ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Siyâsetsiz Bir 'Analiz': Bilim, Felsefe ve Hakikat
Durmuş Hocaoğlu

Aksiyon Dergisi / Sayı: 272-280, 19.02.2000-15.04.2000
Bilim ve Hakîkat-I
 
 
Aksiyon., Yıl: 6, Sayı: 272., 19.02.2000-25.02.2000 (Cumartesi-Cuma)., s.31
 
Durmuş Hocaoğlu, Aksiyon, Analiz Sıra No: 065; 2000 Sıra No: 04
 
 
19ncu asırdan devredilmiş bulunan ve tortusu bütün zihnimizi kaplamaya devam eden Pozitivist kalıntının kötü bir faturası olarak Bilim'i mistik ve kutsal birşey, Hakîkat'i bulan yetkin bir araç telâkkî edenler, Teori'nin bir açıklama ve/ya öngörme modeli olduğunu unutup Hakîkat'in kendisi sananlar ve bunu total, hattâ totaliter ve otoriter bir ideoloji olarak dayatmak isteyenler maalesef hâlâ ülkemizde çoğunlukta. Halbuki her teori bir olguyu açıklamak ya da öngörmek için kurulmuş bir model, bir senaryodur ve hiçbir teorinin yıkılmazlık ve kesin doğruluk diye bir garantisi yoktur. Bir teori ne kadar mükemmel bir iç ve dış tutarlılığa sahip olursa olsun, böyle bir âkıbete dûçâr olması dâimâ mümkün ve muhtemel ve hattâ mahkûmdur. Yâni: Bilim elbette "bir kîl ü kaal" değildir; ama, son tahlilde, Hakîkat'e ulaştırmaz. Lâkin bütün bunları bir ortodoks pozitiviste anlatmak ümîdi de hemen-hemen hiç yoktur.
 
Burada ne Popper, Feyerabend, Lakatos, Kuhn ...ilââhir.. gibi bilim filozoflarından söz edeceğim ve ne de Bilim'in felsefesini bizzat Bilim'in içinden yapan Einstein, Schrödinger, Heisenberg... ilââhir... gibi filozof-âlimlerden; onların yeri Bilim Felsefesi dersi; üstelik mekân da avuç içinden daha dar - ve dahi sayfa editörünün tansiyonunu da her defasında yükseltmenin âlemi yok. O sebeple, kısa ve özlü birkaç kelâm ile ifâde-i merâm ve kifâf-ı nefs etmeye çalışacağım. 
 
***
 
Evet; her teori bir senaryodur ve hiçbir teori yıkılmaz değildir. Bir adım daha atarak şunu da söyleyelim: "Yıkılmazlık", yâni "kesin doğru olmak" iddiasındaki hiçbir önerme, hiçbir teori bilimsel olamaz; Einstein'ca söylersek: Bilimsel olan kesin doğru olamaz, kesin doğru olan bilimsel olamaz.
 
Zîra, bu kabîl (Dış-Dünya'ya müteallık) teorilerin sağlamlığı, nihâyetinde, Akıl ve Duyular'ın karşılıklı ilişkilerinin bir sonucudur. Duyuların yanılmasını Akıl ile, Aklın yanılmasını da Duyular ile kontrol ve tashîh etme imkânına sahibiz. Pekâlâ; ama bu noktada, Gazzâlî'ce sorarsak, ya her ikisi birden yanılmakta ise, o zaman hangi bilgi kaynağı ile bunların yanılmasının kontrol ve tashîhi yapılabilecektir? Yâni: Gerek duyularımızın ve gerekse de aklımızın bizi 'ara-sıra' yanılttığını biliyoruz; 'ara-sıra' yanılttıklarına göre, 'devamlı' yanıltmadıklarından nasıl emîn olabiliriz? Yâhut da, 'aklımızın doğruyu bulma' gibi bir özeliği bulunduğunu bize kim söylüyor? Yine aklımız. Kim der ki "ayranım ekşi?". "Seni ara-sıra yanıltsam da benim netîcede doğruyu bulma özelliğim vardır" diye kendini takdîm eden Akıl'a ben, hangi garanti ile güvenebilirim? Bunun kesin bir garantisi var mıdır?
 
Bunun hiçbir kesin bir garantisi yoktur ve olamaz. Akıl'a güvenmemiz bir aksiyom'dur; bir zarûrettir. Evet, O'na güvenmeliyiz, ama bu güven, sonsuz ve sınırsız bir güven olmamalıdır; aksi takdirde Akıl'ı tanrılaştırmış oluruz. O zaman da, Akıl'ın "Eşya'nın Hakîkati"ni, yâni, "şeyler"i, 'oldukları gibi' bilebileceğini iddia etmiş oluruz ki bu ise muhâldir.
 
Şeyler'i oldukları gibi bilebilse idik, bunun bugüne kadar tahakkuk etmesi îcap ederdi. Hâlbuki tam aksi vârid olmuştur. Esâsen, bugüne kadar kurulmuş olan bilimsel teorilerin, paradigmaların, sistemlerin uğramış olduğu âkıbetler göstermektedir ki, Beşer Bilgisi'nin böyle bir gücü olsaydı, bu teorilerin, paradigmaların, sistemlerin hiçbirisi yıkılmamalıydı; aksine, öyle olmalıydı ki, hiçbir ilmî iddia, önerme, sistem, bir diğerini yalanlamamalı, tekzip etmemeli, çelişmemeli, takviye etmeli, desteklemeliydi. Ama, bu gerçekleşmemiştir.   
 
Söz gelimi, Fizik biliminin emeklemekte olduğu Eski ve Ortaçağ'da, yıldızların ve bütün Evren'in, Dünya'nın etrafında döndüğünü iddia etmek hiç de gülünç veya tutarsız değildir. Hiçbirimiz ne Aristo'dan ve ne de Batlamyus'dan daha akıllı ve zekîyiz. Kadîm bir astronomun gözlemleri onu böyle bir sonuca götürebilir: Kâinat, Arz'ın etrafında dönmektedir! Çünkü, fenomenal bilgi bize bunu vermektedir; bu da aklımızca uygun görülüyor ve diyoruz ki, öyleyse, bu fenomenlerin arkasındaki hakîkat budur: Geo-Santrik bir Evren! Sonra bilgi birikiminin artmasıyla Keppler ve Newton gibileri geliyor; fenomenal bilgimiz daha da genişliyor, Saf Akıl'ın muhteşem ürünü Matematik daha da gelişiyor ve bu model yıkılıyor ve diyoruz ki, "Eyvah! Demek ki insanlık ikibin yıl boyunca bir hayâli hakîkat sanarak aldandı. Ama, çok şükür, şimdi Hakîkat'i bulmuş bulunuyoruz"...
 
Ama heyhat! Biz tam da Ebedî Hakîkat'ı bulduğumuzu sanırken, Modern Fizik ortaya çıkıyor ve Newton, kurulmuş olduğu o görkemli tahtından al-aşağı ediliyor. Yeni üstadlar, edinilen yeni fenomenlere ve daha da ilerlemiş saf aklî ilimlere dayanarak hakîkat dünyamızı bir daha ve temellerine kadar yıkmışlar ve yeniden kurmaya girişmişlerdir.
 
Şu halde, bugünkü, en son gibi sıfatlarla ta'zîz, teâlî ve hattâ takdîs edilip mistikleştirilerek takdîm edilen bilimsel açıklama modellerinin de birgün hatâlı ve hattâ yanlış etiketi vurularak iptâl ve terk edilmeyeceklerini, tedâvülden kaldırılmayacaklarını, kim ve nasıl garanti edebilecektir?... Şüphesiz, hiçkimse!
 
Öyleyse, şunu da soralım: Bunun sonu nereye varır?
 
İnsan Aklı ile kurulan en sağlam, en mûteber, en 'yıkılmaz' bilimsel teoriler kâğıttan bir kule gibi devrilebildiğine göre, Ben, "çırılçıplak bu dünyaya fırlatılmış olan İnsan", kime ve neye güveneyim de, "İşte! Eşya'nın hakikî bilgisi, onun da ötesinde tüm hakikat; o, hiç değişmeyen ve değişmeyecek olan ezelî ve ebedî hakikat budur!" diyeyim?
 
Kant'ın dediği gibi:
 
"... ben diyorum ki, şeyler bizim dışımızda bulunan duyu nesneleri olarak bize verilirler; ne var ki onların kendi başlarına ne oldukları konusunda bilgi sâhibi değiliz, sâdece görünüşlerini bilebiliriz."
 
...ondan altı asır önce Sadreddin-i Konevî de aynı şeyi bildiriyordu:
 
"... Biz nesnelerin ancak sıfat ve arazlarını... bilebiliriz. Nesneleri, mücerret hakîkatleri bakımından bilemeyiz."          
 
***
     
Haftaya siyâsetsiz bilim analizine devam edelim.
 
 
 
 
 
Bilim ve Hakîkat-II
 
 
Aksiyon., Yıl: 6, Sayı: 274., 04.03.2000-10.03.2000 (Cumartesi-Cuma)., s.31
 
Durmuş Hocaoğlu, Aksiyon, Analiz Sıra No: 066; 2000 Sıra No: 05
 
 
Geçen sayıda kaldığımız noktadan devam edelim.
 
Şimdi Bilim denen şeyin özetlemesini yapabiliriz:
 
* Bilim, beşer ürünü olan sistemli bir bilgidir;
 
* Beşer ürünü olması hasebiyle Beşer'in meziyetleriyle birlikte bütün meziyet ve zaaflarını da bünyesinde taşır;
 
* Bu meziyetlerin en mü'himi, devamlı büyümesi ve zaafların en mü'himi ise, kesinlikten ve mutlak doğruluktan mahrum oluşudur.
 
* Ortodoks Pozitivistler tarafından dâima, Bilim dışında bulunan amatörler tarafından hemen-hemen dâima, Bilim içinde olup da felsefesinden bîhaber olanlar tarafından da çoğunlukla sanıldığının ve iddia edildiğinin aksine; Bilimsel Bilgi'nin, hiçbir sûrette hatâlardan ve yanlışlıklardan arındırılmış olması mümkün olamaz; aynı şekilde, hiçbir teorinin de yıkılmazlık ve kesin doğruluk diye bir garantisi yoktur.
 
* Bilimsel teoriler birer açıklama ve/ya öngörme modeli olup ne bizzat Hakîkat'i, değişmez ezelî-ebedî doğru'yu verebilirler ve ne de bizzat hakîkatin kendisi olabilirler.
 
* Bunun içindir ki bilimsel veriler ve/veya teorilerin mistik bir obje ve/veya fetiş hâline getirilmesi son derece yanlıştır, bir cehâlettir, modern putçuluktur.
 
* "Yıkılmazlık", yâni "kesin doğru olmak" iddiâsındaki hiçbir önerme, hiçbir teori bilimsel olamaz; Bilimsel olan kesin doğru olamaz, kesin doğru olan bilimsel olamaz.
 
* Bilim'in bu vasfı, Louis de Broglie'nin şu ilkesinde en yetkin ifâdelerinden birisine kavuşmuş olmaktadır: "Bilimsel bilgiye dayanarak küllî sistemler kurmak, dâimî sûrette hareket hâlinde olan bir arâzi üzerinde hiç değişmeyen bir binâ inşâ etmeye kalkışmak gibidir."
 
* Bu yüzden, Bilimsel bilgilerin değişmez, ezelî-ebedî hakîkatler imiş gibi algılanarak, mistikleştirilerek, total, totaliter ve otoriter bir(er) ideoloji olarak dikte ettirilmesi meşrû addedilemez.
 
* Böyle bir davranış, İnsan'ın kendi eserine tapınması gibi çılgın bir fetişizm anlamına geleceği gibi, aynı zamanda, İnsan'ı, kendi yaptığı puta tapar bir ilkel adam konumuna tenzîl etmekle de İnsan'ı ve İnsanlık'ı aşağılayıcı bir davranış olarak da kabul edilmelidir.
 
* Bilim mutlak doğruyu, mutlak hakîkati elde etmeye muktedîr olamadığına binâen, Dinî İnanç için de lehte ya da aleyhte bir hüccet olarak kullanılamaz. Zira, Dinî İnanç, diğer adıyla Îmân, "kesinlikle ve zorunluklu olarak doğru ve mutlak olan bir hakîkat"in kabûlünü şart koşmaktadır.
 
* Öyleyse, nasıl ki, Bilimsel Bilgi, Dinî inançları cerh ve iptal etmeye muktedîr değilse, tasdîk ve isbât etmeye de muktedîr değildir.
 
* Binânealeyh, Bilimsel Bilgi'ye dayanarak yapılan ve aslî gayesi Ateizm'i bilimselleştirmek (?) olan "Ateistik Siyantizm" ne kadar gayri meşrû ise, aynı bilgiye dayanarak yapılan ve aslî gayesi Îmânî Bilgi'yi bilimselleştirmek (?) olan "Fideistik (Îmâniyeci) Siyantizm" de o kadar gayri meşrûdur.
 
* Böyle bir davranış, iyi niyetli olmakla berâber, Din adına kabûl edilmesi imkânsız olan dehşetli bir yanlışlık olacaktır. Lûtfen dikkat: Bu bir hatâ bile değildir, bir yanlışlık'tır; zîra hatâların usûl (metod) îtibâriyle doğru olup sonuçları îtibâriyle tolere edilmesi mümkündür, halbuki yanlışlıklar hiçbir sûrette tolere edilmez ve usûlden reddedilir.
 
* Evet: Böylesi bir davranış, Din adına kabûl edilmesi imkânsız olan dehşetli bir yanlışlık olacaktır; zîra, bu, Din'in meşrûiyetinin Bilim'e endekslenmesi, hattâ ondan alınması mânâsına gelecektir.
 
* Samimî bir dindarın bunu kabul etmesi asla mümkün olamaz; zîra, Dinî Îman, meşrûiyetini başka hiçbir mercîden değil, doğrudan-doğruya kendisinden alır. Meşrûiyeti veren kaynak, yâni meşrûiyet referansı, meşrûiyet verdiği şeyden daha üstün, daha öncelikli, daha güvenilir, daha sağlam olacağına göre; Îmânî Bilgi'yi bilimselleştirmeye müteveccîh olan "Fideistik (Îmâniyeci) Siyantizm", ne kadar saf ve hâlis niyetli olursa olsun, bilmeyerek de olsa, Bilim'i Din'in önüne koymakta, Bilim'i Din'den daha üstün, daha öncelikli, daha güvenilir, daha sağlam telâkkî etmiş olmaktadır.        
 
* Ayrıca, Bilim'in "değişkenlik" ile mâlûl oluşu, ona yaslanarak Dinî inancını pekiştirmeye çalışanları da çok ciddî bir tehlikenin içine atar; her bilimsel veri, teori, açıklama, kurgulama, hem her ân değişebilir hem de her zaman için farklı şekillerde yorumlanabilir. Dinî Îmân için böyle birşey ancak felâket demektir; zira, Dinî Îmân gibi sarsılmazlık sâhibi olması gereken bir bilgi, Bilim gibi tam bir teslimiyet ile güvenilmesi asla ve kat'a câiz ve meşrû olmayan bir temele oturtulamaz.
 
* Kaldı ki, bizzat Din'in ve hassaten İslâm'ın hem doktriner esasları ve hem de tarihî tecrübesi buna izin vermez.
 
* Meselâ: Bilimsel Bilgi "dıştan alınan" nesnel datalara dayanır; Pozitivizm'in herşeyi reddedilse de bu tezi doğrudur. Halbuki Îmân, "içten gelen" teslîmiyete dayanır. Öyle olmasaydı, "Ğayb'a îmân" değil de "Ğayb'ı görme" esas alınırdı. Îman, içten görmek, içten duymak, içten işitmektir. Ama, iki gözüyle görmekten daha sağlam bir şekilde görmek, iki kulağıyla işitmekten daha sağlam bir şekilde işitmek.. ilh. gibidir. Söz gelimi, Sahâbe Ğayb'ı görmeden Ğayb'a îmân etti; ama ben ve bizler fazladan olarak "Resûl"ü dahi görmedik ve yine de îmân ediyoruz; bence bu müthiş birşey!
 
* Kendi nâmıma konuşayım: Ben bir müslümanım; bununla gurur duyuyorum. Fakat bu kadar gururla taşıdığım bu kimliğimi Bilim ile elde etmedim.  
 
* Çok net olarak deklare etmekte hiçbir mahzur görmüyorum: İnanmak için hiç bir şekilde Bilimsel Bilgi'ye ihtiyaç hissetmiyorum.
 
* Bu dinin peygamberi ve onun sahâbesi de öyle yapmadı mı? Hangisi Lisans eğitimini Oxford'da, Doktorasını Harvard'da, Post-Doktorasını Cambridge'de yaptı? Ne Resûl-i Ekrem Efendimiz, ne de İslâm semâsının yıldızları olan Sahâbe! Onların bilimsel bilgileri yoktu; hattâ çoğu okur-yazar bile değildi; ilimleri yoktu, ama granitten veya bazalttan yalçın kayalar gibi îmanları vardı.
 
* Her ikisinin de mekânı cennet olsun, şehâdet ederim ki, rahmetli annem ve babam katıksız mü'mîn idiler; maddî ve mânevî dünyamın mîmârı olan babamın mütebahhir bir zat olmasına mukaabil, annem Kur'ân okumanın dışında ümmî idi. Annemi hiç unutmam; O, tipik bir müslüman Türk kadını idi: Tek kelimesini bile anlamadığı bir dil olan Arap dilinden Kur'ân dinlediğinde kendisini tutamazdı; iki gözü iki çeşme ağlardı. Bunun "îmân"dan başka bir şeye delâlet etmesini düşünemiyorum.
 
* Nâçizâne kanâatimce İlim (veya Bilim; ben her ikisini tamâmen aynı mânâda kullanıyorum) ile ne mü'mîn olunur ne de münafık, veya kâfir, ya da zındık, yâhut mülhîd.
 
* İlim insanı tek başına mü'mîn yapmaya kifâyet etseydi, en büyük mü'minlerin en büyük âlimler arasından çıkması gerekirdi!
 
Ya aksi? 
 
Bence bu konuyu devam ettirelim; Siyâset'in bulantılarından daha iyi.
     
 
Bilim, Felsefe ve Hakîkat-I
 
 
Aksiyon., Yıl: 6, Sayı: 276., 18.03.2000-24.03.2000 (Cumartesi-Cuma)., s.30
 
Durmuş Hocaoğlu, Aksiyon, Analiz Sıra No: 067; 2000 Sıra No: 06
 
İki sayı üstüste, siyâsî analiz yerine tercîh ettiğim saf fikrî analizlerin, kıymetli okuyucularımın elektronik posta adresime gönderdikleri mektuplarla belirtmiş oldukları geniş bir alâka ile karşılanmış olması bana cesâret ve şevk zerkettiği için bu kabîl konulara biraz daha devâm etmenin isâbetli olacağını düşünmekteyim.
 
Bundan önceki "Bilim ve Hakîkat" başlıklı iki yazıda kısaca şunu söylemeye çalışmıştım: Bilim beşerî bir sistematik bilgidir; çok önemlidir, ama herşey demek değildir. Beşer ürünü olduğu için asla "kesin doğru" değildir ve asla "mutlak hakîkat"i vermez; bu sebeple de Din'in yerini tutamaz. Ve yine bu sebeple, Bilim, asla bir put hâline getirilmemeli, ve kezâ, dinî bilgiyi ne cerh ve ne de tasdîk zımnında kullanılmalıdır. Bunlardan birincisi "ateistik (tanrı-tanımazcı) siyantizm"e, ikincisi de "fideistik (îmancı) siyantizm"e yol açar ki her ikisi de bâtıldır.
 
Fakat bunun yanında, Din'in "kabul-red", ya da "evet-hayır" kodifikasyonuna göre çalışan tartışılmaz doğruları (Nasslar) da Akl-ı Selîm'e ve Hiss-i Selîm'e aykırı olmamalıdır; aksi hâlde, Ortaçağ Hristiyan Patristik filozoflardan Tertullianus'un, akıl ve mantığa, sağlam duyu bilgilerine uymayan dinî dogmaları savunmak için ileri sürdüğü ve olgun bir dinin asla kabul edemeyeceği "akla aykırı olduğu için inanıyorum" prensibine varılır.
 
Bugün, Bilim ve Bilimsel Bilgi ile ilgili bu konuyu burada kapatacak, ama, Hakîkat irdelemesini devam ettirici mâhiyette olmak üzere, yine, siyâsetsiz (a-politik; yâni, temiz) bir başka konuya yine çok yalın başlıklar hâlinde temas edeceğim: Felsefe ve Hakîkat.
 
Felsefe'nin ne olduğunu sorgulamak, doğrudan-doğruya yoğun bir felsefe tartışmasının içine balıklama dalmak demek olduğu için bu sütunda buna teşebbüs edilmeyecek; sâdece Felsefe hakkında çok elemanter birkaç bilginin hâtırlatılmasıyla yetinilecektir.
 
***
 
"Felsefe nedir?" şeklindeki bir soru, belki de bütün felsefî soruların en ağırlarından birisidir. Hattâ bu soruya verilecek bir cevâbın bizzat kendisinin, başlı-başına bir felsefe kurmaya gitmek demek olduğuna dikkat edilmelidir. Filhakîka, bugüne kadar hemen-hemen bütün filozoflar arasında felsefenin neliği (mâhiyeti) konusunda tam bir mutâbakata varmak kaabil olamamıştır. Ancak, bütün bunlara rağmen, Felsefe, çok kalın çizgilerle ve ana hatlarıyla, hemen herkesin ittifak edebileceği şöyle bir tanım çerçevesine oturtulabilir: "Hikmet Aşkı, Hakîkat Araştırması"
 
Bu özlü ve yalın tanımdan da anlaşılabileceği gibi, Felsefe öncelikle bir "hikmet aşkı"ndan kaynaklanmaktadır ve bilâhare, "Mutlak Hakîkat"e ulaşmayı sağlamaktan ziyâde, sürekli olarak, insan müdrîkesini hakîkat problemi üzerinde egzersiz yapmaya zorlamaktadır. Zîra, Bilim gibi Felsefe ile de Mutlak Hakîkat'e ulaşılamaması tarihî bir tecrübe ürünü olduğu gibi, bir "mutlak hakîkat" var mıdır, varsa nasıl bilebiliriz gibi çok zorlu sorular dahi bizâtihî Felsefe'nin en aslî sorularındandır.
 
Felsefe'nin kökeni olan Sophia (Hikmet) kavramını Aristo, "mutlak anlamda bilgisizlikten kurtulma" olarak tanımlamakta ve ilk defa "filozof" terimini kullanan Thales gibi o da, İnsan'ın tabiatı gereği sınırlı olmakla buna sâhip olamayacağını ileri sürmekte; bunun yerine Hikmet'in - kendisinin değil - aşkının insan için yeteri kadar büyük bir şeref olacağını müdâfaa etmekte ve Felsefe'nin özü kabûl ettiği ve sonradan "Metafizik" (İslâm felsefesi literatüründeki adıyla "İlahiyyât") olarak anılan, "İlk Felsefe" (Prote Philosophia, Felsefe-i Ûlâ) olarak isimlendirdiği ve aynı zamanda Felsefe'nin de bir tanımı olan disiplinin târifini ki şu şekilde yapmaktadır: "Varlık (var-olmak, mevcûdiyet) olmak bakımından varlığı (var-olanı) ve ona özü gereği âit olan ana nitelikleri inceleyen bilim."
 
Felsefe'nin itici motorunu, gayesini, hedefini oluşturan Hikmet, Kur'ân'da da sıklıkla zikredilmekte olup, özet olarak ifâde edilecek olursa, şu anlamlarda kullanıldığını söyleyebiliriz:
 
1. Hikmet, bizzat Allah'ın sâhip olduğu bir isim ve/ya sıfattır. Kur'ânî ifadesiyle, Allah "hakîm" ("hikmet sahibi")'dir. Bu isim, çoğunlukla, başka isimleriyle birlikte zikredilir. Meselâ: "Hakîm ve Habîr" (VI/18); "Alîm ve Hakîm" (IX/60, 97, 106, 110) gibi.
 
2. Hikmet, aynı zamanda Kur'ân'ın da bir ismi ve/ya sıfatıdır ve Yâsîn'de zikredilir: "Kur'ânu'l-Hakîm" (XXXVI/2)   
 
3. Hikmet, Peygamberler'e verilen bir "hakîkat bilgisi"dir. (Meselâ: XII/22; XVII/39; XXI/74)
 
4. Hikmet, aynı zamanda, Peygamberler dışındaki bazı kimselere de verilebilen bir hakîkat bilgisidir. Bakara'nın 269 nolu âyetinde Hikmet, Allah'ın münâsip addettiği kullarına ihsân olunan bir bilgi şeklinde takdîm edilmektedir ve aynı zamanda, hikmet verilen kişiye çokça hayr [hayran kešîrâ] verildiği de vurgulanarak belirtilmektedir. Bu husus çok önemlidir: Çünkü Yunan düşüncesi, Hikmet'i, insanı aşan birşey olarak kabul edip sâdece sevgisi ile sınırlandırmıştır.
 
5. Resûlün, insanları irşâdında kendisine dayanılan bir mesned, bir 'irşad metodu' ve aynı zamanda mü'minlere Resul aracılığıyla verilen birşey olarak da anlatılmıştır. Meselâ, Nahl'da (XVI/125), Peygamber'e hitâben, "Rabbinin yoluna hikmet ile dâvet et" (ud'u ilâ sebîli rabbike bi'l-hikmeti...) denmektedir ki burada onun "metod" anlamı açıktır: Hikmet, insanları Rabb'lerinin yoluna götüren birşeydir. Şöyle de diyebiliriz: Hikmet, doğru yola varmak için güvenli bir metoddur.
 
6. Hikmet'in "akıl" ile de sıkı bir bağlantısı vardır. Nitekim, Bakara'nın 269 nolu âyetinde, "Allah dilediğine (münâsip gördüğüne) hikmet ihsân eder ve kime ihsân edilmişse muhakkak ona çokça hayr verilmiştir. Bunları ancak akıl sahipleri anlarlar (düşünürler)" (daha sâdık bir ifade ile, bunları akıl sahiplerinden başkası düşünemezler) ["Yûti'l-hikmete men yeşâu we men yûte'l-hikmete feqad ûtiye hayran kesîrâ. We mâ yez-zekkeru illâ ulu'l-elbâb"] denmektedir.
 
7: Yukarıdaki âyetin de işaret ettiği üzere, Hikmet'te 'çokça hayr' vardır.
 
Elmalılı, Bakara Sûresi'nin tefsîri münasebetiyle, "Hikmet" kelimesinin 23 ayrı anlamını vermekte ve yine aynı eserinde, bu kavramın Kur'ân'da özet olarak dört şekilde tefsîr edildiğini de zikretmektedir ki bunlar şöyledir: Mevâzıı Kur'ân, Fehmü İlm, Nübüvvet, Acâibi esrarıyla Kur'ân.
 
***
 
İmdi; Felsefe hakkında söylenmesi gereken özet hükümleri de şu şekilde tâdât edebiliriz:
 
1: Felsefe de Bilim gibi Akıl'ın bir ürünüdür; eksiktir, hatâlıdır, asla kesin doğru olarak kabul edilemez.
 
2: Felsefe'nin soruları cevaplarından daha mühimdir ve her soruya karşı verilen bir cevaptan en az yeni bir soru daha üretilir; Felsefe'nin soruları asla bitmez.
 
3: Felsefe, temel bir insânî iç-itme olması bakımından, naif şekliyle, istisnâsız olarak her insanda doğuştan vardır ve bu şekliyle de bütün hayat süresince, varlığını korur; yâni, her insan, istisnâsız her insan, aslında, naif mânada olmak üzere, Molière'in Monsieur Jourdain'i gibi felsefe yaptığını bilmeden felsefe yapar.
 
4: Fakat teknik seviyede Felsefe çok ağırdır; yağlı mermer üstünde yağlı güreş olarak tanımlanabilir.
 
5: Felsefe'nin özü ile Din'in özü aynıdır; Hegel'in dediği gibi: "Din ile Felsefe'nin ortak bir içeriği vardır, yalnız biçimler farklıdır".
 
6: Fakat zaman-zaman Akıl ve Bilim gibi Felsefe de Din ile de çatışır /veya çatıştırılır.
 
7: Felsefe hiç kimseyi münkîr yapmadığı gibi mü'min de yapmaz.
 
 
 
 
Bilim, Felsefe ve Hakîkat-II
 
 
Aksiyon., Yıl: 6, Sayı: 278., 01.04.2000-07.04.2000 (Cumartesi-Cuma)., s.38
 
Durmuş Hocaoğlu, Aksiyon, Analiz Sıra No: 068; 2000 Sıra No: 07
 
 
Bundan önceki "Bilim, Felsefe ve Hakîkat: I" başlıklı yazımızın son kısmında Felsefe'nin bâzı özelliklerini sıralamıştık. Şimdi burada bunlardan birkaçını bir nebzecik açalım:
 
Felsefe hakkında söylenmesi gereken özet hükümleri şu şekilde tâdât edebiliriz:
 
1: Felsefe'nin soruları cevaplarından daha mühimdir ve her soruya karşı verilen bir cevaptan en az yeni bir soru daha üretilir; Felsefe'nin soruları asla bitmez. Gerçekten de Felsefe, bir anlamda "soru sormak" demektir; soru sormak, yâni merak etmek. Merak etmek ise, merak nesnesi olan konuda bilgisini yeterli görmemek, bildikleri ile tatmîn olmamak ve ayrıca, bunun yanında, Bilgi'yi başka herhangi bir şeyin aracı ve taşıtıcısı olmak için değil, sırf ve yalnız Bilgi olduğu için, "bilmek" için istemek demektir. Nitekim Felsefe tarihinin en büyük isimlerinden Aristo, bu konuda şunları söylemektedir:
 
"…şimdi olduğu gibi başlangıçta da insanları felsefe yapmaya iten şey hayret olmuştur. Onlar başlangıçta açık güçlükler karşısında hayrete düşmüşlerdir. Daha sonra yavaş yavaş ilerlemişler ve ay, güneş ve yıldızlara ilişkin olayları, nihâyet dünyanın oluşumu gibi büyük sorunları ele almışlardır. Şimdi bir sorunu farketmek ve hayret etmek, kendisinin bilgisiz olduğunu kabul etmektir/…/Şimdi (filozoflar – D.H.) bilgisizlikten kurtulmak için felsefe yapmaya giriştiklerine göre, onlar, kuşkusuz herhangi bir faydalı amaçla değil, sırf bilmek için bilimin peşine düşmüşlerdir."
 
Beri yandan, İnsan'ın bilme ihtiyâcı ise sonsuzdur; zîra bilinecek olan şeyler sonsuzdur. Felsefe'de soruların ardının-arkasının kesilmemesinin en temel sebeplerinden birisi budur. Soruların cevaplardan daha mühim olmasına gelince: Bu, doğrudan insan fıtratı ile alâkalıdır. İnsanın sorma gücü cevaplandırma gücünden daha yüksektir, tersi olsaydı insanlık biterdi.
 
Evet: Felsefe soru sormaktır; İslâmî Felsefe (İslâm Felsefesi değil!) olan Kelâm da aynı ihtiyaçtan doğmuştur.
 
Âlemlere rahmet olarak gönderildiği âyet ile sâbit olan Efendimiz, "içimize öyle suâllar doğuyor ki, bunlar zihnimize gelmektense, başımıza ateş düşse de yansak daha iyi olur diyoruz" diyen Sahâbe'ye kızmamış, korkutmamış, azarlamamış; tam aksine, şu ferahlatıcı, göğüs genişletici şu cevâbı vermiştir: "Bu, îmânın kendisidir."
 
2: Felsefe, temel bir insânî iç-itme olması bakımından, naif şekliyle, istisnâsız olarak her insanda doğuştan vardır ve bu şekliyle de bütün hayat süresince, varlığını korur; yâni, her insan, istisnâsız her insan, aslında, naif mânada olmak üzere, Molière'in Monsieur Jourdaine'i gibi felsefe yaptığını bilmeden felsefe yapar. Nasıl ki Jourdaine'in yapmış olduğu 'nesir' onu teknik mânâda nâsir kılmamakla beraber naif mânâda nâsir kılmakta ise, ve dahi herkes de bu kontekstte Jourdaine gibi nâsir addedilmek durumunda ise; kezâlik, teknik mânâda değil ama naif mânâda herkes filozoftur; her Âdem evlâdı bilmeden felsefe yapan birer naif filozoftur.
 
Kim hayatında en az bir kere (ki bu sayı çok kereler "bir" değil "binler"dir), Varlık, Oluş ve "Ben" üzerinde en basitinden de olsa kendi çapında bir tefekküre, murâkabe ve muhâsebeye dalmaz? Hele "Ben"! Herşeyin merkezi olan Ben! Rabbimizi bilmek için öncelikle bilmemiz şart olan Ben! Bütün kâmil dinlerin ve felsefelerin çıkış noktası olan Ben. Kim sormamıştır, hiç olmazsa bir kere "ben kimim?" diye! Bu suâl bir kere sorulmaya görsün; arkası, bir sualler katarı gibi, kendiliğinden gelecek, en zâlim sorular dolu gibi yağacaktır; ve herkes kendi çapında bir Hayy ibn Yakazan olacaktır: "Ben kimim"; "nereden gelmekte ve nereye gitmekteyim?"; "benim bu varlık nizâmındaki yerim nedir?"; "varlık nedir?"; "var-olmak nedir?"; "gerçek nedir?"; "var-olanlar kendiliğinden mi vardır; yoksa onları bir var kılan mı vardır?"; "Allah nedir; ne olduğu, neliği bilinebilir mi?"; "hayat nedir?"; "ölüm nedir?"; "ölüm'den ötesi var mıdır; varsa ne gibi, nasıl birşeydir?... ilââhir...
 
 
 
Bilim, Felsefe ve Hakîkat-III
 
 
Aksiyon., Yıl: 6, Sayı: 280., 15.04.2000-21.04.2000 (Cumartesi-Cuma)., s.30
 
Durmuş Hocaoğlu, Aksiyon, Analiz Sıra No: 069; 2000 Sıra No: 08
 
 
 
("Bilim, Felsefe ve Hakîkat: II" başlıklı yazımıza kaldığımızı noktadan devam ederek noktalıyoruz)
 
Naif mânâda Felsefe her insanda fıtratan mevcut olan bir temâyüldür; çünkü Felsefe, özü îtibâriyle, çok kabaca, Varlık üzerine üzerine yürütülen bir düşünce, bir sorgulama eylemi olarak tanımlanabilir ve bu bağlamda olmak üzere herkes bir şekilde filozoftur. Zîra, Varlık üzerine düşünmek İnsan'a mahsustur; İnsan "sâdece bir var-olan" değildir, aynı zamanda ve fazladan olarak, "var-olmak bilincine sâhip olan bir var-olan"dır. Her insan hayatında en az bir kere (hattâ ekseriyetle binlerce kere), Varlık olarak Varlık ile temâsa geçer; en az bir kere, Hayat pratiğinin ötesine taşarak Varlık ile Yokluk arasında şöyle bir gider ve gelir; en az bir kere, şâirin "burnum değdi burnuna Yok'un" mısrâıyla ifâde ettiği veçhiyle, burnu Yok'un burnuna değer. İşte bu ânlardan birisi "Ölüm"dür; çünkü Ölüm bir suâldir; çok ağır bir suâl!
 
Evet: Ölüm, belki de insanın yüz-yüze geldiği bütün suâllerin en ağırıdır. Ölüm: Çok kesin, çok çıplak, Hayat kadar açık, taş gibi sağlam ve sert bir hakîkat; fakat bir o kadar da soğuk ve ürpertici. Kendisine değeni buz gibi yapan çok soğuk bir gerçeklik. Şâirin "Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan / Ve arkasında Güneş doğmayan Büyük Kapı'dan/ Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece" diye tanımladığı Ölüm! Ölüm denen hakîkat, kısacık bir ân için içselleştirildiğinde dahi, sıradan bir insanı bile düşüncenin derin denizlerine çeker; sıradan bir insanı bile, kendi çapında bir hakîm, bir mütekellîm, bir filozof yapar. Hangi insan, eğitim, bilgi ve inanç seviyesi ne olursa olsun, bir 'ölü'nün soğuk yüzünde bizzat 'Ölüm'ün kendisiyle karşılaşmaz; o soğuk yüzde bizzat Ölüm'ün kendisini görmez ve yukarıda kısaca saydığımız sualler, zihnini bombardıman etmez?
 
3: Ve Felsefe'nin üçüncü özelliği: Felsefe hiç kimseyi münkîr yapmadığı gibi mü'mîn de yapmaz.
 
Ülkemizde, burada tafsîl etmemiz mümkün olmayan birçok sebepten dolayı, dindar insanların mühimce bir kısmında Felsefe'ye karşı bir itmenin mevcûdiyeti zâhirdir. Korku ile karışık olan bu itme, Felsefe'nin İslâm-karşıtı olduğu, insanı iğvâ ettiği ve îmânî zaafiyete sebebiyet verdiği gibi düşüncelerden kaynaklanmaktadır. Bu konuda, çok kısaca şunu söylemek isterim: Kanâatimce, Felsefe, insanın îmânını elinden almaz; belki, içselleştirilebilirse, kendi gerçekliği ile yüzleştirir; ve meselâ, kendisini mü'mîn sanan kişiye kendi-kendisini, gerçek yüzünü görecek bir ayna tutar. Belki, en fazlasından, insanın kalbine bir mızrak gibi saplanır; saplanır da kalbindeki kapalı kutuyu deler ve şâyet deldiği o kalbin derinliklerinde îmân yerine pusuya yatmış, yılan gibi kıvrılmış bir küfr-ü hafî mevcut ise o yılanı âzâd eder, küfr-ü hafî'yi bil-kuvve halden bil-fiil hâle dönüştürür, müstekreh kokusunu ortalığa saçar. Şöyle de diyebiliriz: Felsefe, belki ve en ziyâde, potansiyel (bil-kuvve) îmansızlıkları aktüel (bil-fiil) hâle getirir.
 
Felsefe'nin bizâtihî dinsizlik tevlîd edip-etmeyeceği husûsunda, Elmalılı'nın, Paul Janet ve Gabriel Séaille'dan "Metâlib ve Mezâhib" adıyla tercüme ettiği "Histoire de la Philosophie, Les Problémes et Les Écoles" isimli felsefe eserine yazdığı dibâcede, kendisi gibi Medrese yetiştirmesi dirâyetli bir din âlimine niçin felsefeye merak sardığının sorulması üzerine verdiği şu cevâbı aktarmak isterim:
 
 "… bizden evvelkilerin felsefî bilgileri, bu uslûpta bir Tarih ile (söz konusu felsefe tarihi kitabı) gösterilebilir ve Dekart'tan başlayan son asır felsefesi ile tanışmamız sağlanabilirse, felsefenin İslâm'dan maada bütün dinlere haram olacağını bilfiil isbat etmek mümkün olacaktır."        
 
Ve nihâyet: Felsefe kimseyi mü'mîn de yapmaz; hem Felsefe'nin bir önsel (apriori) olarak doğrudan böyle bir gayesi yoktur ve hem de Hidâyet Allah'tandır; hiç kimseden değil!




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim