ANASAYFA BİYOGRAFİ KİTAPLAR YAZILAR BİLDİRİLER RÖPORTAJLAR KÜTÜPHANE İLETİŞİM
        Detaylı Arama

Facebook'ta Paylaş

'Haydar Meselesi' Üzerine Birkaç Satırbaşı: II
Durmuş Hocaoğlu

Ayyıldız Gazetesi / 07.02.2000
Dünkü yazımızda Avusturya'da ortaya çıkan ve tırmanma istidadı gösteren Heider Krizi'nden söz ederken, "bu hadisenin sebep olduğu ve üzerinde ziyadesiyle durulması gereken mühim sonuçlarından birisi de, çözümü çok müşkül olan Demokrasi Paradoksu ve Demokrasi Oportünizmi konularının bir kere daha gündeme gelmesidir" demiştik.
 
Şimdi burada, bizim de kendi ülkemiz açısından kıssadan hisse çıkarmaklığımız gerektirecek bir konu olması hasebiyle, bu iki terimden kısaca söz etmek istiyorum.
 
Demokrasi Paradoksu, Demokrasi'nin, kendisinin ürettiği bir paradokstur ve çıkış noktası, her fikrin özgür bir şekilde ifade, örgütlenme ve iktidar olma hakkının bulunduğunun prensip olarak kabul edilmesidir. Bu temel prensibe göre, anti-demokratik düşüncelere de aynı hakların tanınması gerekecektir. İşte, söz konusu paradoks buradan çıkmaktadır: Zira, böyle bir fikrin, iktidar olması halinde, mahiyeti gereği, Demokrasi'yi sona erdireceği kabul edilmelidir. Bu takdirde, Demokrasi'nin, kendi eliyle kendi varlığına son vermeyi prensip itibariyle, kendi rızasiyle kabul eden bir rejim olduğu neticesi hasıl olmaktadır.
 
Fakat bu ap-açık bir paradoks, bir intihardır; Hobbes'un ifade ettiği gibi, "hiçbir şey, kendisini tahrip edemez". Öyleyse, Demokrasi'nin kendi eliyle kendi mahvını hazırlaması mevzu-u bahs olamaz; yani, buradan, anti-demokratik fikirlere, demokratik bir nizam içerisinde hayat, temsil ve iktidar imkanının tanınmayacağı, tanınmaması gerektiği neticesi çıkmış olmaktadır.
 
Ancak, bu defa da başka bir çelişki ile karşılaşılmaktadır ve paradoks devam etmektedir: Eğer bir nizam içerisinde sadece o nizamın kaaide ve prensiplerine uyan fikirlere hayat ve iktidar hakkı tanınıyorsa, bu nizamın adı "demokrasi" olamaz. Demokrasi, teorik olarak, "her fikir" için aynı hakkı tanır; anti-demokrat olanlar dahil; bu bir zarurettir, onun farklı yanı da budur. Eğer anti-demokratik düşüncelere de ifade, örgütlenme ve iktidar olma hakkı tanınmaz ve iktidar kendilerine müyesser olunca el değiştirmesine muvafakat verilmez ise, o rejimin adı Demokrasi olmamalıdır.Ama bu takdirde de tekrar başa döneriz ve bu defa, sürekli olarak bir kapalı eğri üzerinde dönenip aynı noktaya gelerek kendisini tekrarlayan bir çözümsüzlük neticesi elde ederiz.
 
Bu paradoksu herhangi bir sınır şartı konmadan tam bir çözümü teorik olarak imkansızdır. En iyi çözümler, nazariyattan ziyade fiiliyatta alınmaktadır ve nazari (teorik) çözüm tarzlarının zorluğuna mukabil, fiili (ameli, pratik) olarak çözülmüştür. Bu ise, şu şekilde kaabil olmaktadır: Anti-demokratik fikirlere, "yakın tehlike" arzetmedikleri takdirde, muayyen bir sınıra kadar bazı haklar verilir; eğer bu durumda bir tehlike artışı gözlenmiyorsa bu sınır her defasında biraz daha genişletilir; hatta, demokratik nizamın temel esprisine uymaya yakınlaştığı ya da etkinliğini kaybettiği gözlendiği takdirde en uç noktaya kadar özgürlük tanınabilir; lakin gözler de gizli-gizli hep onu kollamaktadır!... Bu hususta tarihi tecrübe, birçok anti-demokratik fikrin bu şekilde ehlileştirilebildiğini, aksi bir halin ise daha da sertliklere sebep olduğunu göstermiştir. "Siyasallaşamayan fikirlerin radikalleşecekleri" şeklinde özetlenen prensip, bunu anlatmaktadır.
 
Avrupa'da Komünizm'e karşı yaklaşım, İspanya'da "yakın tehlike" arzettiği için çok kanlı olmuş; Fransa ve İtalya'da ise genellikle bu şekilde bir tehlike görülmediğinden, temkinlilik bir özgürlük politikası şeklinde tecelli etmiş ve bu da hayli medenileşmiş bir komünizm olan Euro-Communism'in doğmasına en büyük katkıyı sağlamıştır. Türkye'de de, en büyük beslenme kaynakları ve kabeleri olan SSCB'nin önce etkisizleşmesi ve ardından da çökmesiyle birlikte, artık, dişleri kırılmış ve tırnakları sökülmüş, zavallı bir hale tebdil olmuş olan Türk Komünizmi'nin üzerindeki yasakların kaldırılmış olması, aslında, onun yakın tehlike arzeder konumdan çıkmış olmasındandır.
 
Birçok anti-demokratik düşüncenin rağbet ettiği bir siyasi davranış tarzı olan "Demokrasi Oportünizmi" ise, kendisi tam muktedir bir şekilde iktidara gelinceye kadar Demokrasi'nin bir ara-vasıta olarak kullanılıp, bilahare bir daha geri dönülmemek üzere terk edilmesini ifade etmektedir. Demokrasi Oportünizmi, en ziyade, toplumların gelişme süreçlerinin belirli bazı aşamalarında ortaya çıkması eğilimi gözüken ve son derecede çirkin bir siyasi ahlaksızlık nümunesidir; mazisinde kuvevtli anti-demokratik bir alt-yapı bulunan otoriter toplumlarda da revaç bulabilir.
 
Bu husustaki en büyük ve en unutulmaz örnek, kendisi demokratik mekanizmaları kullanarak iktidara gelen ve fakat bir kere tam muktedir olunca bu mekanizmayı radikal bir şekilde kırıp yokeden Hitler tecrübesidir.
 
İşte, şimdi, Avusturya'da patlak veren siyasi kriz de bu iki konu ile çok yakından alakalıdır. Jörg Heider'ın Özgürlük Partisi gibi nazi eğilimli, ırkçı bir partinin varlığına izin vermek, ona muhaefet hakkı tanımak, Demokrasi Paradoksu'nu çözmenin bir yoludur; bu suretle, bu akımın, siyasileşme kanalları tıkanırsa radikalleşmesinin önlenmesi ve ılımlılaşarak düzene intibak etmesini ümid edilebilir.
 
Burada fikrimce iki husus ayrıca önem taşıyor. İlki şu: Bizzat Avusturya'nın, yani Heider'ın ülkesinin göstermiş olduğu bu tolerans AB'den ve ABD'den tasvib görmemiş bulunmaktadır ki bunun sonucu, son derece karmaşık ve geniş boyutlu bir uluslararası problemin patlak vermesidir. Ve ikincisi de şudur: Heider'ın partisi ve temsilcisi olduğu akım acaba demokrasi için gerçekten bir tehlike arzetmekte midir?
 
Hep beraber göreceğiz.
Yazıyı PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız. [ Boyutu: 203,41 KB ]
BU DİZİDEKİ YAZILAR
'Haydar Meselesi' Üzerine Birkaç Satırbaşı: I
'Haydar Meselesi' Üzerine Birkaç Satırbaşı: II




Copyright ©2006-2017, Durmuş Hocaoğlu

Sitede yayınlanmakta olan yazılar kaynak göstermek şartıyla kullanılabilir.

Anasayfa  |  Biyografi  |  Kitaplar  |  Yazılar
Bildiriler  |  Röportajlar  |  İletişim