ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

Büyük Manevra: VI
Durmuş Hocaoğlu

Yeniçağ Gazetesi / 03.12.2007 Pazartesi
Siyâsetin dili, felsefenin, ve tabiî ki aynı zamanda – başka bir gayeye vâsıl olmak için kullanılan bir araç olarak değil de kendi gayesini kendi içinde taşıyan saf hakîkat araştırması olarak yapıldığında esas olarak bir tür felsefeden başkası olmayan – bilimin dili birbirinden farklıdır; hem de çok kereler radikal olarak; öyle bir farktır ki bu, aynı şey murad edilse bile aynı şekilde söylenemez. Çünkü, felsefe de, bilim de, esas olarak saf hakîkati arar, onun için de saf hakîkati hakikat olarak nasıl görmekte, – daha doğrusu, saf hakîkati yalnız "O" bilebileceği için, kendisini mutlaklaştırmamak kaydıyla, nasıl gördüğüne kaanî - ise aynen o şekilde, çırılçıplak, sansürsüz söylemeyi gerekli kılar; Kant'ın, filozofu, "hakîkate ihânet edemeyen kişi" olarak târif etmesi de bundandır. Hâlbuki bu prensip, yâni hakîkati aynen ne ise aynen o şekilde, çırılçıplak, dımdızlak, sansürsüz ifâde etme gerekliliği, siyâset için istisnâî hâller hâriç, cârî değildir; hem mümkün değildir, hem de doğru değildir. Bu vazıyet, "doğru" kelimesinin her iki meslekte farklı anlamlar taşımakta olmasının tabiî bir netîcesidir ve o da ezcümle şudur: Felsefe ve saf bilim için "doğru" demek "saf hakîkat" demektir, siyâset için ise "faydalı olan". 
 
Peki, ne demektir "faydalı olan"? Bu soru mühim, çünkü püf noktası burası.
 
Kolay gibi görünebilir, ama hiç de öyle değil; kolay-kolay tam bir târifini elde etmek pek mümkün görünmüyor "faydalı olan"ın. Ahvâl ve şerâite göre, devirden devire, zemînden zemîne, kültürden kültüre değişiyor; en önemlisi insandan insana bile değişiyor, değişebiliyor ve bunun için de "insan"dan müstakil, mutlak mânâda evrensel bir değeri ve geçerliliği yok. Hele insan; "fayda" insana çok bağlı, hattâ tamâmen. Beri yandan siyâset ise, insanların insanlar üzerine uyguladığı bir işlem, bir oyundur ve bu ameliyede aslolan mümkün olduğunca çok kişiyi memnun kılarak "ortak fayda"yı elde etmektir. Tabiî başka sâikler de var; mümkün olduğunca belirli bir hedefe vâsıl olabilmek için en münâsip ve muvâfık yolu tâkip etmek de faydalı olanın kapsamına girer. Bu sebeple siyâsette mutlak doğru yoktur; olmadığı gibi, dün siyâseten doğru olan bugün yanlış olabilir; yâni, ne yazık ki, siyâset için tam ve mutlak anlamda genel geçerli, evrensel olan en kesin bir doğru ilke aranıyorsa, dönüp dolaşıp Sayın Demirel'in "dün dündür, bugün bugündür" aforizmasına geliniyor. Bu ibâre, prensipler düzeyinde el alındığında, ahlâk dışı bir oportünizm ilkesi değil, siyâsetin bizzat kendisidir; ancak tatbîkatte ise ekseriye, ap-açık bir oportünizm olarak teşahhus etmektedir.
 
Şu hâlde, netîceten, şöyle diyelim: Faydalı olan, zarardan en fazla arınmış olandır; o hâlde bu selbî târife göre, bir çıkış yolu bulunabilir: Siyâsî gayenin en az zararla tahsîli, en faydalı olandır. Şimdi farzedelim ki, bir siyâsetin muayyen bir hedefi var ve o hedefe varmak için de tâkip edeceği bir strateji; imdi burada mühim olan bu hedefin meşrûiyeti ve ahlâkîliğidir. Eğer ki hedef meşrû ve ahlâkî ise, o hedefe varmak için tâkip edilecek yollardan en az zararlı, yâni en faydalı olanın, seçilip tâkip edilmesi de aklı selîmin gereğidir. Öyleyse, toparlarsak, diyebiliriz ki, siyâsette meşrû ve ahlâkî bir gaye, vâsıtayı da meşrû ve ahlâkî kılar – tabiatiyle, birden fazla imkân varsa en ideal olanı seçilmek şartıyla, değilse, çâresiz tek yol kalır; ve böylece fayda ile meşrûiyeti ve ahlâkîliği de meczetmiş olabiliriz.
 
***
 
Şimdi dönelim siyâsetin felsefesinden siyâsetin kendisine: Mevcut hükûmetin bir gayesi var ve bu gayeye varmak için de bir strateji tâkip ve tatbîk edecek; imdi, eğer bu gaye meşrû ve ahlâkî ise, 'mümkün olduğunca' – her zaman olmayabilir - en ahlâklı strateji tâkip ve tatbîk edilmelidir; başka çâre yok ise, her şey mubah dahi olur.
 
Şu hâlde sorumuz şu: Hükûmetin varmak istediği gayenin meşrûiyeti ve ahlâkîliği ne mertebededir? Eğer cevap müsbet ise siyâsetin nevi' şahsına münhasır dilini kullanmasında bir mahzur olmayabilir.
 
Suâli netleştirelim: AKP iktidârı Türkiye'yi tasfiye mi etmek istiyor, yoksa büyük bir belâdan ilelebed halâs mı etmek?
 
Şimdilik niyet okumasını bir tarafa bırakarak şunu söylemek istiyorum: Perşembe'nin gelişi Çarşamba'den belli olduğuna göre, beş yılı dolduran icraatlarından istirhaç ettiğim netîce, bu hükûmetin, âşikâre bir "tasfiye hükûmeti" olduğudur; eğer ki hakîkaten "iyi" – yâni kötü olmayan" - bir niyet söz konusu ise bizi beş yıldır bir saflar kadrosu yönetiyormuş derim ki bu bir felâkettir; yok değilse bu daha büyük bir felâket demektir ve o zaman bu hükûmetten kurtulmak, meşrû ve ahlâkî olacağı için – daha da büyük bir felâketin müsebbibi olmamak şartıyla - vâsıtasını da meşrû kılacaktır.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 182,18 KB ]




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim