir insânî hak talebini müdâfaa eder görünmektedir. Ama acaba hakîkat zâhirdeki gibi midir; diğer bir ifâdeyle, bu tartışmalarda gürültülü ve harâretli bir biçimde işlenen bu konunun zâhiri ile bâtını bir ve aynı mıdır? Daha da açıkça soracak olursak, acaba, "Ana Dil'de Eğitim" sloganı gerçekte ne anlama gelmektedir?
 
***
 
Öncelikle bilmek gerektir ki, Dil bir ifâdedir; bir kişinin ve/ya bir toplumun kendisini tanıma, tanıtma, tanımlama ve dışlaştırma, kısacası "ifade" vâsıtasıdır. Fakat Dil ile ilgilenen herkesin bildiği bir başka ve mühim gerçek daha vardır: Dil, aynı zamanda siyâsetin de taşıyıcısıdır. Çünkü Siyâset de, başka türden bir ifâde ve dışlaştırmadır. Bu îtibarla Dil ve Siyâset çok yerde örtüşür. Yâni, Dil, kendisini en basit ihtiyaçlar düzleminden en yüksek beşerî faaliyetler düzlemine varıncaya dek, kesintisiz bir şekilde, bütün beşerî alanlarda ortaya koymaktadır. Bunu şu şekilde de ifâde edebiliriz: Dili bizzat ve bizâtihî "kendisi olarak" bir değer ve anlam ifâde etmez; zîra, O, kendisini aşan başka bâzı şeyler için vardır.
 
Şu hâlde, fazla teferruâta girişmeksizin diyebiliriz ki, "dil" ve "dil ile haklar"dan söz eden herkes, doğrudan ya da dolaylı olarak, şu veya bu şekilde, "siyâset" alanına girmiş olmaktadır. Zîra, nasıl ki "tek kişilik dil" diye bir vâkıa yoksa, yâni Dil mutlaka bir içtimâî hayatın mahsûlü ise, Siyâset de aynı şekilde bir içtimâî hayatın mahsûlüdür. Nasıl ki iki kişiden oluşan mikro bir cemiyette bile Dil doğarsa, yine aynı iki kişiden oluşan mikro bir cemiyette bile Siyâset doğar. O sebeple, burada, bu "siyâset" alanına girmek" ibâresi, mücerret planda menfî bir mânâda kullanılmış değildir: Siyâset Alanı'na girmek, yine hiç şüphesiz ki mücerret mânasıyla her insanın en tabiî hakkıdır; hatta bir adım daha atarak diyebiliriz ki vazîfesidir de. Çünkü Siyâset, insanların insanlar üzerine yaptığı bir ameliyedir; binâenaleyh, akıl bâliğ, reşîd ve hür insanların kendileri üzerine yapılan ameliyeler karşısında pasif ve muattal kalmaları ne câizdir ve ne de şâyân-ı tavsiye.
 
Fakat Siyâset Alanı'na girmek, Siyâset'in bütün problemleriyle yüzyüze gelmek demek olduğu gibi, aynı zamanda, yeni problemler yaratmak demektir de.
 
İmdi: Her insanın, kimliğini (identity), kişiliğini (personality) ve kendiliğini (selfness) ifâde etmede (manifestation) kendisini dışlaştırmada (objectivation) muayyen bir dili (lisân; language) referans olarak almasının, salt mücerret nokta-i nazardan bakıldıkta tabiî hakkı olduğunu tartışma konusu hâline getiremeyiz; bu tabiî hak, "hürriyet"in kaçınılamaz bir sonucu olarak kabûl edilmelidir. Fakat işbu tabiî hak, mücerretler düzleminden müşahhaslar düzlemine taşınınca şekil değiştirmektedir. Evet, şekil değiştirmektedir; çünkü müşahhaslar planı "siyâset" demektir ve yukarıda da kısaca zikrettiğimiz veçhiyle, Siyâset Alanı'na girmek aynı zamanda problemler yaratmak demektir.
 
Bu söz konusu problemler, yerine göre, hayâtî ehemmiyeti hâiz çok ciddî boyutlara kadar ulaşabilecek problemlerdir. Çünkü Siyâset, mâhiyeti îcâbı, romantizme ve platonik fikirlere fazla tahammülü olmayan bir alandır; yine çünkü, O, Siyâset Alanı, esas olarak öncelikle ve behemehâl bir "menfaatler alanı"dır. Menfaat denince de hemen öne çıkan ilk şey, "menfaatler çatışması" olmaktadır. Yâni Siyâset Alanı, kaçınılamaz olarak, menfaatler çatışması yaratmaya müheyyâ be müstâid bir var-oluş alanıdır. Şu hâlde, Dil ile Siyâset Alanı'na girince, Dil'den kaynaklanan bütün problemler, işbu menfaatler çatışması alanın girmiş olacağı gibi kendisi de yeni ve diğer birçok şeyden radikal olarak farklı ve hattâ diğer birçok çatışmaları da birlikte sürükleyen, onları tetikleyen problemler ve çatışmalar doğuracaktır.
 
Dil'in bu özelliği, O'nun mâsûm yüzünün altında duran muazzam gücünden ileri gelmektedir: Dil, kişilerin ve toplumların kendilerini ifâde ve dışlaştırmasının bir vâsıtası olduğu gibi, bunlarla birlikte ve bunları aşarak, siyâsî bir ifâde ve siyâsî bir dışlaştırmanın da vâsıtasıdır. Binâenaleyh, "farklı diller"e dayalı birçok talepler, bu "farklı diller"e müstenîd "farklı siyâsî talepler" demektir. Buradaki "farklılık" şâyet bir "kesişme"ye dönüşecek olursa, buradan da yine kaçınılamaz bir sûrette kesişen siyâsî talepler ve bu taleplerden mütevellîd çatışmalar da ortaya çıkacaktır.
 
***
       
İmdi; uzunca bir müddetten beri Türkiye'de mütemâdiyen sıcak gündemde tutulan "ana dilde eğitim ve yayın" konularının işte bu çerçevede mütâlea edilmesi gerekmektedir. Zîra, söz konusu edilen husus, gerek zâtî mâhiyeti ve gerekse de bu teklifleri ileri sürünlerin sâbıkalı ve meşkûk hâlleri ve mâzîleri îtibâriyle saf ve mücerret bir mâsum talep olmanın çok ötesinde bir şey olduğunu en başında kör-kör parmağım gözüne dercesine ortaya sermektedir.
 
Nedir bu "saf ve mücerret bir mâsum talep olmayan şey" derseniz kısaca söyleyelim:
 
Anadil'de eğitim ve benzeri talepler, ülkemizde "birden fazla halk" yaratmanın mâsûm görünüşlü talepleridir; tam anlamıyla bir "tehlikeli alâka"! Çünkü "birden fazla halk yaratmak" da kendisini aşan başka bir şeye yöneliktir; neye yönelik olduğunu bu yazıda perde-perde açacağız.
 
Fakat bu talepleri gündeme taşıyan ve gündemde tutan kişileri başarıya götürecek olan en mühim husus, Türk Kamuoyu'nun zekâsına ve kavrayış gücüne karşı duydukları adetâ sınırsız güven duygusudur; müsbet değil menfî bir güven duygusu! Daha açıkçası: Türk Kamuoyu'nun, gözlerinin içine baka-baka uyutulabileceğine dâir peşîn bir hüküm.
 
 
***
 
Aşağıdaki satırlarda, hiç de yeni ve orijinal olmayan bu gibi girişimler ve Türk Kamuoyu hakkındaki bu peşin hüküm hakkında, bundan yaklaşık ikibuçuk yıl önce Ayyıldız gazetesinde dört gün üstüste kaleme aldığım dört ayrı yazının günümüze göre bir miktar tevsi' ve yeniden tertîb edilmiş şeklini takdîm edeceğim.[*]
 
Bölüm: I
 
Mâsûm Bir Talep ve Türklerin Zekâ Testi
 
Anadil'de Eğitim tartışmalarındaki uslûp, aslında hiç de yeni ve orijinal değil. Benzeri birçok girişim ve tartışmadan birisini de bundan takrîben ikibuçuk yıl kadar önce yaşamıştık. 1999 yılının ekim ayının ilk haftasında da, bir grup "Türkiyeli" ve "yabancı" (doğrusu "yabancı" yâni stranger değil "ecnebî" yânî foreigner olmalıdır) aydın ve yazar tarafından bir deklarasyon yayınlanmıştı. Altmış kadar imza sâhibinden "Türkiye'li" olanların da aslında "yabancı" (başka tür bir yabancı; "alien") olduğu bu deklarasyon üç aylık bir hazırlık çalışmasının ürünü idi ve listede hayli "ünlü" isimler mevcuttu.
 
İmza sâhipleri arasında bulunan, Fransa'nın eski kültür bakanı Jack Lang tarafından "yüzyılın son önemli deklerasyonu" olarak nitelendirildiği belirtilen bu bildiride Türkiye'deki Kürtler ve Kürt ve/ya Güneydoğu sorununa temâs ediliyor - burada işbu 'sorun' maymuncuk (veya joker) kelimesini, ihtivâ ettiği karmakarışık anlamları dolayısıyla tercîh ettim - ve Kürtlerin Türkiye'den bir tek istediğinin bulunduğu belirtiliyordu: "Türkiye Cumhuriyeti'nin birliği içinde kendi dili ve kültürel kimliğiyle yaşayan özgür birer vatandaşı olabilmek. Kendi dili Kürtçe ile okuyup, yazıp, eğitim görebilmek. Özgün kültürel kimliğiyle yaşamak, çalışmak ve hizmet etmek." Zâhiren oldukça "soft ve light" olan bu mâsûm talebin arkasından, hakîkatin bâtınını pek de gizlemeye lüzum görmeyecek kadar pervâsızlaşmış, pamuk bandajlara sarılmış "hard ve heavy" bir gizli tehdit müstekreh bir şekilde sırıtmakta idi: "Şiddetle ne devletin Kürtleri Türkleştirmesi mümkündür, ne de Kürtlerin haklarına kavuşmaları"
 
İşte, bu dahi, bize, hakîkatin zâhiri ile bâtınının, yâni görünür veçhesi ile derinlerdeki asıl yüzünün nasıl olup neredeyse birbiri ile kâmilen alâkasız şekilde farklılaşabileceğini bil-bedâhe isbâta muktedirdir: Mes'ele aynıdır: "Gönül ne kahve ister ne kahvehâne / Gönül sohbet ister, kahve bahâne" diyen hikmetli darb-ı meselde ifâde edilmiş olduğu veçhiyle, gönül ne eğitim istemektedir ne de başka bir şey; gönül siyâsî talep arzetmektedir, eğitim-meğitim bahâne! Hattâ buna "arzetmek" demek dahi mes'eleyi idrâk etmenin uzağında durmaktan başka bir mânâ taşımayacaktır; akıllı beylerin yaptığı düpe-düz bir "siyâsî talep dayatması"dır. Çünkü, o zaman olduğu gibi bugün de uslûp aynıdır: "Ya talebimizi kabûl edersiniz, ya da..."
 
"Ya da.. ne?"
 
Hele bir reddediniz, o zaman görürsünüz! 
 
Ama biz "şimdilik" kaydıyla bu "tehdit" faslını geçelim; zîra, hem başlı-başına ve ap-ayrı konudur ve hem de âsî Kürd'ün dişinin Kurd'a geçmediğini herkes bilmektedir; ama 'soft ve light talep' önemli; iki sebepten dolayı:
 
Bir: Metod olarak önemli; zîra, tarihî tecrübe ile sâbittir ki, iyi hesaplanmış yumuşak talepler sert tehditlerden daha müessîrdir; hassaten Biz Türkler için.
 
İki: Konu olarak da önemli; zîra, dile getirilen talep, hakîkat hâlde, zâtı îtibâriyle fevkalâde ciddî, espri ile uyutulabilecek, görmezlikten gelinemeyecek, çözmedikçe de kördüğüm olacak kadar ciddî bir konuya temas etmektedir.
 
Evet, tehdit faslını geçelim ve hepimizin mâlûmu olan işbu talebe bakalım: "Anadil'de Eğitim", veya daha sahîh ismiyle "Kürtçe Eğitim" talebi. Bu talep, görünürde sâdece ve yalnız bundan ibâret; tabiî ki sâdece "şimdilik" kaydıyla.Metodun hârikulâdeliği de burada zâten: Sâdece şimdilik ve sâdece bu kadarcık!
 
Doğrusu ince-elenip sık dokunarak tatbîkata konmaya baaşlanmış olan bu projenin hesâbı oldukça derin, zekî, ince bir hesaptır ve öyle görünüyor ki Biz Türkler'in iki hassasının varsayımı üzerine kurulmuş bulunmaktadır. Bu varsayıma göre:
 
Bir: Türkler, konu "vatan" - Batı dillerinde bire-bir karşılığı bulunmayan bir terimdir bu - olunca çok sarp ve döğüşken olurlar; bu deli heriflerin elinden zorla toprak alınmaz; filvâkî, bilhassa İkinci Harp'ten sonra yumuşayıp ciddî bir recüliyyet krizine giren Evropa'da herhangi bir ülkenin başına musallat olsaydı on kere pes edip masaya oturacağı bir PKK belâsına bu adamlar bana mısın demiyorlar; ekonomilerini batırma bahâsına, fidan gençlerinin tâze bedenlerini gözünü kırpmadan toprağa serme bahâsına, Güneydoğu'nun tamâmını taşıyla toprağıyla satsak bu masrafa değer mi değmez mi diye hesap etmeden silâha silâhla karşılık veriyorlar; vur Allah vur - iyi de vuruyorlar hani!. Aslında bu yolu tümden kapatmaksızın yine de açık tutmakta fayda var; meselâ ne olur ne olmaz, Türkiye'nin pek de şimdilik hiç görünürde olmayan büyük bir belâya dûçâr edilmesi - Afganistanlaştırılma gibi, Iraklaştırılma, Yugoslavlaştırılma gibi ve buna benzer belâlar - durumunda çok işe yarayacağı muhakkaktır; tarihte kaybettiğimiz toprakların büyük kısmı elimizden böyle çıkmadı mı nitekim; Bulgar'ın veya Yunan'ın haddine miydi Türk'ün pençesinden toprak koparmak!.. Onun için savaş baltalarını hepten toprağa gömmek yerine silip-temizleyerek, yağlayarak, hîn-i hâcette der-akab ellerin uzanıp kavrayacağı kadar yakın ve emniyet altında olacağı bir yerde bulundurmakta fayda var.
 
Lâkin; bu ihtimâle de bu şekilde açık bir kapı bulundurmakla berâber şimdilik bir işe yaramayacağı için, Türklerin daha sağlam ve emîn netîceler almaya imkân veren ikinci özelliğine bakalım.
 
İki: Türkler ne kadar sarp ve döğüşken ise, bir o kadar da aptaldır; derin siyâsetten, ince işlerden anlamazlar. Türk'ten zor-u bâzu ile alamadığını yağ çekerek, tabasbus ederek, yaltaklanarak, hîle ve hud'a ile alırsın. Çünküler çünküsü, Türk "saf"tır, "ağa"dır, "bey"dir; O'na "ağam" de, "beyim" de, gözünün kaymağını ye; "ağam" de, "beyim" de, malını elinden al!
 
İmdi: İşbu faraziyenin hesâbına nazaran, Türkler nasıl olsa "aptal" ya; "şimdilik ve sâdece bu kadarcık" bir mâsum talebin arkasından nelerin geleceğini anlayamaz.
 
Bunun için konu "toprak" - yâni vatan - olursa Türklerle sakın sert ve ağır (hard ve heavy), yâni dik-dik konuşma; yoksa adamların gözleri dönmeye başlıyor; yumuşak ve hafif (soft ve light) konuş ve şöyle de: "Ağam! Beyim! İki gözüm kör olup önüme aksın kötü bir niyetim varsa; ben sâdece ve şimdilik... /...hem de çok sevdiğim Türkiye'nin uygar dünyada hak ettiği yerini alması ve töhmet altında kalmaması için..." O zaman kuvvetle umulur ki bu aptal Türkler şöyle diyecektir: "Yâhû! Çok ağladı garîbim; verelim gitsin; n'olacak ki. Hem zâten adamlar da kötü niyetli değilmiş; Türkiye'nin iyiliği için bu işi yaptıklarına yemîn ediyorlar; üstelik Türkiye de bundan yıkılmazmış canım; üstelik, lâf aramızda, bizim kulağımıza da dediler ki, eğitim hakkı versen de ne olur; hiçbir Kürt, çocuğuna Kürtçe eğitim verdirmek istemezmiş; ya Türkçe ya da en iyisi İngilizce istermiş: Yok, yok! Bunda bir kötülük yok; adamların niyeti hâlis; maksat Türkiye kurtulsun; öyle diyorlar vallahi..."
 
***
 
Acaba bu varsayımlar nice doğru?
 
Aziz Nesin'den beri nedense Türkler'in aptallığı hayli mevzû edilir oldu. Yoksa farkında değiliz de, biz Türkler dışarıdan bakılınca hakîkaten aptal mı görünüyoruz? Bir durup tefekkür edelim. Buradan iki ihtimâl çıkar:
 
Bir: Biz Türkler hakîkaten aptalızdır; imdi, eğer öyle ise, mahvolduk demektir; ama velâkin, aptal olsaydık aptal olduğumuzu anlayamazdık. O hâlde bu ihtimâlin doğru olmaması iktizâ eder.
 
İki: Biz Türkler aptal değilizdir de dışarıdan öyle görünüyoruzdur; o zaman öyle görenler belki mahvolmuştur diyemeyebiliriz, ama salaktırlar ve ziyandadırlar diyebiliriz. Akıllı olup da dışarıya aptal görüntüsü vermek sâfî hakîkat ve hikmet nokta-i nazarından değilse de siyâseten daha efdâldir.
 
Fakat fikrimce, bunlara şu ihtimâli de eklemek mümkün olsa gerektir: Biz Türkler aptal değiliz; amma "saf"ız ve dahi "ganî gönüllü"yüz. Saflığımız bugüne kadar çok kullanıldı, düpedüz istismâr edildi; ganî gönüllülüğümüz de öyle. Saflığımız da ganî gönüllülüğümüz de, kötülüğe ve hîle ve hud'aya pek bulaşmamış bir kültürden, Gladio (Şövalye; Alp) ve Imperium (Saltanat) kültüründen neş'et etmektedir. Hîle ve hud'a ise her türlü mel'anet ve habâsetin bağrında yeşermesine müsâit kötü bir vasat olan Vendetta (İntikam) kültüründen ve onun bir uzantısı olan "Eşkıyâ" kültüründen gelmektedir. Gladio kültüründen "asker ve ordu" çıkar, Vendetta kültüründen ise Eşkıyâ! Gladiatorlar devlet kurar ve hükmederler; Vendettorlar ise "eşkıyâ çetesi" kurarlar, hırsızlık, soygun, talan ve çapul yaparlar ve sürekli olarak da Gladiatorlar'dan sopa yerler ve mutlak büyük bir gücün - ki bu büyük güç de ekseriyetle bir Gladiator gücüdür - hâkimiyeti altında yaşarlar. Gladiatorlar, Fukuyama'nın tâbiri ile "tarihin sonu"na ulaşırlar, Vendettorlar ise tarihe gömülüp kalırlar. Gladiator'lar (Alp'ler) açık dövüşürler, güçlerine çok güvenirler ve bunun netîcesi olarak da pek ince hesap yapmazlar, yapamazlar; Vendettor'lar ise güç yetmezliğine binâen açık dövüş(e)mezler, yüzden ve cepheden değil arkadan dövüşürler, arkadan vururlar; yakalanınca da açık yüzlü ve açık dövüşen Gladiotor'un istismâra müsâit ganî gönlüne sığınırlar; onların önünde yerlere kapanmaktan hazer etmezler; çünkü Vendettor için haysiyet derûnî bir mânâ taşımaz.
 
Bence bu ihtimâli daha bir göz önünde tutmakta fayda var.
 
Bu ihtimâllere bir de, çok muhtasaran, şu zeyli düşmek isterim: Adına "Türk İntelijansiyası" denen karmakarışık, amorf kitle, büyük kısmı îtibâriyle, aslında "Türk" nâmını taşımaya ehliyetli olmayan basit, sığ, birkısmı mâhiyet meçhûl, yüzünün büyük bölümü karanlıklara gömülü ve dahi çok müessîr bir kısmı da "suyun öte yakası"na âit olan bir gûnâ âdemler cemâatidir. Böyle bir gürûhtan, Türkiye'nin ve Türklerin hayrına olacak şeyler ummak nâfiledir.
 
Böyle hayırların potansiyel olarak umulması mümkün ve muhtemel olan bir diğer Türk İntelijansiyası ise, üzerindeki tezek kokusu beşyüz metreden burun direğini kıracak mertebede köylü olduğundan nâşî bu potansiyelin kaale alınmaya müstahak bir aktüel hâle tahavvülünü de uzunca bir müddet hesâba katmanın doğru olmayacağı kanâatindeyim.
 
Bu zeyle "siyâset erbâbı"nı dâhil etmeye şimdilik niyetim yok; amma, asıl problemin, temizlenmesi asla mümkün olmayan, bütün kötülüklerin döl yatağı olan bu alanda olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim.
 
***
 
      Şimdi konuyu biraz daha genişleterek tahlîl etmek üzere ikinci bölüme geçelim.
 
 
     
Bölüm: II
 
"Büyük Proje"nin Özlü Bir Tahlîli
 
Şimdi bir kere daha ve vurgu ile ele almakta fayda var: Türkiye'de siyâsî etnikçilik hareketlerinin hemen-hemen bidâyetinden beri bir manivelâ gibi kullandığı ve üzerinde ısrarla durduğu en önemli konulardan başında geleni "Anadil'de Eğitim"dir.
 
Konu mücerret şekliyle ele alındığında sâfî bir insanlık hakkı olmaktadır; el-hak, öyledir de. Fakat siyâset nokta-i nazarından ele alındığında vazıyet tepeden tırnağa değişmektedir. Paradoksal ve/ya çatışkın yâhut çelişkin gibi görünen bu durum, Siyâset'in tabiatından ileri gelmektedir. Zîra, mükerreren belirtelim ki, Siyâset, mücerret, romantik, ideal bir zihnî egzersiz alanı değildir; Siyâset, bir hâkimiyetler ve menfâatlar çekişmesi alanıdır. Siyâset'in en ziyâde tenkîd ve hattâ takbîh ve dahi tel'în edilen tarafı budur; bu tür ağır ithamların mücerret mânâda pek yersiz ve boş olduğu da söylenemez; ama ne yapalım ki Siyâset de budur. Siyâset, Hayat'ın bizzat kendisidir; Hayat ise Platon'un Semâvat'ta var-olduğunu farzettiği ve Yer'de de bir benzerini inşâ etmeyi tahayyül ettiği İdeal Düzen ile hiç uyuşmakta değildir; Esâsen Platon'un kendisi dahi "İdeal" kavramını "en iyi" anlamında değil, "ulaşılamayacak kadar iyi, elde edilemeyecek kadar mükemmel" olarak târif etmektedir. Hayat budur; elde edilemeyecek kadar kusursuz olan değil, elde edilendir, elde edilenin kendisidir; o sebeple kusurludur, İyi'nin yanında Kötü de aynı hayâtın içinde birlikte mündemiçtir; Hayat, iyilikelrden ve kötülüklerden, çatışkılardan, çelişkilerden oluşur; Hayat aynı zamanda Kötülük'ün bütün tohumlarını da içinde taşır.
 
İmdi; Anadil'de Eğitim talebi, gayr-i kaabil-i içtinab bir sûrette bizi gerçekler dünyasına, Hayat'a Siyâset'e götürmektedir; çünkü böyle bir talep, Resmî Eğitim Dili konusuna müteveccîhtir
çünküler çünküsü, asıl hedefi odur.
 
Resmî Eğitim Dili konusunu da sâfî mücerret bir düzlemde değil siyâsî düzlemde ele aldığımızda - ki öyle almalıyız - şu taş gibi katı ve sert gerçeklik ile karşılaşmakta olduğumuzu göreceğiz: Resmî Eğitim Dili, doğrudan-doğruya siyâsettir; Siyâset'in ta kendisi; hem de en radikal esaslarından birisi.
 
Zîra, bütün zamanlar boyunca da ehemmiyetli olmakla berâber, bilhassa günümüz modern devlet modellerinin aslî şeklini oluşturan Ulus-Devlet ile birlikte, resmî dil ve ona bağlı olarak resmî eğitim dili fevkalâde büyük bir ehemmiyet kesbetmiş bulunmaktadır ki bu da şöyle özetlenebilir: Bir ülkede "resmî eğitim dili", başka hiçbirşey değil, "hükümranlık sembolü"dür.
 
Bu açıdan, bir ülkenin "resmî eğitim dili" ile "resmî dili" fonksiyonellik açısından özdeştir; tamâmiyle ve bire-bir özdeştir. Bu sebeple, resmî eğitim dili değişimi talebinde bulunmak, hükümranlık değişimi talebinde bulunmak demektir.
 
Şimdi bu noktada gözleri asıl konuya çevirmeye başlamanın lâzım geldiğini ihtâr etmeliyiz: Türkiye'de siyâsî Kürtçülük cereyanının en başından beri yöneldiği ve bu açıdan çok ciddîye alınması şart olan büyük bir hedefi bulunmaktadır: Türkiye'yi, "iki dilli, iki halklı" bir ülke olarak önce fiîlen ve sonra da hukuken tescîl ettirmek: "Türk Dili ve Kürt Dili" ve "Türk Halkı ve Kürt Halkı". Bu büyük gayenin gerçekliğe taşınabilmesi için, en etkili silahların başında Kürtçe Eğitim'in tescîli gelmektedir; yâni, Kürt dilinde eğitim, sâdece bir paravanadır. Yoksa, bu teklîfi ileri sürenlerin kaahır ekseriyetinin maksadı bu dil ile gerçek bir eğitim yapılması değil, Türkiye'nin, iki dilli bir ülke olduğunun tescîl edilmesidir. Mükerreren ve vurgulayarak söylüyorum: Bu vazıyeti bir defa tescîl ettirdikten sonra, bir tek kişinin Kürtçe dilinde eğitim görmemesi dahi zerre kadar ehemmiyet taşımayacaktır; çünkü maksat bu değildir! Çünkü asıl maksat, azar-azar, safha, kademe-kademe geliştirilecek olan büyük bir projedir.
 
Bu büyük projenin mîmarlarının - asıl mîmarların, yâni büyük patronların başkası olduğu kanâatindeyim; bizdeki taşeronların öyle büyük projelere soyunacak zekâ ve diğer kaabiliyetlerinin bulunduğunu düşünmüyorum bile - Bouterweck'in bir felsefî prensip şeklinde ifâde ettiği şu siyâset kuralını çok iyi bildikleri anlaşılıyor: "Bir kamışı aşırı derecede bükerseniz kırılır; çok isteyen azı da bulamaz".
 
***
 
Şâyet bu büyük projenin bu ilk safhası, İç Kamuoyu - yâni onların aptal telâkkî ettiği biz Türkler'in kamuoyu - ve "ricâl-i devlet" pasifize edilerek gerçekleştirilebilecek olursa, diğer safhalar çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecektir.
 
Safahatı sıralayalım:
 
1. Safha, Kürtçe'nin eğitimde Türkçe'nin yanında ikinci resmî dil olarak tescîlidir; bu safha, bu büyük projenin giriş kapısıdır;
 
2. Safha'da sıra, Kürtçe'nin mahkemelerde Türkçe'nin yanında ikinci resmî dil olarak tescîline gelecektir;
 
3. Safha'da, ilk ikisinin tamamlanmış olması ile, Türkiye'nin Türkçe ve Kürtçe diye iki ayrı dil sâhibi olan Türk ve Kürt adlı iki ayrı halktan oluştuğu da "de facto" (fiîlen) tescîl edilmiş olacaktır. Artık Türkiye bir üniter ülke değildir, o iş bitmiştir. Zîra, iki dilli ve iki halklı bir ülkenin hâlâ "üniter" sıfatı ile muttasîf olduğunun iddia edilmesi abesle iştigalden başka birşey olamaz. Bakmayınız siz bu zekâ küplerinin "ama biz Türkiye'nin üniter yapısının bozulmasına karşıyız, efendim" diyerek tatlı dille konuşmalarına; bu sözler önce biz Türklerin zekâsını ciddîye almamanın ve sonra da daha keskin zekâ oyunlarının alâmetidir.
 
4. Safha'da sıra, Türkiye'nin ikili yapısının "de facto" (fiîlî) tescîlinin "de jura" (hukukî) tescîline gelecektir. En önemli safha budur ve muhtemelen şöyle olacaktır: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda çok köklü bir tâdilât yapılarak şu meâlde hükümler konacaktır:
 
1: Türkiye Cumhuriyeti, Türk ve Kürt halklarından oluşmuş bir devlettir.
2: Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî dilleri Türkçe ve Kürtçe'dir.
 
***
Hârika! Hakîkaten hârika!
 
Efendiler; bu safhadan îtibâren, artık "Türkiye", "Türkiye" değildir; haberiniz olsun ve dahi geçmiş olsun! Zâten, kat'iyete yakın bir ihtimâl-i gaalibe ile birgün sıra onun adına ve bayrağına da gelecektir; buraya kadar getiren bu noktada bırakmaz; ama henüz vakit erkendir. Bouterweck'i hâtırlayınız: Kamışı kırmamak için onu sonuna kadar bükmemek gerektir. Bu metodun o kadar filozofça olmayan âmiyâne ismi "Salam Metodu"dur ki Salam'ın yenme şeklinden mülhemdir: Salam'ı bütün olarak birden ağzına atan, tıkanıp fücceten gidebilir; ol sebepten nâşî, dilimlemek evlâdır.
 
 
Bölüm: II
 
"Büyük Proje"nin Final Safhası
 
Bundan önceki bölümde çok ince hesaplara müstenîd bir "büyük proje"nin adım-adım yürütülecek ilk dört safhasını irdelemiştik. Şimdiki bundan sonraki safhaları ve finali ele alalım: 
 
5. Safha'da sıra, 4. safhada söz konusu ettiğimiz Anayasa değişikliği ile dönülmesi çok zor ve hattâ imkânsız bir yola girmiş olan Türkiye'nin idârî (administratif) yapısının "üniter" (bütüncül) sistemden "federatif" sisteme tebdîl edilmesi olacaktır. Bu değişiklik dahi çok radikal olacağı için muhtemelen birden teşebbüs edilmeyecektir; bu dilim hâlâ boğaza takılabilecek kadar kalındır; biraz daha inceltmek lâzım gelmektedir. Evet, bu hâlâ, ağzına atanın ağzını ilelebed kapattırabilecek kadar kalın bir dilimdir; çünkü zâten Anayasa değişikliği ile çok radikal bir değişim sürecine adım atmış olmakla ciddî bir rahatsızlık ortamının husûle geleceği âşikâr olan Türkiye'de sert bir şekilde federatif sisteme geçiş şiddetli bir tepki doğurabilir; henüz hazım sıkıntısı çeken Türkler uyanıp "neler oluyor, yâhû" diyebilirler; bu sebebe binâen Türk kamuoyunun - artık bu ülkede bir önceki safhadan îtibâren birbirine zıt ve hattâ cepheleşmiş iki ayrı ve farklı kamuoyu bulunduğunu da içimize sindirecek kadar geniş mîdeli olmaklığımız gerekir - bir müddet daha zihin alıştırmasına ihtiyâcı vardır; damardan iğne yapılırken şırınganın birden boşaltılmaması gibidir bu. Ne gibi derseniz, meselâ, bir vakitler "Türkiye'nin federasyonu tartışmaya alışması lâzım" diyerek damardan ağır-ağır federasyon enjeksiyonu yapmaya kalkışan, bu bahtsız memleketin kaderine senelerce hükmedebilecek en tepeleri işgal etmiş, görülmemiş derecede vatan-perver bir hipnozcu ve iğneci "tonton amca" gibi.
 
***
 
İmdi; üniter yapıdan federatif yapıya, "Türkiye Cumhuriyeti"nden "Türkiye Federal Cumhuriyeti"ne geçişin hukukî sürecinin şu şekilde olacağını tahmîn ediyorum:
 
1: Mahallî İdâreler Reformu yapılarak, Merkezî Sistem aşamalar hâlinde dağıtılacaktır. Bunun için bugün de tedâvüle sürülen çok kurnaz gerekçe(ler) özetle şu şekilde olacaktır:
 
a: Türkiye'de merkezî idârenin gerçekten de rezâlet seviyesindeki hımbıllığı ve hantallığı çok ciddî ve haklı tutamakları da olabilen, ama arkasında başka hesaplar saklayan bir gerekçe olarak öne sürülecek, ve "yerinde yönetim" sloganı ile Türk Kamuoyu (eğer hâlâ öyle bir kamuoyu kalmışsa) ve Devlet pasifize edilecektir.
 
b: Ayrıca, hepimizin gururunu okşayan ve bizleri sarhoş eden şu fikir ileri sürülecektir: "Türkiye o kadar büyüdü o kadar büyüdü ki, sormayın gitsin; bir dev oldu, dev! O, artık - bakınız hele zekânın mertebe ve derecesine - merkezden yönetilemeyecek kadar büyük bir güçtür." Merkez'den yönetilemeyecek kadar büyümüş bir "süper Türkiye" imajı! Nasıl; beğendiniz mi? Sanırım gururumuz kifâyet miktarınca okşanmıştır. Öyleyse artık bu kadar büyümüş, azmanlaşmış, yere-göğe sığmazlaşmış devlerin devi bir ülkenin bir nebzecik küçültülerek ekonomik boya indirilmesi gerektiğini siz de kabul edersiniz herhalde; devam edelim.
 
6: Mahallî İdâreler ile açılan yol, yavaş-yavaş, adım-adım "federasyon"u tahakkuk ettirecektir; ama dikkat! Hâlâ adım-adım; burasını asla unutmamalıyız: Kamış hâlâ sert ve salam hâlâ kalın!
 
a: Bu federatif yapı ana hatlarıyla iki kısımdan oluşacaktır; Kürt Bölgeleri ve "diğerleri". "Kürt" adı ve "federasyon" sıfatı muhtemelen hiç zikredilmeyecektir; adın ne önemi var ki, birâder! Önemli olan "cisim"; "isim" dediğim sonradan da gelir; önce tosunumuz bir doğsun; isim babası, vaftiz babası, her ne ise.. mutlaka gelir Hind'den veya Yemen'den yâhut Evropa Birleşik Devletleri'nden.  
 
b: Olağan-üstü yetkilerle donatılmış Belediyeler, Federasyonlaşma sürecini adım-adım gerçekleştirecek olan motorlar olacaktır; müstakbel Kürdistan haritasında yer alan her belediye meclisi, resmî veya gayri resmî olarak bir "mahallî parlamento" olacaktır; işbu mahallî parlamentolar birer "mahallî hükûmet" teşkîl edecek ve Fâtih'in bir sığır derisinden koca bir Rumeli Hisârı çıkardığını anlatan menkîbede olduğu gibi, zaman içerisinde durmadan yetkileri ve güçleri büyüyecek olan bu mahallî yönetimlerle durdurulamaz bir süreç başlatılarak, "belediyeler"den "devlet" çıkarılacaktır. Artık "cihangîrâne bir devlet çıkardık bir aşîretten"deme zamanıdır. İlk önceleri muhtemelen bütünüyle "merkezî hükûmet" - behey akıllı Türkler; bu terimleri şimdiden içinize sindirmeye başlayınız, çünkü el'ân dahi kullanılmaktadır - yetkisinde ve emrinde olacak olan vergi tahsîlâtı, jandarma ve polis gibi dâhilî güvenlik kurumları, yine aynı "efendim, merkezden olmuyor" gerekçesi ile "mahallî hükûmet"lere bırakılacaktır; ağır-ağır; yavaş-yavaş! Kamışı fazla bükmeyiniz! Hem aslında olmuyor da canım! Kürd'ün başında Türk emniyetçisi olur mu? Dilleri birbirini tutmuyor ki! 
 
c: Bütün bu süreçte ve bu müddet zarfında, müstakbel "Devlet-i Aliyye-yi Kürdistân"ın bağrından fışkıracağı federasyonlaştırma bölgeleri Merkezî Hükûmet'in - yani biz aptal Türklerin - sırtından ve kesesinden tosun gibi büyütülmeye devam edilecek; müstakbel Ebed-Müddet Büyük Kürdistan'ın bütün alt ve üst yapısı biz sivri zekâ Türklere hazırlatılacaktır. Meselâ, Büyük Kürdistan'ın bütün yolları, barajları yapılacak; sanâyii kurulacak; ilkokuldan üniversiteye dek bilumum eğitim kurumları te'sîs edilecek, hattâ müstakbel Kürt Ordusu yetiştirilecek ve şık bir hediye ambalajı içerisinde takdîm edilecektir. "Biz Türkiye'den şu kadar sene kopamayız" diyen dehhâş zekânın ne demek istediğini şimdi anlayabildiniz mi akıldâne Türkler! Siz hâlâ uyumaya ve "Vay be! Adamların bizden ayrılmaya niyeti yokmuş; demek ki aslında bizim içimiz-dışımız fesad!" demeye devam ediniz.
 
7: Final sahnesine çok yaklaşmış bulunuyoruz: Türkler, artık yapabileceğini yapmış, verebileceğini vermiştir; sıra, adı ne olursa olsun, fiîlen federasyon olan bu yapının hukukî bir statüye kavuşturulması ve daha ileri bir aşama olan, "bağımsız devlet"e tahvîlidir. Bu da güzellikle olmazsa zorla olur: Bütün bu mahallî yönetimlerin parlamentoları olağan-üstü bir celse aktederek bütün dünyaya bir deklarasyon yayınlar ve nominal (adsal) federasyon - veya otonomi veya bağımsızlık - satütüsünden real (gerçek) federasyon - veya otonomi veya bağımsızlık - statüsüne geçtiklerini îlân ederler. Merkezî Hükûmet ve Merkezî Parlamento bunu kabul ederse ne alâ; değilse, buradan kavga, yâni iç-savaş çıkar.
 
Amma velâkin; artık atı alan Üsküdar'ı geçmiştir: Bu deklarasyon ile tebliğ edilen hukukî statüyü tanıyacak kıyâmet kadar devlet vardır; Avrupa Birliği başta olmak üzere! Bu durumda Türkiye, kırk katır ile kırk satırdan birisini beğenmek zorunda kalacaktır. İşte Irak örneği; işte Yugoslavya örneği. Hangi kaya daha sertse git başını on vur! Zâten psikoloji ve ekonomik olarak omurgası ezilmiş bir Türkiye'nin yapacağı fazla bir şey de kalmış değildir.
 
***
 
Şimdi ise, bu azîm projenin noktayı koyacağı yeri, Biz Türklerin elinden, saflığımıza güvenerek yumuşak metodlarla toprak almanın, bir koyundan iki post çıkarırcasına bir devletten iki devlet, bir vatandan iki vatan çıkarmanın son safhasını, yâni "perde"nin nasıl indirileceğini görelim. 
 
 
 
 
 
Bölüm: IV
 
...ve "Perde"!
 
Artık gerekli bütün zemîn, ahvâl ve şerâit bilâ noksan tahakkuk etmiştir; herşey hazırdır: Türkiye'nin doğum sancıları sona ermiş ve nur topu gibi bir Kürdistan peydahlamıştır.
 
Perde budur. Oyun sona ermiştir; herkes evine gidebilir.
 
Öyle ise, muhteremler: Kendi ellerimizle kurduğumuz Büyük Kürdistan hayırlı olsun!
 
Kürdistan da ne Kürdistan! Tarih boyunca hiçbir Kürd'ün adım atmamış olduğu Karadeniz'e, Akdeniz'e açılan; yetişmiş elemanı, yolu, garajı-barajı, sanâyii, herşeyi ile biz "ağa" Türklerin sırtından servetiyle ve kesesinden kurulmuş, yetiştirilmiş, saat gibi çalışan bir "Büyük Kürdistan"!
 
***
 
Birkaç yıl sonra Kürt ve Türk devlet adamları biraraya gelerek birbirlerinin elini sıkabilir ve "kültürel ve tarihî ortak paydalar" mavalını anlatabilirler.
 
***
 
Unutmadan eklemeliyim: Buna rağmen "Kürt Sorunu"nun bittiğini sanmayınız, ağalar. Bitmez; bitebilemez. Zîra, Büyük Kürdistan'ın hâricindeki Türk bölgelerinde kalan Kürtlerin hiçbirisi yerinden kımıldamayacaktır; İstanbul ya da Bursa, Balıkesir dururken Hakkâri'ye kim gider? Muhtemeldir ki, birçok yerde Kürt kantonları oluşturulacak ve biz bütün bu problemleri aynen ve daha şedîdâne yaşamaya devam edeceğiz; kolay mı; adamların arkasında artık bir de Büyük Kürdistan var.
 
***
 
Böyle bir projenin tahakkuk imkânı ve ihtimâli nedir? Bu imkân ve ihtimal, hiçbir zaman sıfır değildir; ama yüzde yüz olması da fevkalâde zordur.
 
Amma dikkat! Tarih bizlere, nice "fevkalâde" zorlukların tahakkuk ettiğini anlatmaktadır. Bu imkân ve ihtimâlin sıfır olmayacağını, siyâseti ve tarihi gündelik kaba algılamaların ötesine ve fevkıne yükselerek okuyabilen, basîret ve ferâset sâhibi herhangi bir kişi rahatlıkla görebilir. Öncelikle ve behemehâl, Tarih!
 
Tarih'in filozofça tetkiki, birbiriyle korelatif bir münâsebet içerisinde bulunan Modern Milliyetçilik akımları ve Ulus-Devlet'lerin, İmparatorluklar'ı tasfiye ettiğini göstermektedir; şimdi ise, Mikro-Milliyetçilik olarak da adlandırılan Etnikçilik akımları Ulus-Devletler'i tehdit etmektedir. Bilhassa, Türkiye gibi, Ulus-Devlet olma sürecini henüz kâmilen ikmâl edememiş ülkelerde bu tehdit çok daha ciddî bir mâhiyet arzetmektedir.
 
Bir kere daha ve vurgulayarak belirtmeyi üzerime düşen bir görev telâkki ediyorum: Siyâset, evvelen bir hükümranlık alanıdır; sâniyen, romantizme, fantaziye asla tahammül etmeyen; cezâsı çok ağır olan, çok katı, çok sert, çok merhametsiz bir menfâatler çatışması alanıdır.       
 
Bu sebepledir ki, bir ülkede şâyet herhangi bir şekilde, birbirleriyle uyuşması, te'lif edilmesi mümkün olmayacak, bir "toplumsal sözleşme" hâline getirilemeyecek kadar derin zıtlıklar ve çatışmalara dayanan, birbiriyle yolları kesişen siyâsî menfâat farkılılaşmaları ve bununla râbıtalı olarak da aynı evsafta, birbiriyle yolları kesişen siyâsî hükümranlık alanları teşekkül edecek olursa, bu yol kesişmeleri, bu barışmaz, bu gayri kaabil-i te'lif (antagonistik) farklılaşmalar eninde sonunda kaçınılmaz bir ayrışmaya doğru gider ki bu ayrışmanın muhtemel versiyonları burada etüd edilemeyecek kadar geniş bir spektrum teşkil etmektedir: Dostça bir boşanmadan, en kanlı çatışmalara kadar uzayan geniş bir spektrum.
 
Şu hâlde, öncelikle yapılması mutlak îcap eden şey, yolların kesişmesine sebebiyet verecek disosasyonlardan (çözülmeler) uzak durmak olmalıdır. Toplumda böyle bir çözülmeye ve bir daha te'lifi mümkün olmayacak derece kutuplaşmalara giden yolu başlatacak girişimlerden birisi, dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştığımız, toplumun tehlikeli bir şekilde heterojenleşmesinin motoru olacak olan "birden fazla dilde eğitim" talebinin kuvveden fiile çıkarılmasıdır.
 
***
 
Türkler, Cumhuriyet tesis edilirken, Araplar ile olduğu gibi Kürtler ile de radikal bir biçimde ayrılmış olsalardı bu problemlerin hiçbirisi bugün yaşanmayacaktı; öylesi muhtemelen - bilhasa Türkler için - çok faha hayırlı olacaktı. Kürtlerle olan birliktelik Biz Türkler'e hiçbirşey kazandırmış değildir; ama ne yapalım ki bir kere olan olmuştur; artık bu birliktelik bizim kaderimizdir.
 
Fakat şu husûsa da dikkat edilmesini salık veririm: Bütün ayrımcılığa rağmen, Türkler ve Kürtler Cumhuriyet süresince halk tabanında bu birlikteliği daha da fazla pekiştirmişlerdir. Nitekim muhtelif sebeplerle ve muhtelif şekillerde, her ikisi de birbiriyle çok fazla iç-içe girmiş bulunmaktadır. Türk-Kürt evliliği ile oluşan aile sayısının milyonu aşmış olması; gırtlağına kadar hıyânete batmış hâin veya saf gaafillerin Kürdistan dedikleri bölgelerden Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere doğru, tamâmiyle irâdî ve gönüllü olarak yapılan göçler; karşılıklı olarak te'sis edilen iş ve komşuluk münâsebetleri iyi okunmalı ve ham hayâller peşinde koşulmamalıdır. Ben bu tabloyu şöyle okuyorum: Bu evlilikleri yapanlar, "biz biriz" diyorlar ve dahi bu göçü yapanlar "Türkiye'nin her yeri bizim için aynı derecede vatandır" diyorlar.
 
Kezâ, daha başka birkaç yerde ve daha mufassalan yazmış olduğum gibi, Türkiye'nin tabiî gelişim sürecinin toplumsal bir homojenleşmeye ve entegrasyona doğru yürüdüğünü ve bu îtibarla, Türkiye Kürtleri'nin büyük kısmının "Sosyolojik Türk" olduğunu dahi söyleyebilirim.
 
Bu iyi bir gidiştir; iyi bir fırsattır. Tarihin bize sunduğu bu fırsat iyi değerlendirilmeli, birtakım uçuk-kaçık ve mâhiyeti karanlık entel makulesinin kışkırtıcı fantazileriyle zihinlerin iğfal edilmesine izin verilmemeli, mikro-milliyetçiliklere, daha sahih bir deyimle, Kürt etnikçiliği'ne îtibâr edilmemelidir.
 
Akıllar başlara devşirilmeli ve kimin adamı olduğu meçhul karanlık eşhâsa yüz ve prim verilmemelidir.
 
Aksi takdirde, ne sosyolojik Türkleşme, ne evlilik ve ne de başka hiçbir şey, etnikçiliğin açtığı yarayı kapatmaya kifâyet edebilir.
 
Aksi takdirde, "Siyon Protokolleri"nde yazdığı gibi, kan gövdeyi götürür; kardeş, kardeşin kılıcıyla düşer.
 
Bu kan denizinde kimin boğulacağını da herkes çok iyi bilir.
Devlet'i ve Vatan'ı müdâfaa etmek için herşey câizdir, mübahtır ve meşrûdur. 
Ve dahi bilinmelidir ki, "herşey" demek "herşey" demektir.
 
 
[*] Bu yazılar ve yayın tarihleri şöyledir:
1: "Bir Deklarasyon veya Türklerin Zekâ Testi"., Ayyıldız., 18 Ekim 1999, Pazartesi., Sayfa: 09
2: "Bir Büyük Projenin Tahlili"., Ayyıldız., 19 Ekim 1999, Salı., Sayfa: 09
3: "Bir Büyük Projenin Final Safhası"., Ayyıldız., 20 Ekim 1999, Çarşamba., Sayfa: 09
4: "...ve "Perde"!"., Ayyıldız., 21 Ekim 1999, Perşembe., Sayfa: 09
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 1,36 MB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim