ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

AB Nedir, Ne Değildir?
Durmuş Hocaoğlu

Bayburt Vakfı Dergisi / Sayı: 4, Kasım 2006
Ülkemizde Avrupa Birliği üzerinde kelimenin tam mânâsıyla bir dilemna hüküm sürmektedir: Bir yanda derin bir bilgisizlik, katmerli bir cehâlet ve diğer yanda da tüyler ürpertici bir yanlış bilgilendirme.
 
AB'nin Büyüsü mü Bozuluyor?
 
 
Bir müddetten beridir memleketimizde AB tartışmaları da, heyecânı da tavsamış görünüyor. Bu keyfiyetin, paradoksal olarak, AB taraftarlarını bir yandan derin bir üzüntüye garkederken diğer yandan da gizli bir memnûniyete sevkettiğini söyleyebiliriz. Derin bir üzüntü; çünkü, bu vazıyet, Türkiye'nin, AB üyeliği istikametinde ciddî problemlerle kaşılaşmış olduğunun da açık bir göstergesi ve bunun da bir taraftar için hâliyle mutluluk verici birşey olacağı iddia edilemez. Ya ikincisi? Paradoks işte burada: Açıkça ifâde edilemeyen gizli memnûniyet de aynı sebepten kaynaklanıyor: Harâretli bir tartışma ortamı, bahse konu bu problemlerin de iyiden iyiye ortalığa saçılması demektir ki, bu tavsayış, en sıkı taraftarların ve hattâ lobicilerin ve hattâ ve hattâ AB'nin maaşlı propagandisti gibi faaliyet gösterenlerin dahi müdâfaa etmekte zorlanacakları bu sıkıntılı konuların, en azından şimdilik de olsa, buzdolabına konması anlamına gelmektedir.
 
Evet, işin açıkçası AB'nin Türkiye'nin gayri kabili münâkaşa bir sûrette bir numaralı gündem maddesi olduğu günlerden biraz uzaklaştık; vâkıa bugünlerde hâlâ süreç işletiliyor – veya işletilmesine çalışılıyor – ancak, açıkça belli ki, birşeyler oldu ve gerek âmmeten toplumumuzda ve gerekse de siyâsetçimizde belirli bir huzursuzluk, bir tedirginlik ve bir bıkkınlık başgöstermeye başladı; öyle ki, bir anlamda, ihtiyâtı elden bırakmamak kaydıyla, "AB'nin büyüsü bozuldu" diyebileceğimiz bir yerdeyiz.
 
Ancak, orta yerde ehemmiyetli bir mes'ele hâlâ nasılsa öylece durmaya devam ediyor: AB hakkında ne biliyoruz, ne bilmiyoruz?
 
Soruyu şöyle açalım: Kaldır AB, indir AB konuştuğumuz hiç de eski sayılmayacak o günlerdekine nisbetle, acaba daha derin ve daha sağlıklı bilgiler edinmekten ve AB'nin gerçek mâhiyetiniş kavramaktan mütevellid bir tepki midir bu vazıyet, yoksa daha daha naif, daha sığ daha derinliksiz birtakım hislerden veya başka şeylerden mi neş'et etmektedir? Yâni, o gulguleli günlerden bu yana geçen üç-aşağı beş yukarı bir yıllık müddet zarfında, AB hakkındaki bilgi seviyemizde ciddiye alınır bir artış mı oldu da dün göremediklerimizi bugünlerde görüverdik?
 
Soruyu daha da basite indirgeyerek şu hâle getirelim: Bütün bu gelişmeler, "AB Nedir, Ne Değildir" suâline daha sağlıklı cevaplar bulunmasının netîcesi midir acaba?
 
Eğer öyle ise, bu hayırhah bir gelişmedir diyebiliriz; ama bana kalırsa, hiç de öyle değil – enh azından şimdilik.
 
***
 
Şimdi aynı soruyu, bu sessizlik ortamında biz sorup üzerinde çok kalın çizgilerle de olsa duralım: AB Nedir, Ne Değildir?
 
Avrupa Birliği Nedir
 
Ülkemizde Avrupa Birliği üzerinde kelimenin tam mânâsıyla bir dilemna hüküm sürmektedir: Bir yanda derin bir bilgisizlik, katmerli bir cehâlet ve diğer yanda da tüyler ürpertici bir yanlış bilgilendirme. Geniş halk kitleleri ve 'sıradan aydın' zümresinde hâkim olan, yukarıda bahsettiğim katmerli cehâlettir; bu zavallı ve perîşan insancıklar için AB bir hayâl ülkesi, kutsal metinlerde sözü edilen Cennet'in Arz üzerindeki izdüşümüdür. Bunun yanında, hakîkate az veya çok vâkıf olduğunu bildiğim veya olması gerektiğini tahmîn ettiğim çok mahdut miktardaki hâlis niyetli kişilerin de birkısmında bir yılgınlık hâlet-i rûhiyesi var; bunun yanında yine ve bu bilen kişiler kümesinde de yer alan, fakat millete karşı karnında gizli birtakım ağrılar bulunan içinden pazarlıklı birkısmı ise, korkunç bir lobicilik gayreti ile, toplumumuzu bilinçli ve maksatlı, hâinâne bir yanlış bilgilendirme (disonformation) bombardımanına tâbî tutmakta, kitlelerin uyanmasını önlemeye ve millî reflekslerini köreltmeye çalışmaktadır. Bütün bunların yanında bir başka skandal da, senelerce "milliyetçilik" gibi kutlu bir ideali kendilerine geçim kaynağı / çanağı yapan, şimdi ise Düzen tarafından çiğnenip-çiğnenip de tükürülmüş birtakım kişilerin, şu veya bu şekilde, ama çok kere riyâkârca, Avrupa Birliği lobicileri ile yan-yana bulunmalarıdır. Bu zümreye, bir zamanlar, abartılı söylemleriyle yere-göğe sığmaz, Batı'yı yerden yere çarpmakta terddüt etmezken Avrupa Birliği rüzgârından aldıkları ilhamla Batılılardan daha fazla batıcı olmakta hiçbir ahlâkî endîşe taşımazlaşan İslâmcı makulesinin de dâhil edilmesi şarttır.
 
Bütün bu ahvâl ve şerâit tahtında, hakîkat karşısında susan "dilsiz şeytan" olarak ebedî lânete muhâtab olmamak için, gözlerimizi hiç sağa-sola saptırmadan, hakîkati Allah için söylemekten başka bir gaye taşımaksızın, hakîkat diye neye kaanî isek, onu, yâni hakîkati, çırılçıplak hakîkati ifâde etmek önce insan, sonra Türk ve Müslüman ve sonrada entellektüel olmanın âmir kıldığı ahlâk gereğidir.
 
Ben bu kısa yazıda bunu yapmağa çalışacak; çok net ve çok vâzıh olarak hakîkat olarak vâsıl olduğum bilgileri önce iki başlık altında dercedecek ve sonra bir miktar tafsîl edeceğim:
 
1: Çok kısaca: Avrupa Birliği, "İkinci Roma" projesidir; "Pax Romana"nın ihyâ edilmesi projesidir. Churcill'in 19 Eylül 1946'da Zürih Üniversitesinde yaptığı konuşmanın başlığında belirtildiği gibi, Avrupa Birliği, "bir çeşit Avrupa Birleşik Devletleri" projesidir; bu proje bugün el'ân devam ediyor ve artık açıkça ve fütursuzca telâffuz da ediliyor.
 
2: Ve yine çok kısaca: Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne, yâni "İkinci Roma"ya girmesi, kendi varlığını kendi eliyle bitirmesi, Endülüs'ün âkıbeti'ne uğraması ile netîcelenecek olan bir "intihar politikası"dır.
 
***
 
Şimdi bu iki husûsa kısaca ve ana hatlarıyla temas edelim.
 
Bunu yaparken Tarih'i göz önüne alacak ve Tarih-Merkezli bir yorumda bulunacağız. Avrupa Birliği'nin ne olduğunu anlamak için de mutlaka elzem olan şey, Tarih'e bakmaktır; çünkü O'nun bütün sırrı Tarih'te gömülüdür.
 
***
 
Ülkemizde ilkokul sıralarından îtibâren başlayıp da lise son sınıfa kadar kesintsiz oalrak her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına okutulan, ancak, kendisinden ciddî mânâda birşeyler istihsâl edilemeyen derslerden birisi de Tarih'tir. Bu ülkenin gençlerine bu kadar uzunca süre okutulmasına rağmen, ne ciddî bir Tarih Bilgisi verilebilmekte ve ne de daha mühimi, bir Tarih Bilinci. Halbuki, Tarih, şâyet, kronolojist bir anlayış çerçevesinde, eski zamanlarda birtakım insan toplulukların başlarından geçmiş, sıkıcı ve anlamsız bir hâdiseler yığını değil de bir derinlikli "hikmet bilgisi" olarak verilmiş olursa buradan bir Tarih Bilinci oluşturulabilirdi ki bu da aydınlanmış bir toplum inşâ etmek için birinci dereceden elzem olan en temelli bir motivasyon kaynağı olması mânâsına gelecektir. Zira, Hâl'i anlamak için mutlaka Tarih'i anlamak gerektir; zira, hiçbir zaman Dünya her sabah yeniden kurulmaz; her doğan günün bir önceki günün içinden çıkması gibi, her devirde vuku' bulan her vâkıa ve her hâdise de Tarih'in içinden çıkmaktadır.
 
Tarih'in Hâl ve İstikbâl üzerinde yoğun bir tesiri vardır; Tarih (Tarihî Varlık; Res Gestae) Hâl'i ve İstikbâl'i tâyin eder. Bu tesir bâzan bir câzibe (gravitasyon) bâzan da bir defia (repülsiyon) şeklinde tezâhür eder. Bilhassa ihtişamlı bir tarih için bu çifte etki çok bâriz bir şekilde kendisini izhâr eder: İhtişamlı bir tarih hem çok büyük bir câzibesi ve hem de çok büyük bir defia sâhibidir. Fakat defia dahi, esâsında câzibenin bir başka türü olarak tefsîr edilmelidir: İhtişamlı tarihin defiası, sönük ve ezik ruhlar üzerinde yaratmış olduğu ezici üstünlüğün bir netîcesinden başka birşey değildir.
 
İmdi; Tarih'teki ihtişamlar dâima bir gravitasyon alanı yaratır ve Hâl ve İstikbâl'i etkisi altına alır. Büyük güçler, çöktükten sonra, tıpkı bir Kara Delik'in kendisi gözlemlenememesine, yâni "ampirik-olgusal realite"nin dışında olmasına rağmen diğer nesneleri kendisine doğru çekmesi gibi, yaratmış oldukları gravitasyon alanı kendisinden sonrasını etkilerler. Meselâ, büyük bir ihtişam olan Osmanlı da çöktükten sonra yaratmış olduğu gravitasyon alanı ile günümüzü belirlemekte, günümüz üzerinde muazzam bir tesir hâsıl etmektedir. Bu tesir bâzı ruhlarda defia şeklinde tezâhür etmekte ve bir Osmanlı kompleksi yaratmaktadır; bâzılarında ise yarattığı ap-açık câzibe ile kendisine çekmektedir.
 
Roma da bir ihtişam kaynağıdır ve bu sebeple de aynı zamanda bir gravitasyon alanına sâhiptir; çok kuvvetli ve çok müessîr bir alandır bu. Roma çökmüştür, ama bu alan, tesirini devam ettirmektedir.
 
Roma'nın Batı için ne denli mühim olduğu tartışılamaz. Yunan, Avrupa'ya düşünceyi öğretmiştir; ama Batı Devlet'in ne olduğunu Yunan tecrübesiyle değil Roma tecrübesiyle öğrenmiştir; önemi bundan ileri gelmektedir. Yunan'ın devletleri, gerçek anlamda "devlet" değildir; Yunan düşünen bir beyindir, ama Devlet kurmayı bilmez; o san'at Roma'ya hastır. En eski zamanlardan beri hem fiilen kurulan ve hem de Aristoteles ve Platon'un gibi büyük filozoflar tarafından teorisi yapılan mutasavver Yunan devletleri hep birer "site" yâni şehir olmuşlardır. Söz gelimi, Platon'un bu konudaki baş eserleri olan "Politei" ve "Nomoi"de tasarlamış olduğu "İdeal Devlet", âzâmî 5.000 civârında hür vatandaştan müteşekkîl, denizlerden uzak, etrâfı surlarla çevrili şehir devletleridir. Evet: Batı'ya Devlet tecrübesini Roma öğretti, sonra da, İbn Haldûn'un yüzlerce yıl sonra tesis ettiği teorisinde öngördüğü üzere, her devlet gibi aynı mukadder âkıbete uğradı: Yıkıldı. Fakat, yıkıldıktan sonra da Roma'nın, o ihtişamlı "Senctum Imperium Romanum"un hâtırası, dayanılamaz câzibeli mîrâsı Avrupa'da hiç unutulmadı ve mîrası da hep göz kamaştırdı. Bu mîras, Roma'nın tek merkezde birleştirmiş olduğu "Bütün / Birleşik Avrupa" idealidir.

En geniş hudutlarıyla Roma [MS 117]

Avrupa Birliği [2006]

 
 
Roma ve Sonrası: "Birleşik Avrupa" İdeali ve "Avrupa Birliği"
 
Roma'dan sonra Avrupa siyâsî olarak parçalandı ve hiçbir zaman gerçek mânâda bir "Bütün / Birleşik Avrupa" tahakkuk edemedi.
 
Bu mirası, Katolik Kilisesi, "Hristiyan Birliği İdeali" ile ve bu idealin mânevî ve muayyen bir ölçüde de bu mâneviyattan kuvvet alan siyâsî merkezi olmak statüsü ile devam ettirdi; bugün de mânevî (rûhânî) yoldan - Ultramontanizm gibi doktriner prensipler vâsıtasıyla - hâlâ devam ettirmektedir. Daha sonra Bizans, Roma'nın mîrasını fiilen toparlamaya çalıştı. Ondan sonra da Avrupa'da her tüyü palazlanan, her biti kanlanan devlet, Roma'nın bu câzibeli mîrasını toparlamaya çalıştı; istisnâsız; muhtelif şekillerde de olsa, milliyetçilik çağında da olsa, Charlemagne'dan Hitler'e varıncaya kadar hepsi. Çarlar da bu mîrasa tâlip oldular, Kayzerler de. Bu iki ünvânın da Sezar'dan, yâni Roma'dan geldiğini hâtırlamak dahi Roma'nın gravitasyonunun te'sirini anlamak için yeterli olabilir. Osmanlı'nın dahi bu mirâsa talip olduğunu biliyoruz. Nitekim, Fatih'in Gentilo Bellini'ye yaptırdığı portresinde resmedilmiş bulunan altı tane taçtan birisi, Roma imparatorluk tâcıdır.
 
Avrupa'nın bu parçalanmışlığı Ortaçağ, Yeniçağ ve Yakınçağ boyunca devam etti; Milliyetçilikler çağı bu bölünüklüğü daha da derinleştirdi. Ama, bütün bu parçalanmışlığa mukabil, Büyük Roma ideali, hep altta diri kalan bir kor ateş gibi muhâfaza edildi; nitekim, her ülkenin bilinç altında, kendi milliyetçilikleri adına da olsa Avrupa'nın birleştirilmesi fikri muhtelif şekillerde hep canlı kaldı.
 
Bu arada birçok edip, birçok düşünür ve fılozof, Roma'nın mîrâsını, yâni "Bütün / Birleşik Avrupa" fikrini, "federasyon" fikri ağırlıklı olmak üzere, muhtelif şekillerde diri tuttu. Burada sâdece çok mühim olan şu iki ismi zikretmek dahi yeterli olacaktır: Abbé de Saint Pierre ve Immanuel Kant. Her ikisi de "Ebedî Barış" isimli eserlerinde aynı fikri ortaya attılar: "Birleşik, Federal, Büyük Avrupa".
 
Fakat, İkinci Dünya Harbinden sonra, Roma'nın ihyâ edilmesi fikri, yeniden ve çok ciddî bir şekilde ele alındı. Bunun en büyük sebebi, artık, Avrupa'nın tâkattan düştüğünün çok bâriz bir sûrette görülmüş olmasıdır. İkinci Dünya Harbi, Avrupa'ya çok zarar vermiş, bir bakıma adetâ onun belkemiğini kırmıştır. Avrupa yanmış, yıkılmış, gücünü çok büyük nisbette kaybetmiş ve Batı'dan bir dev Amerika baskısı ve hegemonyasının altında, Doğu'dan dev bir Rus baskısı ve açık tehdîdine karşı savunmasız ve zayıf bir hâlde kalmıştır. Bu vazıyet, Avrupalının gururunun ayaklar altına alınması demekti ve üstelik bu düşüş de çok kısa bir zamanda olmuştu. Hikmet-i Hudâ: Avrupalılar Osmanlıyı Edirne'ye kadar geriletmek için için 200 yıldan fazla uğraştılar; ama, İngiltere devlet-i fehîması beş yıl içinde suratının üstüne yere çakıldı.
 
Evet: Artık Avrupa tâkattan düşmüş, ehemmiyetsizleşmiş, iktisâdî ve askerî gücünü kaybetmiş bulunuyordu. Daha da zayıflayarak dünya dengelerinin alt-üst olmasını önlemek için, imdâdına Amerika'nın sadakası denmek olan "Marshall Planı" yetişti ki bu da bu mağrur kıt'anın gururunu gerçekten incitti.
 
Şu hâlde, artık hiçbir Avrupalı ülkenin tek başına dünyaya hükmetme şansına sâhip olmadığının sarâhatle görülmesi üzerine, körle kötürümün bir araya gelmesi misâlinde olduğu gibi, bir araya gelip güçlerin birleştirilmesinden başka bir alternatifin kalmadığı kabul edilmeliydi; onlar da öyle yaptılar ve tek mecbûrî istikamete doğru yelken açtılar. İşte, zâten asla ölmemiş olan "Roma" ve "Birleşik Büyük Avrupa" idealinin dirilişinin siyâsî ortamı bu sûretle hazırlanmış oldu.
 
Yalnız, ortada çok zorlu bir problem vardı: Avrupa, Modernite'nin anavatanıdır; beri yandan, Modernite ise aynı zamanda, Ulus-Devlet ve Milliyetçilik demektir ve İkinci Roma gibi bir "devletler-üstü" siyâsî proje için en büyük mâniadır. Onun içindir ki, bu çok zorlu proje için uzun bir süreç lâzımdı. Kömür Birliği, Çelik Birliği gibi kuruluşlar bu sürecin ilk adımlarıdır. Daha sonraki Ortak-Pazar, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Avrupa Topluluğu (AT) gibi, birbirini ardışık olarak tâkip eden teşekküller ise çok ince hesaplanmış büyük bir planın ara safhalarıdır.
 
İşte, el'ân ulaşılmış bulunan şu anki nihâî safha olan "Avrupa Birliği" de, sâdece bir ara-safhadır ve asıl hedef "Avrupa Birleşik Devletleri"dir.
 
Avrupa Birleşik Devletleri, Avrupa'da federal bir çatı altında klasik milletlerin, milliyetçiliklerin ve ulus-devletlerin ilga ve ifnâsını ve fakat çapı çok büyümüş yeni bir millet, yeni bir milliyetçilik ve yeni bir ulus-devlet inşâını öngörmektedir.
 
***
 
Tabiatiyle, bunun çok zor bir proje olduğu bilinmektedir. Herşeyden önce, hâlâ klasik milliyetçilik rûhu çok güçlü ve bu yüzden de kendi aralarında tam ve katıksız bir karşılıklı güven ortamı mevcut değil. Avrupa'daki her ülke bütün birleşme isteklerine rağmen, yine de birbirinden korkuyor. Fakat, bütün bunlara rağmen ve her şeye rağmen, artık bir "Avrupa Birliği Federasyonu", Victor Hugo'dan Churchill'e dek Avrupa'ya yön veren, Avrupa'yı oluşturan birçok şöhretin açıkça zikrettiği "Avrupa Birleşik Devletleri" çok net ve çok sarîh olarak telâffuz ediliyor.
 
 
"Birleşik Avrupa" ve Türkiye
 
Böyle bir "milletler-üstü" (supra-national) dev siyâsî oluşum, "İkinci Roma" içerisinde Türkiye'nin ve Türklerin yeri ne olabilir?
 
Herşeyden önce kalın kafamıza sokmak zorundayız ki: Avrupa Birliği, "İkinci Roma" projesidir; Roma'nın ihyâ edilme projesidir ve bütünüyle Avrupa'ya âittir. Yâni: AB, Avrupa'dır; Avrupa'ya ve Avrupalılar'a âittir. "Avrupalılık" kriterlerini ise, bizim görgüsüz Avrupa beslemelerinin bütün aksi iddialarına inat, biz Türkler veya bir başkası değil, Avrupalılar koyabilir; bu hak onlarındır, ey akıldan ve iz'andan mahrum zavallılar, sizin değil!
 
Avrupa, Yunan ve Roma ile başlar, Hristiyanlık ile itmam edilir. Birçok ünlü düşünür, filozof ve devlet adamının açıkça ve şeksiz şüphesiz bir sûrette ifâde ettiği bu hakîkati ne zaman anlayacağız. Meselâ, Winston Churchill'in, "Avrupa, Hıristiyan îmanının ve Hıristiyan ahlâkının çeşmesidir" aforizmasını nasıl görmezlikten geleceğiz.
 
Bizim en büyük hatâmız, öncelikle "Avrupalılık" saplantısıdır. Bilmek mecbûriyetindeyiz ki, Biz, Avrupalı değiliz, Asyalıyız. Avrupa devleti olmak başka bir şeydir, Avrupalı olmak başka bir şeydir. Avrupa'nın tâ göbeğine, Viyana kapılarına kadar gitmek, apayrı bir şey; Avrupalı olmak değil bu. Kaldı ki, biz zâten Cumhuriyet ile birlikte, bütün aksi iddalarımıza rağmen, şu anda zâten gerçek anlamda bir Avrupa devleti de değiliz; topraklarının sâdece yüzde dördünün bulunduğu bir kıt'anın devleti olduğunu iddia etmek gülünçlüktür. Tekrar etmekte fayda var: Avrupalı olmanın kriterini biz koyamayız, onun kriterini Avrupalılar koyabilir ve o da bellidir: Yunan'ın ve Roma'nın çanağından yalamayan, hem de doya doya yalamayan, Hristiyanlığı içine sindirmeyen, Avrupa'da binbeşyüz sene dahi hükümrân olsa, yine de "Avrupalı" olamaz.
 
Beri yanda, AB, Roma olduğu için, Avrupa Birliği'nin dışındakilere bakışı, onlarla münâsebeti, Roma'nın Romalılara bakışı ve münâsebetidir; münhasıran bize; evet, münhasıran bize, biz Türklere! Türkiye'nin 1600 yıldan beri Avrupa'yla kavgası vardır. Avrupa Yunan ve Roma ile başlayıp Hıristiyanlık ile olgunlaştığı için, Yunan'a ve Roma'ya dokunan ve Hıristiyanlığa zarar veren herkes, Avrupa'nın amansız düşmanıdır. Şöyle bir hâfızamızı yoklayalım; bizim kadar Avrupa'yla sabıka dosyası kabarık olan kim var? Atilla'dan beri, bir kuzeyden bir güneyden bu kıt'aya akın etmişiz; dökülmedik kan kalmamış. Şu hâle göre, anlamalıyız ki, Avrupalı, bize baktığı zaman, karşısında, Asya'dan gelmiş, dini başka, dili başka, kültürü başka 1600 yıllık hasmını görüyor.
 
***
 
Şu hâlde: Türkiye'nin Avrupa Birliği, yâni "İkinci Roma" içerisinde yeri yoktur. Türkiye'nin AB'ye girmesi, Roma'nın varlığı içerisinde Roma'nın potasında eritmesi demektir. Türkiye'nin AB'ye girmesi, Türklerin Asya'dan çıkıp Anadolu'ya doğru akmaya başlamasından beri geçen son bin yıllık mâceralarının kendi elleriyle sona erdirilmesi, Batı Türkleri tarihinin bitirilmesi demektir. Bu îtibarla, bu, Bizler için bir "intihar projesi"dir ve dahi Türk Devletinin de son politikasıdır.
 
Netîce-i kelâm: Roma, Romalılarındır ve Türkiye'nin ve Türklerin Roma'da yeri yoktur.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 2,02 MB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim