ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Bir İmparatorluk Yiyen Bir Ütopya: İttihâd-ı Anâsır Teorisi ve Yeni Versiyonu
Durmuş Hocaoğlu

Aksiyon Dergisi / Sayı: 194, 22.08.1998-28.08.1998
"Hiç kimse, Tarih'in yolunun üstüne çıkmamalıdır; Tarih, önüne çıkanları çok ağır bir şekilde cezalandırır."
 
 
Türk Milliyetçiliği'nin ortaya çıkışı tam anlamıyla bir "modern hareket" değildir. Zîra, Modern Milliyetçilik, Avrupaî şekliyle Nasyonalizm, Sanâyi' Devrimi'nin bir ürünüdür. Sanâyi' Devrimi, yapısı îcâbı mütecânis bir kitleyi gerektirmekteydi ki bu, Dil ve Tarih ortak paydasında buluşmuş bir toplum demekti. Modern mânâda "Millet" (Nation) budur. Böyle bir toplum yapısı içerisinde vücut bulan Milliyetçilik ise esas itibariyle sınâîleşmiş toplumlardaki orta sınıfın hayâtı ve dünyayı hissetme, algılama ve anlamlandırma şekli olarak ortaya çıkmaktadır.
 
Osmanlı Devleti bir sanâyi toplumu olmadığından bu şartı hâiz değildi, o sebeple de modern mânâda Türk Milliyetçiliği'ni doğuramadı. İşte, bu sebeple, Modern Türk Milliyetçiliği, "modern mânâda bir milliyetçilik" olmaktan uzak olarak oluştu. Neydi bu "modern mânâda bir milliyetçilik" olmayan "Modern Türk Milliyetçiliği"ni doğuran sebep? Sebep gayet basitti: Tepki! Dağılan bir imparatorluğun dağılmasında en büyük ve birinci sebebi teşkil eden ayrılıkçı hareketlere karşı duyulan tepki.
 
Osmanlı'nın başını yiyen bu ayrılıkçı hareketlerin her birisi de "modern mânâda bir milliyetçilik" olmayan milliyetçiliklerdi. Rum, Bulgar, Arap...ilh. milliyetçileri modern mânâda birer milliyetçilik olmaktan uzaktır. İbn Haldûn'un "Neseb Asabiyesi" olarak nitelendirdiği itici gücün modern zamanlarda ihyâ olmuş birer şekli olan bu hareketlerin hemen tamâmı birer "üçüncü dünya milliyetçiliği"dir; hattâ bazıları birer kabîlecilik karakterine daha yakındır: Hicaz bölgesi Arap milliyetçiliği gibi.
 
Bu iş önce mevcut olmayıp sonraları zuhûr etmiştir; yâni, belirli bir zamandan itibaren - Fransız İhtilâli'ni tâkip eden yıllardan sonra - Tarih denen o akışı durdurulamaz nehir artık başka mecrâlara girmeye başlamıştır.
 
Osmanlı bunu uzun zaman farkedemedi, eski devirlerin geriye getirilebileceğini vehmetti. Vaziyeti önce anlayıp sonra da soğukkanlıkla kabul edip ona göre strateji geliştiremedi. Vahâmeti az-çok idrâk ettiği zaman ise paniğe kapıldı, bütün soğukkanlılığını kaybetti ve korkunç bir hatâ yaptı: Akıl-dışı, mantık-dışı, çılgın bir teşebbüste bulundu; dağılan bir imparatorluğu, dünyanın bir daha eşini göremeyeceği ikinci "pax"ı ayakta tutmak için, her ne pahasına olursa olsun ayakta tutmak için, Tarih'e meydan okudu, O'nun o karşı konulamaz akışını durdurmaya, değiştirmeye çalıştı.
 
Bunun için önce bir fikir geliştirdi: İttihâd-ı Anâsır, yâni 'unsurların birliği'. Bu, hâlis bir ütopya idi. Proje'ye göre, bütün Osmanlı tebaasının çifte kimliği olacaktı. Birinci kimlik (Alt-Kimlik) "Özel Alan"ı (Private Sphere) ve ikinci kimlik (Üst-Kimlik) de "Kamusal Alan"ı (Public Sphere) oluşturacaktı. Alt-Kimlikler ile her vatandaş kendisini özgürce ifâde ederken Üst-Kimlik olan "Osmanlılık" herkesi kuşatacak ve herkesi birbirine bağlayan sağlam ve sarsılmaz bir ortak bağ olacaktı. Lâkin her ütopya gibi bu da gerçeğin granitten kayalarına çarpınca dağıldı. Bu ucûbe fikrin mûcitleri, büyük bir hayâl kırıklığı içinde gördüler ki, İttihâd-ı Anâsır doktrinine, onu îcâd eden safdil, hattâ biraz da aptal Türk siyâsetçi ve aydınlarından başka kimse inanmamıştır.
 
İttihâd-ı İslâm düşüncesinin âkıbeti de İttihâd-ı Anâsır doktrininden farklı olmadı. Din, o en büyük totalite, İbn Haldûn'un 400 sene önce büyük bir isâbetli belirtmiş olduğu gibi, Neseb Asabiyesi'nin uyanışı karşısında yetersiz kaldı.
 
Türk aydını ve siyâsetçisi bütün bunlara rağmen yeterince akıllanmadılar ve hatâlarını katmerlendirdiler: "Pax Ottomana"yı kanlarının son damlasına kadar kahramanca savundular. Tarih'in safdil kahramanların mezarlarıyla dolu olduğunu unutarak Tarih'e meydan okumayı sürdürdüler.
 
Netîce, korkunç, kaldırılamaz derecede ağır bir trajedi oldu: Her tarafından saldırgan kurtların dişlediği ihtiyar arslan Osmanlı çaresizlik içinde idi ve onu da ancak ve yalnız ve sâdece Türkler savunuyordu. Çünkü Osmanlı bir "Türk devleti" idi, sâdece Türklerin Devleti!
 
Anadolu'nun yiğit Türk evlâtları Tarih'e meydan okuma mâcerası uğruna, sorumsuzca, dağlarda ve çöllerde bire kadar kırdırıldılar. Türk Milleti, adetâ erliği bitme noktasına geldi.
 
Tarih, yolunun üstüne dikilen ve kendisine isyan edenleri korkunç bir şekilde cezalandırdı: Âsîleri tarihe gömdü.
 
İşte, "modern mânâda bir milliyetçilik" olmayan Modern Türk Milliyetçiliği böyle doğdu: Tepki! O, uzun zaman da hep bir tepki olarak var-oldu, hattâ şimdi bile önemli bir ölçüde öyledir. 
 
***
 
İttihâd-ı Anâsır teorisi bir imparatorluk yedi. Şimdi bir imparatorluğumuz yok; ama İttihâd-ı Anâsır teorimiz yine var. İsim değiştirmiş de olsa, cisim olarak aynı olan bu yeni teori onbeş yıldan beri tedâvülde. Özü, esprisi hiç değişmemiş: Bir "alt-kimlik" olacakmış bir de "üst-kimlik". Alt-Kimlikler, "Halklar"ın kendisini özgürce ifâde etmesini sağlarken Üst-Kimlik, bütün bu halkları birtek çatı altında kuşatacakmış, gerisi süt liman!... Eski İttihâd-ı Anâsır teorisinde üst-kimliğin adı "Osmanlılık" idi yeni İttihâd-ı Anâsır teorisinde ise "T.C. Vatandaşı" olmak.
 
Bütün bu garip fikirleri üretip piyasaya sürenlerin oldukça akıllı olduğu aşikâr. Ancak, bu akıllılara inanan safdilleri îkaz etmeyi bir görev telâkkî ediyorum: Bir ülkeye iki halk sığmaz, bir ülke iki halka dar gelir.
 
Bu fikir, masa başında üretilmiş apriorik bir hüküm değil, laboratuardan çıkarılmış, deneysel bulgulara dayalı bir aposteriorik hükümdür. Ve soruyorum: Alt-kimlikler ve Üst-kimlikler faraziyesine dayalı bu yeni ucûbe ittihâd-ı anâsır teorisinin uygulanıp sonuç aldığı kaç ülke var? Yoksa şöyle mi demeliyim: Türkiye acemi nalbantların ustalık kazancağı bir gâvur eşeği ve de Türk Milleti çok mu aptal görünüyor?
 
Hiç kimse, Tarih'in yolunun üstüne çıkmamalıdır; Tarih, önüne çıkanları çok ağır bir şekilde cezalandırır.




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim